Bahçeye çıkiyorsun o da ne? Bir ayi koltuğa adam gibi yayilmis, bebegini emziriyor… “Ayy ne tatli” diyorsun…
Bazen de iş yerinde bir bakıyorsun önemli bir koltuğa bir ….. oturmus! “Ayy ne tatli” diyemiyorsun. Ayrimcilik hiç de hoş değil!
ATA KARMASINI MI YAŞIYORUZ, ANNE BABAMIZIN TAMAMLAYAMADIĞI DÖNGÜLERİ Mİ?
Atasal karmalar yıldız haritasında görünür mü? Ezoterik okumada evet, fakat benim burada baktığım şey Sen atanın borcunu ödüyorsun demek değildir. Ben daha çok senden önce başlayan bir hikâyenin sende hangi davranışa, korkuya, seçime veya tekrara dönüştüğüne bakarım.
Çünkü kimse kimsenin yükü değildir ama hepimiz bir ailenin içine doğarız. Ve o aile bizi dünyaya getirdiğinde sıfırdan başlamaz.
Annen sen doğmadan önce de bir hayat yaşamıştır. Kendi annesiyle ilişkisi, korkuları, kayıpları, evliliği, gördüğü değer ya da değersizlik onun anneliğine karışır. Baba da kendi babasından aldığı onayla, eleştiriyle, yoklukla, sorumlulukla veya suskunlukla babalığa gelir.
İşte çocuk tam bu iki hikâyenin ortasına doğar.
Peki bütün kardeşler aynı şeyi mi alır?
Hayır. İlk çocuk annenin ilk kez anne olduğu kadına doğar. Belki korkunun, parasızlığın, evliliği kurmaya çalışmanın tam ortasına gelir. Bu yüzden bazı ilk çocuklar küçük yaşta büyür annesini üzmemeyi, babaya yük olmamayı, kardeşlerini kollamayı öğrenir. Sonra kırk yaşına gelir, hâlâ herkesi toparlar.
Biz ona güçlü deriz.
Ben ise bazen şunu sorarım
Gerçekten güçlü olmayı mı seçtin, yoksa çocukken güçsüz olmana yer mi yoktu?
Son çocuk doğduğunda ise aynı anne artık başka bir kadındır. Aynı baba başka bir adamdır. On yıl geçmiş, kayıplar yaşanmış, para değişmiş, evlilik değişmiş, korkuların bazıları aşılmıştır. Bu çocuk bazen diğerlerinin taşıdığı düzene itiraz eder.
Ailenin yıllarca Bizde böyle gelmiş böyle gider dediğine o Neden? diye sorar.
Belki de ailede uyanış dediğimiz şey tam burada başlar.
Bir kuşak susar.
Bir kuşak taşır.
Bir kuşak tekrar eder.
Bir kuşak ise ilk defa sorgular.
Peki ağır döngüler?
Kul hakkı, haksızlık, dışlanmış aile bireyleri, büyük kayıplar, saklanan meseleler, aile içerisinde tekrar eden yıkımlar ezoterik gelenekte farklı biçimlerde okunur. Fakat Hele her yaşanan sıkıntıya büyü ya da karma demeyi hiç doğru bulmam.
Çünkü bazen insanın karma sandığı şey çok daha yakındadır.
Annen kaygılıysa tehlike henüz gelmeden onu beklemeyi öğrenmiş olabilirsin. Baban sürekli eleştiriyorsa yıllar sonra baban yanında olmadığı hâlde kendini eleştirmeye devam edebilirsin. Anne kendisini herkese feda etmişse sevgiyi kendinden vazgeçmek zannedebilirsin. Evde para sürekli korkuyla konuşulduysa bugün kazandığın hâlde kaybedecekmiş gibi yaşayabilirsin.
Yani sana her zaman olay geçmez bazen olay karşısında geliştirilmiş yaşam biçimi geçer.
Yıldız haritasında benim aradığım derinlik de burada.
Atan ne yaptı sorusundan önce
Bu ailede sana hangi rol verildi?
Kurtaran mıydın?
Taşıyan mıydın?
Sessiz kalan mıydın?
Anneyi koruyan mıydın?
Babanın gözüne girmeye çalışan mıydın?
Yoksa yıllardır kimsenin cesaret edemediği Hayır kelimesini söyleyen kişi sen miydin?
Çünkü öğrenmek geçmişi değiştirmez.
Ama insan, kendisine ait sandığı bir davranışın nereden başladığını gördüğünde artık onu aynı körlükle sürdürmek zorunda değildir.
Belki de atasal karmayı anlamanın en önemli sorusu Atalarımdan bana ne kaldı değildir.
