Bunlarda çevirdikleri insana saygı da yok, utanmadan yediği haltı Serres ile meşrulaştırmış. Sen bunu git hapislerde suçsuz yere yatan insanlara anlat bi de…
bu veya benzeri platformlarda gönderilerimizi kimlerin alıntılayabileceği, yorumlayabileceği konusunda daha çok yetkimiz olsa keşke, der gibi oluyorum, ama serres'den parazit'i çevirmiş biri olarak ancak parazitleme çağlayanının akışında bir "dünya"nın kurulabileceğini biliyorum.
Kendilerinden olmayanı fetöcü sayan; sinsi, yoz ve irine bulanmış, biatla beslenen karakterlerini kabul etmeyenleri “it” yerine koyan bu adamları olduğu kadar, onlara imkân veren, öyle veya böyle yamaçlarında duranları da unutmam bu saatten sonra: ar eden yazısını çeker!
“SAĞLIK HİZMETLERİNİN HERKES İÇİN DAHA İYİ İŞLEMESİNİ SAĞLAMAK”
Luigi Mangione, UnitedHealthcare CEO’su Brian Thompson’ı takip etmekle suçlandığı federal dosyada suçunu kabul etti.
Bir süredir ceza anlaşması yapılacağı haberlere yansımıştı, Mangione'nin "guilty" (suçlu/suçu ikrar) ifadesiyle anlaşmanın tamamlandığı belirlenmiş oldu.
Mangione bugünkü oturumda hakime, ciddi sırt yaralanmasından mustarip bir hasta olarak sağlık sisteminde maruz kaldığı muamele nedeniyle Thompson’ı öldürmeye karar verdiğini söyledi:
"Sırtımdaki kırık nedeniyle yıllarca şiddetli ağrıya katlandıktan sonra… UnitedHealthcare’in bir yatırımcı konferansı düzenleyeceğini öğrendim”
Mangione, şirket konferansının yerini bulduğunu anlattı ve şirketin “sağlık sisteminin herkes için daha iyi işlemesini sağlamak” gibi bir misyonu olmasına rağmen, konferansa doktorlar, hemşireler ve hastalar yerine yatırımcılar ve üst düzey yöneticilerin katılacağını belirtti.
Mangione itirafının devamında, “New York’a yaptığım seyahat ve UnitedHealthcare’e gönderdiğim e-posta, Brian Thompson’ı vurmak niyetiyleydi. 4 Aralık 2024 sabahı, Manhattan’da Bay Thompson’ı vurdum ve o öldü” dedi.
@kayatanis İlk fotoğrafı edebiyat söyleşileri sitesinde Cumhuriyet arşivinden aktarılan bir Oktay Rifat söyleşisinde görmüştüm. Belki Cumhuriyet gazetesi arşivinden alınmış negatiflerdir.
Karatepe Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’ndan selamlar.
Size bu satırları hemen yan hücremden gelen “Aşkın mapushanee, içindee ben mahkum” dizeleri eşliğinde yazıyorum.
Bir düzeltmeyle başlayayım; tanımadığım ve görüşmediğim bir avukat “Deniz bizi unutmayın dedi ” gibi bir bilgi yaymış. Ne böyle bir duygum var ne de öyle bir talebim oldu. Aksine sürekli beni paylaştığını öğrendiğim arkadaşlarıma şu mesajı yolladım: “Abartma be king, yaz böyle geçmez.” Hazır hayatımın ilk tekzibini yapıp kendimi bir şey sanmışken hız kesmeden ikinciyi de yapayım. Biraz gecikmeli olacak ama tutuklandığımı öğrenince söylediğim “neşemizi çalamazlar” mesajını tırnak içinde olduğunu vurgulayarak söylemiştim. Nöşömözü çolomozlor gibi. Ama adliyeden Twitter’a ulaşana kadar yolda ironik tırnaklar kaybolmuş. Bana bu haberler geç geldiği için özetle şöyle diyebilirim; romantik, arabesk ya da talepkar bir cümle duyarsanız bilin ki doğru değildir. Çünkü ruh halim — olumlu anlamda — üçünden de uzak.
Evet, Çorlu’da birinci ayımı doldurdum. Ankara, Çorum, Antalya ve İstanbul’dan sonra en çok vakit geçirdiğim şehir Tekirdağ oldu. Beş Şehir’i tamamladım. Gelirseniz gezdiremem ama şehrimizin en çok ziyaret edilen noktası olan cezaevine çoğu Tekirdağlıdan daha hakimim. En iyi köfteciyi herkes bilir.
