Selamlar, ek iş arıyorum.
Yayınevi çalışanı olarak yapabildiğim işler şunlar. İkamet İzmir. (Uzaktan yapılabilecekler için de düşünebilirsiniz)
Depo takibi
Sipariş (takip-kargo)
Ön muhasebe
Cari ekstre
Çek takibi
Ödemeler takibi
Sosyal medya (tasarım-y��netim)
Web sitesi (panel kullanımı)
Mizanpaj (tasarım-uygulama)
Kapak tasarımı (tasarım-uygulama)
Düzelti
Son okuma
İsbn-bandrol (başvuru-takip)
Pis içerdi. Her gün 2-3 şişe votka. Shakespeare’in tüm sonelerini ezbere bilen bu aktör, hayatının 4-5 yılına dair hiçbir şey hatırlamadığını söyler.
1981 yılında hastaneye kaldırıldığında doktorları meslek hayatlarının en b��yük şoklarından birini yaşarlar: Yapılan tetkikler sonucunda tüm omurgasının kristalize olmuş alkolle kaplı olduğu ortaya çıkmıştır.
En komik hikâyesi şu:
Bir partide karşılaştığı aktör Lee Marvin’in yanına gidip kendini tanıtıyor, Marvin’in büyük bir hayranı olduğunu, onunla birlikte bir filmde oynamak istediğini söylüyor. Hayretler içinde kalan Marvin şöyle diyor:
“Biz seninle iki sene önce bir film çektik ve çekimler aylarca sürdü!”
Adı Richard Burton, gelmiş geçmiş en iyi aktörlerden biri.
7 kez Oscar’a aday gösterilmiş, Altın Küre, BAFTA ve TONY ödüllü bir dev.
Yirminci yüzyılın en iyi iki Hamlet’inden biri olduğu söylenir (diğeri, ustası Gielgud).
“Sinema tarihinin en karakteristik sesi ona aittir” diyen olsa itiraz etmem.
Okuduğum en renkli günlük ona aittir.
Richard Jenkins adıyla doğdu, Galli bir madencinin 13 çocuğundan 12’ncisidir. Annesini iki yaşında kaybeder, ablası tarafından büyütülür. İçindeki cevheri keşfeden okul müdürü ona sahip çıkar, yıllar sonra o müdürün soyadını alır: Burton.
Richard Burton vefalı, yufka yürekli ve olağanüstü cömertti. Yoksul sinema emekçilerinin borçlarını öder, figüranların mortgage’larını kapatır, dara düştüğünü öğrendiği herkese yardım ederdi.
Dillere destan bonkörlüğünden bahsetmeyen biyografi okumadım.
Paraya zerre kadar önem vermeden yaşadı ve öyle öldü.
Bu da olağanüstü filmografisinin küçük bir kısmı:
• The Spy Who Came in from the Cold (Soğuktan Gelen Casus, 1965)
Müthiş bir John le Carré uyarlaması. Bence gelmiş geçmiş en iyi casusluk filmidir.
• Where Eagles Dare (Kartal Yuvası, 1968)
Clint Eastwood ve Richard Burton bir arada.
• Becket (1964)
• The Gathering Storm (1974)
Ses… O kusursuz ses, Churchill’i olduğundan daha haşmetli ve kudretli yapmaya yetiyor.
• Cleopatra (1963)
• Who's Afraid of Virginia Woolf? (1966)
• Anne of the Thousand Days (1969)
Richard Burton, Kral 8. Henry rolünde resmen gövde gösterisi yapıyor. Bence Burton bu filmi çektikten hemen sonra 43 yaşında ölseydi, yine de gelmiş geçmiş en büyük aktörlerden biri olurdu.
• Villain (Serseri, 1971)
• The Taming of the Shrew (Hırçın Kız, 1967)
• The Robe (Zincirli Köle, 1953)
• The Night of the Iguana (1964)
John Huston, Tennessee Williams uyarlaması yapmış, başrollerinde de Ava Gardner, Deborah Kere ve Richard Burton var. Başka söze gerek yok.