Benden önce başlayan hangi hikâyeyi, bugün hâlâ kendi kaderim zannederek yaşıyorum?
Kökünüzü inkâr etmeden de yönünüzü değiştirebilirsiniz. Belki bir soyun gerçek uyanışı, bir kişinin ilk kez Bizde hep böyleydi ama bende böyle devam etmeyecek diyebilmesiyle başlar.👌���
Çok düşünüyorsunuz beyler.
Bir şey yapacakken çok düşünüyorsunuz.
Ne söyleyeceğim?
Ya rezil olursam?
Ya başarısız olursam?
İnsanlar ne der?
Dünyanın umurunda bile değilsiniz.
Bunu sizi aşağılamak için söylemiyorum.
Aksine, bu hayatınız boyunca duyabileceğiniz en özgürleştirici gerçeklerden biridir.
İnsanların çoğu sizinle ilgilenmiyor.
Herkes kendi görüntüsüyle, parasıyla, ilişkisiyle, korkularıyla ve hayatındaki problemlerle uğraşıyor.
Siz gece yatağa girip beş yıl önce söylediğiniz saçma bir cümleyi düşünürken, o cümleyi söylediğiniz insanların büyük bölümü onu çoktan unuttu.
Siz kendinizi bir sahnenin ortasında sanıyorsunuz.
Ortada sahne yok.
Seyirci yok.
Spot ışığı yok.
Yalnızca kafanızın içinde sizi izleyen, eleştiren ve rezil olacağınızı söyleyen hayalî bir kalabalık var.
Bir şeyler başarana kadar görünmezsiniz.
Ortaya bir eser koyana kadar yoksunuz.
Bir beceri geliştirene, bir şey üretip sonuç alana kadar insanların sizi neden konuşacağını sanıyorsunuz?
Bu nedenle kendinizi geri çektiğiniz her gün zarardasınız.
Başlamayı ertelediğiniz her gün zarardasınız.
Korktuğunuz için yapmadığınız her hareket, beyninize şu mesajı gönderir.
“Ben bu durumla başa çıkabilecek bir insan değilim.”
Sonra özgüvenimin yükselmesini bekliyorum diyorsunuz.
Özgüven gökten inmiyor.
Özgüven, yapmaktan korktuğun şeyi yapıp hâlâ hayatta olduğunu gördüğünde oluşuyor.
Adam bir kız görüyor.
Yanına gidecek fakat dakikalarca ne söyleyeceğini düşünüyor.
“Nasıl başlayacağım?”
“Acaba sevgilisi var mı?”
“Ya terslerse?”
“Ya beni beğenmezse?”
Sen kafanda düğünle boşanmayı bitirene kadar kız çoktan gitti.
Git, insan gibi selam ver.
“Merhaba, dikkatimi çektin. Tanışmak istedim.” de.
Muhabbet açılırsa konuşursun.
İlgilenmiyorsa, rahatsız görünüyorsa veya hayır diyorsa tebessüm eder çekilirsin.
Özgüven, bir insanı sıkıştırmak değildir.
Kibarca adım atabilecek cesarete ve aldığın cevabı kaldırabilecek olgunluğa sahip olmaktır.
Bir kere denediğinde yıllardır kafanda büyüttüğün şeyin o kadar korkutucu olmadığını görürsün.
Olumsuz cevap mı aldın?
Ölmedin.
Dünya durmadı.
Gökyüzü üzerine çökmedi.
Yalnızca bir insan seninle tanışmak istemedi.
Hepsi bu.
Fakat sen bunu yaşamadan önce zihnin, olabilecek en kötü senaryoları üretir.
Çünkü beynin bilinmezliği sevmez.
Bilinmeyen bir durumla karşılaştığında seni korumak için risk arar.
Ama sen her korktuğunda geri çekilirsen beynine şunu öğretirsin:
“Evet, bu gerçekten tehlikeliydi. İyi ki kaçtık.”
Böylece korku küçülmez.
Beslenir.
Kaçtığın her şey zihninde büyür.
Üzerine gittiğin şey ise gerçek boyutuna döner.
Aynı şeyi iş kurarken de yapıyorsunuz.
Bir fikir geliyor.
Hemen kırk tane tasarım hazırlıyorsunuz.
Logo düşünüyorsunuz.
Renk paleti seçiyorsunuz.
Beş yıllık plan yapıyorsunuz.
Henüz tek müşteriniz yokken şirketin 2035 organizasyon şemasını çiziyorsunuz.
Sonra aylar geçiyor, ortada hâlâ satılmış tek bir ürün yok.
Bunun adı planlama değil.
