Burada ne anlatmaya çalışırsan çalış, Çin’li sadece kendi zihnindeki ile meşgul. On satırlık cümleden en sorunlu olanı seçer, onu da yanlış anlar ve senin onunla mahkum eder.
Ülkesinin bölünme tehlikesi dolayısıyla endişe eden sevgili Çinliler,
Türkiye'nin Uygur meselesine yaklaşımı gayet net ve şeffaftır: Bu durum, sınırları değiştirmek ya da herhangi bir iç siyasete karışmak değil; tamamen ortak tarih, kültür ve insani vicdan bağından kaynaklanan kardeşlik hassasiyetidir. Türkiye'nin Çin’in toprak bütünlüğüne saygısı ve 'Tek Çin' politikası resmi belgelerle ortadadır; tarihin hiçbir döneminde ne askeri, ne finansal ne de istihbari olarak herhangi bir ayrılıkçı yapıyı desteklediğine dair tek bir somut kanıt veya belge bulunmamıştır.
Elbette, bizim ülkemizin yıllardır PKK terör örgütünün yaşattığı derin acıları ve bölünme tehditlerini en acı şekilde tecrübe etmiş bir devlet olarak, terör ve güvenlik hassasiyetlerini çok iyi anlıyoruz. Ancak Türkiye’nin bu meseleyle doğrudan ya da dolaylı hiçbir bağı yoktur. Bu tabloyu okurken, bölgeyi kaosa sürüklemek ve iki ülkeyi karşı karşıya getirmekten beslenen emperyalist güçlerin oyunlarını da hesaba katmak, asıl gerçeği görmek için şarttır. Kendi içimizdeki bu hassasiyetleri bahane ederek Türkiye'ye hayali senaryolar ve iftiralar atarak gerçeği örtbas etmeyin.
Sevgili Lee; kısmen haklısın. Fakat Müslümanlar için aidiyet milletten önce gelir. Tabi son zamanlara Milliyet daha önemli diyenler de çoğaldı ama İslam’a göre; din bağı da tarihsel ve kültürel bir bağdır.
Bu; dünyadaki bütün Müslüman halkların yaşadıkları devletlere müdahale etme hakkını elbette vermez. Ama onları sevebilme veya onlar için üzülme hakkını da elden alamaz.
Aslında Çin’in Türkiye’ye yönelik bu agresif dijital reflekslerinin arkasında, sandığımızdan çok daha derin bir endişe ve hatta bir paranoya yatıyor. Bu durum, Türkiye’nin eğitim müfredatına kadar uzanan bir hassasiyetle takip ediliyor. Türkiye, tarih boyunca Türklerin yaşadığı bu kadim coğrafyayı sömürgeci dönemin dayattığı "Orta Asya" gibi yapay terimlerle değil, tarihî ve öz adlandırması olan “Türkistan” ve “Doğu Türkistan” ismiyle ele alıyor.
Çin ise bu tarihî ve coğrafi düzeltmeyi hemen "Pan-Türkist bir yayılmacılık" tehdidi olarak okuyor. Oysa Türkiye’nin perspektifinden Uygur meselesi, sınırları değiştirmek ya da bir ayaklanmayı kışkırtmak gibi revizyonist bir niyet barındırmaz. Bu mesele tamamen Müslüman hassasiyetinden, vicdani sorumluluktan ve merhametten kaynaklanan insani bir bağdır. Buna rağmen Pekin yönetimi, bu konunun Türkiye'de konuşulmasından bile rahatsız oluyor çünkü kendi içlerindeki asimilasyon politikasının dışarıdaki akislerinden korkuyorlar.
Bu analiz, Çinli kullanıcıların sosyal medyadaki kontrolsüz tepkilerinin aslında Pekin’in bu derin devlet paranoyasından ve kompleksinden nasıl beslendiğini çok iyi açıklıyor.