• Equus (1977)
• The Wild Geese (Yaban Kazları, 1978)
Derler ki Burton’ın üniforma giydiği hiçbir film kötü değildir.
Richard Burton, Roger Moore ve Richard Harris bir arada, ne mavra dönmüştür o sette be!
• The Medusa Touch (1978)
• Nineteen Eighty-Four (1984)
Birkaç ay sonra 58 yaşında ölecek olan Richard Burton’ın son sinema filmi, bu şahane George Orwell uyarlaması oldu.
Burton ayakta durmakta güçlük çekiyor, çekim aralarında boyunluk takıyor ve korkunç ağrılarla boğuşuyordu. Repliklerini sık sık unuttuğu için bazen 30-40 tekrar yaptığı anlatılır, yine de insanüstü bir gayretle son büyük performansını ortaya koymuştur.
Karatepe Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’ndan selamlar,
Yarın, 28 Eylül Pazartesi, Çağlayan Adliyesi’nde saat 10:00’da duruşmam var.
88 gün sonra ilk kez kelepçeleneceğim ve araba kornası duyacağım. Kelepçeyi özlemediğim kesin, bakalım araba kornasını özlemiş miyim?
İyiyim. Güneş olmadan da yaşanıyormuş, güneş abartılmış bir balonmuş.
Biraz da cezaevinden havadisler: Sınıf atlama heyecanı var Karatepe’de mahallemize 2 özel jeti olan komşu taşındı. Herkes bir gecede radikal seviyede artan refah seviyesine uygun davranmaya çalışıyor. Ben de buna uygun olarak bu tweette “zengin derdi” sayılacak bir konu seçtim: Cezaevi ve müzik.
“Müziksiz yaşayamam” tipi bir insan hiç olmadım, hatta epey de yaşarım ama “müziksiz 88 gün yaşayamam” tipi bir insanmışım meğer. Rüyalarımdan birinde; tahliye olduğumu fark edince hemen Peyk açıyordum ama Peyk olmayan bir şey çalıyordu. Radyo ve Dream Türk var ama hep Peyk olmayan bir şey çalıyor.
Şimdi övmeye çekiniyorum; TRT 2’yi övdüm, son 1 aydır yok. Radyo 3 sağolsun, Gojira çaldı 1 saat. Böyle mucizevi anlar dışında pek seçenek yok. Bu yüzden bu yaşa kadar ergen inadıyla taşıdığım Türkçe pop alerjimi aşmam gerekti. Bu hafta savunmama hazırlanırken 24 saat boyunca Dream Türk açıktı. Sadece yan komşum Haluk Levent, Mamak Türküsü ya da Haziran’da Ölmek Zor çaldığında TV’yi kapatıp avluya çıkıyorum. Kuyu tipinin tek iyi yanı akustiği olabilir.
24 saat Dream Türk izlerseniz 4 kere Ezhel’i görebiliyorsunuz, özledik. Onun dışında Türkçe pop. Girl Band, Boy Band ve Karışık Band salgını var, herkes dikkatli olsun. Kalabalık ortamlara girmeyin, aniden bir koreografinin parçası olabilirsiniz.
Favorilerim:
Eypio & Sibel Can – Kıyamam
Mabel Matiz – Umrumdışı
Hücremde Mabel Matiz’in “Ben büyüttüm boy boy” dansını yaparken infaz koruma memuruna yakalandım. Bir kere de derbi günü MasterChef izlerken yakalanmıştım, iki etti.