Bunun adı çalışıyormuş gibi yaparak riskten kaçmaktır.
Plan yapmak önemlidir.
Ama planın görevi seni harekete geçirmekse değerlidir.
Eylemi sürekli geciktiren plan, korkunun tuttuğu dosyadır.
Kervan yolda düzülür lafını hiç mi duymadınız?
Bazı şeyleri masanın başında çözemezsiniz.
İlk müşterinizle konuşmadan müşterinin ne istediğini anlayamazsınız.
İlk ürününüzü çıkarmadan insanların neye para vereceğini bilemezsiniz.
İlk videonuzu paylaşmadan kamerada nasıl göründüğünüzü öğrenemezsiniz.
İlk yazınızı yayımlamadan insanların hangi cümlede durduğunu göremezsiniz.
Bir şey yaparsın.
Ortaya bir sonuç çıkar.
Sonuçtan geri bildirim alırsın.
Geri bildirime göre düzeltirsin.
Sonra tekrar yaparsın.
Gelişim dediğiniz mekanizma budur:
EYLEM → SONUÇ → GERİ BİLDİRİM → DÜZELTME → YENİ EYLEM
Siz bu zincirin ilk halkasında kalıyorsunuz.
Düşünüyorsunuz.
Biraz daha düşünüyorsunuz.
Başkalarına soruyorsunuz.
Video izliyorsunuz.
Motivasyon bekliyorsunuz.
Kendinizi hazır hissetmeye çalışıyorsunuz.
Ama hazır hissetmek diye bir gün gelmiyor.
Çünkü hazırlık hissi, çoğu zaman eylemden önce değil eylem sırasında oluşur.
Yola çıktıktan sonra yolculuğa uygun birine dönüşürsün.
Savaş başladıktan sonra savaşmayı öğrenirsin.
İnsan içine girdikten sonra konuşmayı öğrenirsin.
Üretmeye başladıktan sonra ne üreteceğini anlarsın.
Bu nedenle mükemmel başlangıç aramayacaksın.
Yeterince iyi bir başlangıç yapacaksın.
MÜKEMMEL İYİNİN DÜŞMANIDIR.
Bir işi yapmak için bilginin yüzde yüzünü bekleme.
%70 her zaman seni götürür.
Seni felakete sürüklemeyecek kadar düşün.
Sonra ilk küçük ve geri döndürülebilir adımı at.
İş kuracaksan ilk problemi bul çöz ve müşteriyi ara.
Spor yapacaksan ayakkabılarını giyip salona git.
Yazacaksan ilk paragrafı yaz.
İnsanlarla tanışmak istiyorsan evden çık.
Bir beceri öğrenmek istiyorsan bugün otuz dakika çalış.
Her şeyi öğrenip sonra başlamaya çalışma.
Başla ve eksiklerini yolda öğren.
Roma bir günde kurulmadı, tamam eyvallah.
Ama sen yattıkça ve düşündükçe nah kurarsın Romayı.
Roma’nın bir günde kurulmaması, bugün tek bir tuğla koymaman için mazeret değildir.
Büyük yapıların hepsi küçük ve kusurlu başlangıçlardan doğar.
Sen başlangıcının kötü görünmesinden korktuğun için gelecekte sahip olabileceğin ustalığı öldürüyorsun.
İlk denemende kötü olacaksın.
İlk konuşmanda saçmalayacaksın.
İlk ürününde hata yapacaksın
İlk videonda sesin tuhaf gelecek.
İlk satış görüşmende ne söyleyeceğini unutacaksın.
Olması gereken de budur.
Acemiliğini yaşamadan ustalaşamazsın.
Sürekli düşünmenin başka bir nedeni daha var:
Kontrol fantezisi.
Her ihtimali önceden hesaplayıp hiçbir zarar görmeden ilerlemek istiyorsunuz.
Öyle bir hayat yok.
Her doğru kararın içinde bile bilinmezlik vardır.
Cesaret, sonucun güzel olacağını bilmek değildir.
Sonucun ne olacağını bilmediğin hâlde doğru olduğuna inandığın adımı atabilmektir.
Tek başınasınız.
Görünmezsiniz.
Ya hayatınızı kendiniz inşa edeceksiniz ya da başkalarının kurduğu sıradanlığın içinde yaşayacaksınız.
Sıradan olmayı ne zaman reddedeceksiniz?
Taşaklarınızın hakkını vermeye ne zaman niyet edeceksiniz?
Bir gün korkmayacağınızı sanıyorsanız yanılıyorsunuz.
Korku gitmeyecek.
Siz korkuya rağmen hareket edebilen bir insana dönüşeceksiniz.