* İnsani Faaliyetlerin Farklı Bir Perspektifle Değerlendirilmesi Üzerine:
İstanbul’daki derneklerin (örneğin Doğu Türkistan Eğitim ve Dayanışma Derneği) yürüttüğü çalışmalar tamamen Türkiye Cumhuriyeti yasalarına tabidir ve özünde insani yardım amacı taşır. Bölgeden ayrılmak zorunda kalan kişilere barınma, gıda ve eğitim gibi temel imkânlar sağlanmasını doğrudan güvenlik riskleriyle ilişkilendirmek konuyu yanlış okumaktır. Çin’in kendi iç dinamikleriyle ilgili hassasiyetleri ile sivillerin insani ihtiyaçlarını birbirine karıştırmamak gerekir.
* Münferit Adli Olayların Genel Bir Politika Gibi Gösterilmesi:
Metinde geçen kaçakçılık veya evrak iddiaları, dünyanın her yerinde göç hareketliliği dönemlerinde görülebilen münferit adli vakalardır. Bu tür bireysel hukuki meselelerin arkasında resmi bir devlet politikasının veya finansal ağın olduğuna dair uluslararası düzeyde doğrulanmış somut bir kanıt bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu durumları bütün bir ülkeye mal etmek doğru bir yaklaşım olmasa gerek.
* Bangkok Olayı ve Bağlantı Kurma Çabaları:
2015 Bangkok Erawan Tapınağı olayını Türkiye'deki belirli yapılarla ilişkilendirme iddiaları gerçeği yansıtmamaktadır. Uluslararası soruşturmalarda ve yargı süreçlerinde bu tür trajedilerin daha çok uluslararası insan kaçakçılığı şebekeleri ve çetelerle ilgili olduğu görülmüştür. Münferit şahısların eylemlerini kurumsal bir yapıya bağlamak varsayımdan öteye geçmemektedir.
* Hukuki Süreçler ve İade Taleplerindeki Yaklaşım Farkı:
Çin tarafının iade talepleri ile ilgili yaşanan hukuki süreçler, uluslararası hukukun temel prensipleri çerçevesinde ele alınmaktadır. Evrensel hukuk kuralları, kişilerin güvenliklerinden endişe duydukları ülkelere geri gönderilmemesini (non-refoulement ilkesi) esas alır. Türkiye de bu hukuki ve insani çerçevede hareket etmektedir; meseleyi sadece siyasi bir hoşgörü olarak değerlendirmek eksik bir bakış açısıdır.
@Midon_Arvil Kaç gündür tartışıyoruz, biraz kendinizi geliştirin lütfen. Kafanız aptal aptal yorumlar yapıp hakaret etmekten başka bir şeye çalışmıyor.
Her şer de bir hayır vardır.
Bu Çin’li istilasının sonucunda; Çin’in Uygur Türklerine yönelik baskı ve asimilasyon politikaları, istemeden de olsa konunun dünya kamuoyunda daha fazla konuşulmasına yol açtı/açacak. Özellikle son dönemde artan uluslararası dikkat ve tartışmalar, baskı altına alınmaya çalışılan meselelerin artık daha geniş bir şekilde ele alınmasını sağladı.
Çin aslında kendi ayağına sıktı.
Kalabalığın yarattığı bu kavga çukurunda, zihniyet olarak tamamen kaybolmuş yüzlerce trol ve küfürbazın arasında, sükûnetle iki kelam edebilen, durumu kendi içinden dahi eleştiren birkaç düzgün Çinliyle karşılaşmak güzel oldu.
Hatta aralarından bazılarının "Gerçek Çin bu değil" diyerek bu ilkelliğe isyan ettiğini görmek şaşırtıcıydı. Tabii ki bizim tarafta da işi belden aşağıya vuran, çocuklaşan tipler onlardan aşağı değil. İlk başta mesele bir atışmaydı ama işin cılkı çıktı.