Moralim yerinde, sağlığım iyi. Bir ay boyunca kötü hissettiğim tek bir an bile olmadı. Tabii ki cezaevi romantize edilebilecek bir yer değil. Bunu herkes bilir. Monopoly’de bile kodese girince sinir krizi geçiren arkadaşlarım oldu. Yine de adettendir, benden de duyun; cezaevine girmeyin mecbur kalmadıkça.
Aile, arkadaşlar, iletişim ve seyahat özgürlüğü, gözetlenmediğim bir oda, güneş, sahne, sokakta yürümek gibi mahrumiyetlerin yanında önemini burada anladığım şeyler de oluyor. Klavye ve bıyık makası benim için önemliymiş. Klavyeye hazırlıklıydım ama bıyık makası sürpriz oldu. Berber prosedürünü öğrenene kadar bıyıklar ağzımı kapattı. Kantin listesinde olmamasına rağmen şansımı deneyip “Bıyık makası?” diye dilekçe yazdım; cevap verilmeyen tek dilekçem oldu. Bir filmde dev makası olan bir adam gördüm. Çok özendim. Hayatımda ilk kez canım makas çekti. Neyse ki bıyığım Türkiye’de övgü alabileceği en kritik kişiden övgü aldı; ziyarete gelen Erkan Baş’tan.
Özetle cezaevine girmemeye çalışın ama işinizi olması gerektiği gibi yapmanın karşılığı buysa en huzurlu uykular burada uyunuyor. Sonraki gün yapacak işinizin ya da verilmiş sözünüzün olmaması da cabası.
Kaldığım cezaevi “Kuyu Tipi” olarak biliniyor. Bu konuda uzmanların, avukatların ve uzun süre tecrübe etmek zorunda kalmış insanların yazdıklarını okumanızı tavsiye ederim. Benim kısa süreli gözlemim; güneşsizlik, havasızlık ve sosyal izolasyonun kalıcı fizyolojik ve psikolojik zararlar vermesi kaçınılmaz. Sayımlar dışında insan sesi duymadan günleri, haftaları geçen mahkumlar var. Cezaevi deyince aklımızda canlanandan çok daha yalnızlaştıran bir sistem.
Ben belki kısa süreli olacağını umduğum için dışarıda da bazen yaptığım goblin moduna geçerek şimdilik uyum sağladım. Ama öğlen 7 metrelik duvarları olan avluda yüzüme gelsin diye güneşle köşe kapmaca oynamam gerekiyor. Yolu bir şekilde bu kuyuya düşen güvercin* ve dev çekirgeler duvarları aşamadıkları için benimle beraber kalıyorlar, haklarında CİMER şikayeti olmamasına rağmen. Yalnız hissettirmiyorlar. Gönderdiğiniz kitap kargoları ve şimdiden plastik komodinimin iki çekmecesini dolduran mektuplar hayatımdaki en kalabalık zamanımı yaşamamı sağladı hücrede. Hepsini okudum mektupların, kalışım uzarsa cevap da yazacağım. Yakın arkadaşlarımdan “Niye cevap yazmıyorsun şerefsiz, bu sefer turnede olmadığını hepimiz biliyoruz” tarzı mektuplar gelmeye başladı. WhatsApp’tan kurtuldum, bu sitemden kurtulamadım. Kitap hediyeleri ve mektuplarla memurlara ek mesai çıkardık. Size de, şikayet etmeden hızla yardımcı olan memurlara da teşekkürler.
Düzenli ziyarete gelen avukatlar da nefes oluyor. Cezaevinin yıldızları onlar. Ton balığını cezaevi kantinine ekleten avukatla tanıştım, çok heyecanlandım. Burada Oğuzhan Uğur’dan daha popüler. Dışarıya dair haberleri de onlardan alıyorum.
Okul arkadaşlarım başta olmak üzere dışarıda destek olan, dayanışma gösteren herkese de çok teşekkürler. Sabah 8 sayımlarında memurlar gelene kadar uyanık kalabilmek için “Bugün kim tutuklandı” temalı programlar izlemeye alışmışken, bir sabah ODTÜ Mezuniyet pankartlarıyla uyandım. Gözlerim doldu ilk kez. İyi ki varsınız. Athena Gökhan’ın törende benle ilgili yaşadığı kafa karşılığına çok güldüm. Sansürcü Punkçı da Türkiye’ye kısmetmiş.