Bugünden sonra kendinize şunu sorun:
“Gerçekten düşünüyor muyum, yoksa düşünme bahanesiyle kaçıyor muyum?”
Çünkü düşünce sana yön veriyorsa zekâdır.
Eylemin yerini alıyorsa korkudur.
Mükemmel olmaya çalışmayın.
Korkularınızın üzerine gidin.
Kendinize güvenmek için önce kendinize kanıt verin.
Sadece düşünmek yerine bir şey yapın.
Küçük olabilir.
Kusurlu olabilir.
İnsanlar beğenmeyebilir.
Ama gerçek olur.
Gerçek bir başarısızlık bile, kafanın içinde yaşatt��ğın bin kusursuz ihtimalden daha değerlidir.
Çünkü sonuç verir.
Veri verir.
Ders verir.
Seni dönüştürür.
Konfor alanı bazılarının bir yerlerine yapışmış.
Merak etmeyin.
Onu da ameliyatla çıkaracağız.
ÖFKENİ KONTROL EDEMİYORSAN, SENİ KIZDIRABİLEN HERKES SENİ YÖNETİR
Öfke kontrolü, hiç öfkelenmemek değildir.
Sinirlenince sahte bir tebessüm takınıp her şeyi içine atmak da değildir.
Öfke kontrolü; öfkelendiğin anda ağzının, ellerinin ve kararlarının kumandasını duygularına teslim etmemektir.
Öfke bir enerjidir.
Doğru yere yönlendirirsen seni ayağa kaldırır.
Yanlış yere yönlendirirsen önce çevreni, sonra seni yakar.
Benim en üretken olduğum dönemlerin bazıları öfkeli olduğum dönemlerdir.
Fakat burada bahsettiğim öfke; sağa sola saldırmak, millete racon kesmek, duvar yumruklamak veya hayata küfür etmek değildir.
Bunlar güç gösterisi değil, insanın kendi sinir sistemine söz geçirememesidir.
Eskiden bir köyde fakir bir genç yaşarmış.
Genç, köyün ağasının kızına âşık olmuş fakat ağa fakirliğinden dolayı kızını ona vermemiş.
Bizim oğlan aşağılanmış.
Üzülmüş.
Öfkelenmiş.
Ama gidip ağanın kapısında bağırıp çağırmamış.
Kendini alkole, uyuşturucuya ve kumara da vermemiş.
Köyden ayrılmış.
Şehre gitmiş.
Ticareti öğrenmiş.
Çalışmış.
Yıllar içinde kendi düzenini kurmuş ve güçlenmiş.
Sonunda sevdiği kızla yolları yeniden kesişmiş.
Buradaki öfke, adamı zehirlememiştir.
Ona yön vermiştir.
Aynı genç, öfkesini yönetemeyip ağaya saldırabilir, kendisini alkole ve kumara verebilir, ömrünü “Bana bunu nasıl yaptılar?” diyerek tüketebilirdi.
Aynı olay.
Aynı acı.
Aynı öfke.
Farklı bilinç.
Birinci adam öfkesinden merdiven yaptı.
İkinci adam öfkesinden mezar kazdı.
Öfke ateştir.
Ocağa koyarsan yemeğini pişirir evin içine salarsan yaşadığın yeri yakar.
Sana söylenen her kelime seni zıplatabiliyorsa özgür değilsin.
Karşındaki insan senin basılacak damarını bulmuşsa ve her dokunduğunda seni oynatabiliyorsa, senin uzaktan kumandan onun elindedir.
İster arkadaşın olsun.
İster işverenin.
İster sevgilin.
İster trafikte hayatında ilk ve son kez göreceğin bir yabancı.
Seni kimin kızdırdığı kadar, neden bu kadar kolay kızdırabildiğini de sorgulayacaksın.
Sana gerçekten saygısızlık mı yapıldı?
Yoksa yalnızca egon mu çizildi?
Ortada çözülmesi gereken bir problem mi var?
Yoksa zihnin sıradan bir olayı kendine karşı düzenlenmiş saldırıya mı çevirdi?
Bunları ayırmadan verdiğin her tepki, ilkel ve otomatik olur.
Öfkelendiğin anda önce bedenin haber verir.
Çenen sıkılır.
Ellerin gerilir.
Kalbin hızlanır.
Yüzün ısınır.
Nefesin değişir.
Aklından hakaretler ve intikam senaryoları geçmeye başlar.
İşte kontrolü tam burada alacaksın.
Bağırdıktan, mesajı attıktan, yumruğu vurduktan veya ilişkiyi bitirdikten sonra değil.
İLK SİNYALDE.