Savunma öncesi gündemden uzaklaşmak için seçtiğim bu yumuşak konuyu burada yazdığım bir rap ile bitireyim. Sabah 9’da ekmek dağıtımı oluyor. Haftada birkaç gün de ekmekle birlikte poğaça veriliyor ve kruvasan neşesi yaşanıyor. O günler önce koridorda servis tezgâhının tekerleğinden çıkan sesler yankılanıyor. Sonra dağıtımı yapan memur bozacı gibi bir nağmeyle bağırıyor: “Ekmek ve poğaçaaaa”
(Fuat Ergin tarzı bir flow’la)
Ekmek ve poğaça Vaktimiz bolca Cicibebe olmasa Halimiz n’olcak Menü ful carbo Ne peynir ne yarım kadeh Doluca Haluk, Cem, Özkan, ben D Blok dört yapraklı yonca
Görüşmek üzere.
Oyunculuk yapabilmek için dayının soyadını almışsın. Yıllarca o piyasadan ekmek yemişsin. Daha zorlama bence. Ayrıca Eskici ve Oğulları'nda gerçekten güzel de oynuyordunuz.
Kadir İnanır’ın yeğeni Levent İnanır, tüm mirasın Jülide Kural’a bırakıldığı vasiyete itiraz edeceklerini açıkladı:
🔹 “Vasiyetin bilinçli şekilde imzalandığını düşünmüyorum.”
🔹 “Niye iki şahit? Niye oldu bitti? Niye bir günlük sağlık raporu? Kadir Dayım’ın hiçbir birikimi oldu bittiye gelemez.”
🔹 “2015’teki vasiyetinde Jülide Hanım’a yalnızca bir ev bırakıyordu. 2022’de onu iptal edip aynı saatte hazırlanan başka bir vasiyetle her şeyini bırakıyor.”
🔹 “En büyük hayallerinden biri Fatsa’da bir okul yaptırmaktı. Geçen yıl bile onunla bu konuyu konuşuyorduk.”
🔹 “Hukuk yoluna gireceğiz. Bu ailenin haklarını sonuna kadar talep edeceğiz.”
🔹 “Jülide Kural’ın emeği vardır elbet ama hastane sürecinde tartışmalarına da şahit oldum.”
🔹 Jülide Kural’a da çağrıda bulunan Levent İnanır, “İhtiyaç sahibi yeğenleri var. Sana gereğini yaptı Kadir Dayım. Sen de sana yakışanı yap.” dedi.
🔹 Kadir İnanır’ın yeğeni Fırat İnanır da vasiyet konusunda hukuki bir sürecin yaşanacağını söyledi.
Nolan'a da şu açıdan helal olsun, bir haftadır herkes Homeros konuşuyor. Tezler, kitaplar havalarda uçuşuyor. Ortalık bir anda dil tarih coğrafya fakültesine döndü.
Sen çok büyük değildin. En büyüktün. İki cihanda sana şahidim, Allah senden razı olsun. Güle güle beş parasız sinema aşıklarının fırtınalı gecelerindeki deniz feneri. Güle güle filmcilerin neferi. Varlığını bilmeyen ne bilsin yokluğunu. Yokluğun bile güzel, varlığın ne onurdu.
Vize devi VFS ve iş ortağı Gateway’in faaliyetlerini ele aldığımız “Vize imparatorluğu” yazı dizisine ilişkin ne kadar tweet’im varsa bugün hepsine erişim engeli getirildi. Hatta erişim engeli getirildiğine ilişkin tweet’e de erişimi engellediler. Belki bunu da engellerler.
A reporter asks filmmaker Nikolaj Arcel, "Why is your new Danish movie "The Promised Land" entirely Nordic? ... it lacks the black people, it lacks diversity.
Mads Mikkelsen ~ 'What??... right from the get-go".
Arcel: "Hmmm, well first of all, the film takes place in Denmark in the 1750s"
Sevgiyle anıyorum... Oğuz Atak'ın Bebek Parkı'nda köpeğini gezdirirken silahlı kişiler tarafından öldürülmesinin (5 Mayıs 1997) üzerinden 29 yıl geçti... 4 Mayıs 1997 akşamı sırtındaki dövme nedeniyle TGRT televizyonu tarafından açık hedef haline getirilmişti...