Anarchy in THE UK
AcunMedya in Turkey
Böyle diyorum ama NATO ve Dünya Kupası bitti��inden beri Masterchef izliyorum. Açar açmaz orada da bir Karadenizli kazandı. Bütün ülkeyi kısık ateşte karadenize ettiler. (Deniz içerde şimdi ne şaka malzemesi biriktirmişsindir? Aynen kardeşim ful böyle notlar alıyorum, özür.) Burçin ve Tolğa favorim.
İlk hafta ülkeme dair moral tazelemek için Aktroll kanalları izledim; NATO Zirvesi Özel. Programlarda önce bana sövüp ahlak dersi veriyorlardı, sonra Donald Trump övüyorlardı, Türkiye için büyük şansmış varlığına duacılar. Ben de dersimi aldım.
“Değerleri aşağılayan komedyen” den, “Değerli dostum”a terfi etmek için eksiklerim:
- Epstein ile kanka olmak
- Gazze’yi Netanyahu ile birlikte tatil köyü yapma vaadi
Bir kelime şakası ve bir didaktik çıkış yaptığıma göre aylık güncellememi sonlandırabilirim. Hala kararlıyım, Moby Dick’i bitireceğim. Geçen öyle yazdım ama elime geçmedi henüz. Diğer kitaplar geldi, Moby Dick hala kontrolde. Cezaevi okuma komisyonu da bitiremiyor, bela bir kitap. Aslında cezaevi kütüphanesi çok iyi, Chomsky bile var. Belki o da Epstein kontenjanından girmiştir.
(*) 2 haftadır benimle yaşayan güvercin Leo ile tanıştığımız günün öyküsünü yazdım, Uğur Gürsoy Uykusuz Ağustos sayısında çizdi. Benim yerime de okuyun, buraya Uykusuz sokamıyormuşuz.
Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.
@malvivemos bir zamanlar muhalled bir eserin, şehzadeye yazılmış harekeli bir nüshasını keşfetmiş, fotoğraflayıp falanca hocaya götürmüştüm. bakıp yanlış işaretlemiş, imla öyle değil demişti. Ben de onu yüce makamına hapsolmuş imlasıyla baş başa bırakıp heyecanımı alarak odadan çıkmıştım 😊
@Kaan_H_Okten Fade to black / paint it black vb. “black” vurgulu şarkıların tarihi yazıldı mı bilmiyorum. Fakat bildiklerimin hepsi de harika parçalar. Bu da enfestir.
Need the end to set ne free
Anadolu’nun değişmez tabelalarından: Tepetarla, Tepeköy… ama benim en sevdiğim Tepecik. Sağı solu bir şey buluruz umuduyla delik deşik edilmemiş bir tane bile Tepecik görmedim.
Levent Cantek'in 5 temmuz tarihli Evrensel gazetesinde mizah üzerine söyleşisi var. Söyleşide mizahın ontolojik olarak politik olduğunu ve bu karakterinin özellikle baskı ve sansür dönemlerinde kristalize olduğunu belirtiyor. Birikim'deki yazısında ise Deniz'in gösterisini yotube kanalına yüklediği anda mizahı kitle kültürünün parçası kıldığını (yani kendi ifadesiyle denetime açtığını) ve bunu yaparak (bağlamını kaybederek) en başında yenildiğini ileri sürüyor —hüzünlü olduğu kadar komik bir yenilgi.
İki farklı değerlendirme, iki farklı yayın organı, iki farklı politik mahalle. Birikim mutfağına önerim, Levent beyin neden Evrensel'e böyle bir söyleşi verirken, bu türden bir okumanın Birikim'e daha uygun düşeceğini varsayarak böyle bir yazı yazmış olabileceği üzerine düşünmeleri. Bu yolla az da olsa, kendilerinin dışarıdan nasıl algılandıklarına dair bir düşünüm geliştirebilirler. Tabii bunu sahiden dert ediyorlarsa..
Son olarak, Deniz Göktaş'ın gösterisini sosyal medyaya yüklemesi ve sonrasında yaşananların tümü performansının bir devamı olarak okunabilir. Kanaatimce bu performans izleyicileri etkin kılmış, estetik olanı kamusallaştırarak meta düzeyde politikleştirmiştir. Yenilgiden çok hınç kültürüne teslim olmayan bir umut ilkesinin parıltısı..
@YGururSev@ATuncTimur Düz son cümleyi söyle, birini sevmek için akademik liyakat sinyalleyen cümlelerine gerek var mı, bence yok çünkü zeki ve komik arkadaşın günün sonunda paraşüt.