O anda uygulayacağın protokol basit:
ÇENENİ KAPAT
Öfken 8/10 seviyesindeyken verdiğin cevap senin gerçek fikrin değil, sinir sisteminin boşalmasıdır.
Mesaj atma.
Arama yapma.
Sosyal medyada paylaşım yapma.
Ayrılık kararı verme.
İstifa etme.
Araba kullanıyorsan yarışa girme.
Öfkeliyken verdiğin kararların faturasını sakinleştiğinde ödersin.
MESAFE KOY
“Şu an sağlıklı konuşamayacağım. Biraz sakinleşip bu konuya geri döneceğim.” de.
Oradan uzaklaş.
Yürü.
Yüzünü yıka.
Başka bir odaya geç.
Fakat geri dön.
Ortadan kaybolup günlerce konuşmamak öfke kontrolü değil, sessizlikle cezalandırmaktır.
BEDENİNİ YAVAŞLAT
Nefesini zorlamadan al, daha uzun sürede ver.
Omuzlarını indir.
Çeneni ve ellerini gevşet.
Çünkü beden savaş hâlindeyken zihninden bilgece kararlar çıkmasını bekleyemezsin.
ÖFKENİN ALTINDAKİ DUYGUYU BUL
Çoğu zaman öfkenin altında başka bir şey vardır:
Aşağılanma.
Korku.
Kıskançlık.
Değersizlik.
Yorgunluk.
Hayal kırıklığı.
Reddedilme.
Kontrol kaybı.
“Sinirliyim.” demek kolaydır.
“Neden sinirlendiğimi ve bende hangi yaraya dokunduğunu biliyorum.” diyebilmek bilinç ister.
OLAYLA HİKÂYEYİ AYIR
Olay:
“Mesajıma üç saat cevap vermedi.”
Zihninin yazdığı hikâye:
“Beni önemsemiyor. Kesin biriyle konuşuyor. Bana saygısı yok.”
Öfkenin büyük bölümü bazen yaşanan olaydan değil, olayın üzerine yazdığın senaryodan doğar.
Önce ne olduğunu gör.
Sonra ne anlama geldiğini sor.
Kendi kurduğun hikâyeyle kavga etme.
TEPKİ DEĞİL, CEVAP VER
Sınır ihlali varsa he deyip geçmeyeceksin.
Ama bağırıp çağırarak da kendini haksız duruma düşürmeyeceksin.
Net konuşacaksın:
“Bu şekilde konuşulmasını kabul etmiyorum.”
“Bunu tekrar yaparsan konuşmayı bitireceğim.”
“Şu davranışın bende oluşturduğu sonuç bu. Çözmek istiyorsan konuşabiliriz.”
Hakaret yok.
Tehdit yok.
Kırk yıllık dosyaları açmak yok.
Tek konu.
Tek sınır.
Tek sonuç.
Sakin bir insan güçsüz değildir.
Sakin bir insan gerektiğinde masadan kalkar, kapıyı kapatır ve bir daha geri dönmez.
Fakat bunu kudurarak değil, bilinçli şekilde yapar.
Trafikte biri önüne kırdıysa hayatını o insanla bir güç savaşına çevirmene gerek yok.
Annen veya baban seni kızdırdıysa her söylediklerini kimliğine saldırı olarak yorumlamak zorunda değilsin.
Arkadaşların seninle şakalaşıyorsa önce bunun şaka mı, sistematik saygısızlık mı olduğunu ayır.
Sevgilin bir eleştiri yaptıysa hemen düşman saldırısı gibi davranma.
Belki gerçekten dinlemen gereken bir şey söylüyordur.
Ama ortada aşağılama, hakaret veya sürekli sınır ihlali varsa onu da “Öfke kontrolü yapıyorum.” diyerek yutma.
Her şeyi kişisel algılamamak başka şeydir.
Kendini ezdirmek başka şeydir.
İçine atılan öfke yok olmaz.
Birikir.
Alttan alta iğnelemeye, soğukluğa, pasif saldırganlığa ve bir gün yanlış insanın üzerine patlamaya dönüşür.
Bu nedenle öfkeni bastırmayacaksın.
İşleyeceksin.
Yazıya çevireceksin.
Çalışmaya çevireceksin.
Spora çevireceksin.
Plan yapmaya çevireceksin.
Sınır çizmeye çevireceksin.
Kendini geliştirmeye çevireceksin.
Ama gidip seni öfkelendiren şeyi kafanda yüz kere oynatıp zehrini tazelemeyeceksin.
Bu üretken öfke değildir.
Bu, zihinsel geviş getirmektir.