Olaya dışardan bakınca Batı toplumlarıyla aralarındaki o derin uçurum bütün çıplaklığıyla sırıtıyor. Çin’in kat etmesi gereken daha fersah fersah yol var. Problem konuşmayı, meseleyi rasyonel bir zeminde tartışmayı, akıl yürütmeyi bile bilmiyorlar. Öyle bir baskı, sansür ve korku kültürüyle yetiştirilmişler ki, en ufak bir fikir ayrılığında ya sisteme kilitleniyorlar ya da panikle küfre ve ezbere iftiralara sarılıyorlar. Kendi gölgelerinden korkan bir toplum refleksinden başka bir şey değil.
Bir kelimenin ya da coğrafi adın başkaları tarafından nasıl kullanıldığı, o kelimenin tarihsel ve coğrafi gerçekliğini ortadan kaldırmaz. Eğer kelimelerin başkaları tarafından 'farklı amaçlarla kullanılması' o kelimeyi yasaklamak ya da kullanılmaz kılmak için bir gerekçe olsaydı, dünyada tarihe ve coğrafyaya dair hiçbir isim bırakmazlardı.
Asıl 'zulme yardım etmek ve kötülüğe göz yummak', milyonlarca insanın kimliğini, dilini, inancını ve tarihini sistematik olarak yok eden kampları gizlemek ve bunu eleştirenleri 'pan-Türkizm' masalıyla susturmaya çalışmaktır. Coğrafi ve tarihi bir hakikati dile getirmek ne bir kurda kuzu emanet etmektir ne de bir yayılmacılıktır; bu sadece tarihe ve insanlığa karşı duyulan temel bir sorumluluktur.
Bu Çinli yazarın yazdıkları, masum bir tarih eleştirisi değil; Pekin’in "Türkistan" gerçeğinden duyduğu derin korkunun, dijital platformlardaki entelektüel görünümlü bir dışavurumudur. Kendi tarihlerini komünist bir prangaya mahkum edenlerin, bizim coğrafi, tarihi ve vicdani akrabalık bağlarımıza laf etmeye hakkı da yoktur.
Çinli kullanıcıların ve akademi görünümlü trollerin Türkiye'yi hedef alırken aslında hangi ezberler üzerinden hareket ettiğini ve ne kadar sığ bir perspektife sıkışıp kaldığını çok görünüyor.
Adamların derdi belli: Kendi resmi ideolojilerinin ve tek tip tarih yazımlarının doğurduğu kompleksi, Türkiye’nin zengin, katmanlı ve çok boyutlu tarih algısına saldırarak örtmeye çalışıyorlar.
Bu yapay fırtına, arka planda iki kritik gerçeği gün yüzüne çıkardı ve ifşa etti.
Birincisi, zaten derinlerde var olan ama bugüne kadar sessizliğini koruyan veya dost maskesi takan komşu halklardaki bazı odakların, ilk fırsatta nasıl bir Türkiye nefretiyle açığa çıktığını gösterdi, kimin nerede durduğunu net bir şekilde görmemizi sağladı.
İkincisi ise başka devletlerin egemenliği altında yaşamak zorunda kalan ama özünde Türk ve Müslüman olan kadim halklarla aramızdaki sarsılmaz gönül bağıdır. Bu süreç, o coğrafi ve tarihi akrabalık bağlarının sıradan bir detay değil, yarınlar için hayatî bir dayanışma zorunluluğu olduğunu bir kez daha yüzümüze çarptı.
@areffathiii Köksüz diyorsunuz ama İran’ı yüzyıllarca yöneten Selçuklu, Safevi, Afşar ve Kaçarlar da Türk’tü. Osmanlı Avrupa’yı yönetirken siz şiir yazıyordunuz.
“İllet” lafı sana yakışıyor, tarihe değil.
@madean007s Türklerle neden birden bire kavga eder oldun? Ve Türkiye’nin bütün rakipleri size dost oldu? Ben gerçekten Çin’lilerin daha zeki olduğunu düşünüyordum. Ama fena kullanıldınız.