Öfke kontrolünü geliştirmek istiyorsan bir hafta boyunca şunları yaz:
Beni ne tetikledi?
O anda ne düşündüm?
Bedenimde ilk ne oldu?
Ne yaptım?
Bunun bana maliyeti ne oldu?
Bir dahaki sefere nasıl cevap vereceğim?
Bir süre sonra sürekli aynı insanlara, aynı cümlelere ve aynı yaralara tepki verdiğini göreceksin.
Böylece öfken rastgele bir canavar olmaktan çıkar, okuyabildiğin bir haritaya dönüşür.
Meditasyon yapabilirsiniz.
Namaz kılabilirsiniz.
Sessizce oturabilirsiniz.
Yavaş ve bilinçli nefes çalışabilirsiniz.
Spor yapabilirsiniz.
Bunların amacı sizi öfkesiz bir robota çevirmek değildir.
İlk dürtünüze hemen itaat etmemeyi öğretmektir.
Sabır, doğuştan gelen mistik bir özellik değildir.
Tekrar tekrar çalıştırılan zihinsel bir kastır.
Uykusuzken, açken, sürekli stres altındayken ve zihnin çöplüğe dönmüşken öfke eşiğinin düşeceğini de unutma.
Kendini her gün fiziksel ve zihinsel olarak mahvedip sonra “Neden çok sinirliyim?” diye sorma.
Öfken yüzünden insanlara vuruyor, eşya kırıyor, tehdit ediyor, tehlikeli araç kullanıyor veya kendine zarar vermeyi düşünüyorsan bunu “Benim karakterim böyle.” diyerek geçiştirme.
Bu noktada ortamdan uzaklaş ve profesyonel destek al.
Çünkü güç, yardım gerektiren yeri inkâr etmek değildir.
Gerçeği görüp gerekeni yapmaktır.
Sonuç olarak öfkenden kurtulmaya çalışmayacaksın.
Onun efendisi olacaksın.
Seni aşağılayan öfkeyi yükselmeye çevireceksin.
Seni reddeden öfkeyi üretmeye çevireceksin.
Seni yaralayan öfkeyi sınır koymaya çevireceksin.
Sana yanlış yapanların seviyesine inmeyeceksin.
Onların ulaşamayacağı bir seviyeye çıkacaksın.
Öfkesiz bir insan olmayacaksın.
Öfkesi olan fakat kumandası hâlâ kendi elinde olan bir insan olacaksın.
Sana veda edeli bir yıl oldu…
Sanki hiç geçmemiş gibi. Acısı, özlemi, yokluğun ilk günkü kadar yakın.
Ama bir yandan da nasıl geçti bu bir yıl, anlamıyorum.
Zaman hem hiç geçmedi, hem de göz açıp kapayıncaya kadar geçti.
Meğer bazı acılarda zaman ilerlemiyor; sadece takvim yaprakları değişiyormuş.
Umarım buradan çok daha güzel bir yerde çok mutlusundur.
Seni çok seviyorum titiş…
@evrebasak #evrebasak
Hayatınızın merkezine kendinizi almadığınız her gün zarardasınız.
İnsanları gereğinden fazla düşünüyor, söyledikleri her sözü kafanıza takıyor ve kendi hayatınızı onların ruh hâline göre yönetiyorsunuz.
Herkes toy zamanlarında bu hataya düşmüştür.
Hayatının merkezine kendisi yerine eşini, dostunu, ailesini veya ait olmak istediği çevreyi koymuştur.
Sonra o insanlar gider.
İnsan, kendisine ait olmayan bir hayatın ortasında tek başına kalır.
Bencil olmayı öğreneceksiniz.
Fakat bencillik, insanları kullanmak veya herkesi harcanabilir görmek değildir.
Kendi zamanına, enerjine ve geleceğine sahip çıkmaktır.
Bir ilişkinin sana ne verdiğine ve senden ne götürdüğüne bakacaksın.
Yanında büyüyor musun?
Zihnin açılıyor mu?
Üretiyor musun?
Yoksa sürekli başkasının krizlerini taşıyıp kendi hayatını mı erteliyorsun?
Vaktinizin ve enerjinizin hiçbir değeri yokmuş gibi davranıyorsunuz.
Sırf yalnız kalmamak için size hiçbir şey katmayan insanlarla saatlerinizi öldürüyorsunuz.
Sürekli dert anlatan, küçümseyen, hedeflerinle alay eden ve seni eski hâline çekmeye çalışan insanlara “S. git, başımdan.” diyemiyorsunuz.
Sonra hayatınız neden değişmiyor diye soruyorsunuz.
Çünkü yeni bir hayat istiyorsunuz fakat eski hayatınızı kuran insanları, alışkanlıkları ve ortamları hâlâ yanınızda taşıyorsunuz.
Çevre yalnızca yanında duran insanlar değildir.
Çevre, sana her gün neyin normal olduğunu öğreten görünmez bir programdır.
Sen düşünce olarak değiştiğinde bazı insanlarla arandaki ortak zemin doğal olarak kaybolur.
��ster buna bilinç seviyesi deyin, ister frekans, ister hayat görüşü.
Sen üretmek isterken onlar oyalanmak istiyorsa konuşacak şeyiniz azalır.
Sen sorumluluk almaya başlarken onlar sürekli bahane üretiyorsa aranız açılır.
Sen ileriye giderken seni eski kimliğinle tutmaya çalışıyorlarsa orada artık bağ değil, pranga vardır.
Her insan seninle yolun sonuna kadar gelmek zorunda değildir.
Bazılarının hikâyendeki görevi seni bir yere kadar taşımaktır.
Dersi verir.
Aynayı tutar.
Sonra yolu biter.
Bir zamanlar değerli olması, bugün de hayatında kalması gerektiği anlamına gelmez.
Geçmişte verdiğin emek, gelecekte vermen gereken bir ceza değildir.
İnsanları nefret ederek bırakmak zorunda değilsin.
Teşekkür eder, dersini alır ve yoluna devam edersin.
Sen ilerledikçe geride kalanlara yetişmek için küçülmeyeceksin.
Potansiyeli olan yürür, sana yetişir.
Yolu başka yere giden ayrılır.
Eskisinden kurtulmadan yenisine yer açamazsın.
Dolu bir odanın içine yeni bir hayat sığdıramazsın.
Bazen ruhsal yükseliş dediğiniz şey gökyüzünde kapılar açılması değildir.
Bir bağımlılığı bırakmaktır.
Bir insana sınır koymaktır.
Sürekli tekrarladığın döngüyü fark etmektir.
Kendini küçülttüğün ortamdan kalkıp gitmektir.
Kendi yolunda yükselmeye devam et.
Yalnız kalmaktan korkma.
Yalnızlık bazen yanlış insanlardan temizlenen hayatın geçici sessizliğidir.
Her zaman onlardan daha iyisi, daha güçlüsü ve daha bilgili olan biri bulunur.
Kimse vazgeçilmez değildir.
Sen de değilsin.
Bu yüzden sırf “Seviyorum.”, “Eskiden iyiydik.” veya “Çok emek verdim.” diyerek sana yük olan insanlara katlanma.
Sevgi, kendini tüketme ruhsatı değildir.
Hayatının merkezine kendini koy.
İnsanları sev fakat kendini kaybedecek kadar kimsenin etrafında dönme.
Hayatının güneşi her zaman sensin.
Bizim işsiz, parasız, mutsuz, gelecekten umutsuz gençler sosyal medyada birbirini yerken İspanyol Olimpik kaykaycı Danny León gökyüzündeki kozmik olayla koreografi yapmış.
Kızmayın… (benim kocamın kafa da böyle olduğu halde) sesli kahkaha attım bu paylaşıma🙈 Baslik: güneş tutulmasıni görmediyseniz… görüntü böyle birsey!
teşekkürler @ceciarmy
" Seninle Bir Dakika "
1975 Eurovision Şarkı Yarışması'nda Türkiye bu şarkı ile 3 puanla sonuncu olmuştu...
Yıllar sonra bu şarkıyı dünyaca ünlü piyanist Richard Clayderman , yorumladı...ve albümüne aldı...
"..Richard Clayderman ~ Seninle bir dakika (A moment with you)
From "Turquie Mon Amour ..."
Hayatta durağan hiçbir şey yoktur.
Her şey her an hareket halindedir.
Her saniye ya güçleniyorsan ya da zayıflıyorsun.
Dinlenmek elzemdir ve gereklidir.
Fakat durmak sizi sadece buhrana sürükleyecektir.
Çoğu erkek rahat bir hayat yaşar ve konfor bataklığında debelenip durur, vücutlarının ve zihninin yavaş yavaş zayıflığa gömülmesine izin verir.
İşlersen ışıldarsın, tersi pas tutmaktır.
Kendi bedeninizi ve zihninizi bir silah gibi görmeye başlayın, kendinizi eğitin.
Sorumluluk alın.
Kimseye bir borcunuz yoksa bile kendinize güzel bir hayat borçlusunuz.
Kendinize ve geleceğinize ihanet etmeyin.
Herkes yanındakine benzer.
Kaybedenler, acınası davranışlarını onaylayan diğer kaybedenlerin yanında olmak ister.
Birbirlerine konfor hapishanesinde iyi bakarlar.
Kazananlar, daha hızlı gelişmek için acımasızca dürüst insanların yanında olmak isterler.
Birbirinizi beraber en kaliteli şekilde uyuşturacak arkadaşlar seçmeyin.
Birbirinizi zorbalayacak, acımasızca sert gerçekleri yüzünüze söyleyecek arkadaşlar seçin.
Birbirinizi yalanlarla avutacağınıza hakikatle incitin.
Ve daha iyi olmak için zorlayın.
Bu hayatta güzel bir yaşam sürmek istiyorsanız, utanç duygusunu reddetmelisiniz.
Birçok insan dış görünüşünden, bedeninden, ailesinden, memleketinden, eski versiyonundan ya da güncel halinde başarılı olamadığı noktalardan ötürü derin bir utanç ve yetersizlik hisleri içinde yaşıyor.
Bu da onları sessizce felç ediyor. Onları daha ürkek ve silik yaşamlar sürmeye itiyor. Oysa utancın önemli bir kısmı, kimliğiniz üzerinde kurulmak istenen dışsal tahakküm ve toplumsal inşa biçimidir.
Onu kabul etmeyi reddetmelisiniz.
Kimseye her konuda mükemmel olmayı vaat etmediniz, hayatınızın her aşamasında en harika halinizle olma zorunluluğuna da sahip değilsiniz. Yanılgılar, düşüşler, saçmalamalar, yanlış anlaşılmalar, sorunlu sosyal çevreler, kısıtlı epistemik kaynaklar hayatın doğal parçalarıdır ve herkesin başına beklenmedik sonuçlar getirebilir. Eskilerin dediği gibi “eksiklik insan içindir.”
Bu yüzden kimse sizin üzerinizde tahakküm kuramaz. Kendinizle ilgili kötü hissettiremez. Biri sizden kendinize dair negatif bir hikaye satın almanızı istediğinde şöyle demelisiniz:
Hayır, benden istediğin çekinmeyi asla göstermeyeceğim. Çünkü bana dair kurmaya çalıştığın sorunlu anlatıyı kabul etmiyorum. Yaşamımı kendi bildiğim doğrularla, en samimi, en çalışkan ve en üretken şekilde yaşamaya devam edeceğim.
Bazen mükemmel olmasam da kendimi geri çekmeyeceğim, bedenimden sakınmayacağım, sosyal bağlarımdan, yeni deneyimlerimden, yaşama tutkusundan kaçınmayacağım. Öğrenmeye ve yeni kaynaklara ulaşmaya devam edeceğim.
Çünkü kendime baktığımda utanılması gereken bir hikaye değil, saygı gösterilmesi gereken azim ve irade hikayesi görüyorum. Eğer utanç duygusunu çok seviyorsan, onu kendi karanlık aynanda sonsuza dek yaşatabilirsin. Ancak beni, kendi içsel huzur ve bütünlüğümle özgür bırak.”
İşte özgürlüğün evrensel sırrı budur. Yazılarımdan memnunsanız, lütfen belirtin. Sizin için üretmeye devam edeceğim.
İzlediğiniz görüntüler yapay zeka ile yapılmış plastik görüntüler değil.
U��runa türküler yaktığımız Allı Turnaların sevgili eşleri ile yaptıkları dans..
Herşeyin aslı, yapay kopyalarından çok daha güzeldir...
Tarkan’ın gözleri renkli olmayan versiyonu. Adam zaten yürüyen sexim diye gezerken bi de hayvan gibi güzel şarkı söylemiş. Benimki kalktı sizi bilemem.
A101'DE SKANDAL OLAY!!! BU PEYNİRDEN YEDİYSENİZ SAĞLIK KURULUŞUNA BAŞVURMANIZI TAVSİYE EDİYORUZ.
Bir takipçimiz anlattı: A101'den aldığı Tahsildaroğlu peynirinde Listeria çıktı, kanser hastası takipçimiz zehirlendi.
"A101'de satılan Tahsildaroğlu peyniri nedeniyle zehirlendim. Kanser hastasıyım.
Alo 174'e şikayet ettim. Marketten alınan numunede çok ölümcül Listeria bakterisi tespit edildi. Tahsildaroğlu'na ceza kesildi.
11 gün sonra, ardışık lot, aynı gün paketlenmiş ürünü "Haftanın Yıldızları" olarak piyasaya sürdüler.
Covid'den 30 kat daha tehlikeli bir bakteri. Binlerce insan risk altında. 90 gün kuluçkada kalıyor."