“Son yılların en büyük dönüşümü 2008-2009’da akıllı telefonun yayılmasıdır. Orada bir antropolojik kopuş yaşandı. Bir ondan önceki dünya var, bir de sonraki dünya. Demokrasi, diyalog ve tartışma açısından akıllı telefon birbirimizle kurduğumuz ilişkinin niteliğini derinden bozdu. Bizi ekran arkasına hapsetti. Diğerlerinden kopmuş hiper-bireyler haline geldik. Herkes cep telefonuyla yürüyor. Eleştirel bilinç yok oluyor. Her birey, etrafındaki diğer insanlara kayıtsız, tek başına bir dünya haline geliyor. Bu yüzden sosyal ağlar ve akıllı telefon, demokrasilere ve 20-30 yıl önce hâlâ görece sakin yürütebildiğimiz tartışmalara çok sert bir darbe indirdi. Sosyal ağlardaki anonimlik yüzünden şiddet, küçümseme ve damgalama ortaya çıktı. Akıllı telefonun gezegeni sömürgeleştirmesi, antropolojik açıdan gerçekten bir trajedi.” David Le Breton’la söyleşimizden. #gelecekfikirler
Carl Jung "İyileşme diye bir şey yoktur. Sadece bırakmak vardır." derken şaka yapmıyordu.
Bizler genellikle iyileşmeyi, kırılan bir eşyayı yapıştırmak ya da hiç yara almamışız gibi eski ve kusursuz halimize dönmek sanırız. Oysa insan ruhu bir porselen vazo gibi işlemez; yaşanan bir acıyı, hayal kırıklığını ya da kaybı hiç olmamış gibi geriye sarmak imkânsızdır. Jung'un işaret ettiği yer tam olarak burasıdır: Dönüşüm, geçmişi tamir etmeye çalışarak değil, onu serbest bırakarak başlar.
Bırakmak Aslında Ne Anlama Gelir?
Geçmişle Savaşmayı Kesmek: Olup biteni değiştiremeyeceğimiz gerçeğiyle yüzleşip, zihinde o anları defalarca baştan yazmaya çalışmayı sonlandırmaktır.
Kurban Rolünden Çıkmak: Kendimizi sadece başımıza gelen haksızlıkların veya acıların bir toplamı olarak tanımlamayı terk etmektir.
Gölgeyi Kabullenmek: Jungian psikolojideki "gölge", yani reddettiğimiz ve kabullenmekte zorlandığımız kırılgan yanlarımızla sürekli kavga etmek yerine, onların varlığına alan açmaktır.
İnsan doğası gereği tutunmaya programlıdır. Zihin, tanıdık olan acıyı bilinmeyen bir özgürlüğe tercih eder; çünkü acı bile olsa bildiğimiz şey bize bir güvenlik hissi verir. Ancak bir yükü taşımaya devam ettiğimiz sürece adımlarımızı hafifletemeyiz. Bırakmak bir vazgeçiş ya da yenilgi değildir; aksine, artık bize hizmet etmeyen ağır yükleri sırttan indirip yola devam edebilme cesaretidir.
Hayatımızdaki en büyük yorgunlukların sebebi, başımıza gelenler değil de artık geride kalması gereken şeylere hâlâ sıkı sıkıya tutunma çabamız olabilir mi?
Carl Jung'un bu paragrafı çok sert vuruyor.
“Dünya, yaşanmamış hayatlarının etkilerinden acı çeken insanlarla dolu. Onlar acımasız, eleştirel ya da katı hale geliyorlar, dünyanın onlara zalim olmasından değil, kendi içsel olanaklarını ihanet etmiş olmalarından dolayı. Sanat yapmayan sanatçı, sanat yapanlara karşı alaycı oluyor. Hiç risk almadan sevmeyen âşık, romantizmi alaya alıyor. Hiçbir felsefeye bağlanmayan düşünür, inanç kavramının kendisine bile burun kıvırıyor. Ve yine de, hepsi acı çekiyor, çünkü derinlerde biliyorlar: Alaya aldıkları hayat, yaşamaları gereken hayattır.”
Ünlü Alman filozof Friedrich Nietzsche, 1889 yılında İtalya’nın Torino kentinde yaşadığı travmatik bir olayın ardından zihinsel ve bedensel melekelerini kaybetti. Bakıma muhtaç şekilde yatağa bağlı geçirdiği 11 yılın sonunda, 1900 yılında hayatını kaybetti. Peki, neydi bu travma?
Nietzsche o gün Torino caddelerinde yürürken, bir fayton atının bitkinlikten yürüyemez hale geldiğini ve sürücüsünün onu acımasızca kırbaçladığını gördü. At acı içinde yere çöktüğünde Nietzsche koşarak gitti ve ata sarıldı. Belki de ona bir şeyler fısıldadı. Ardından evine döndü ve bir daha hiç konuşmadı; ölünceye dek sürecek sessiz bir yaşama çekildi.
Kendi iç dünyasındaki kırılmaların da etkisiyle Nietzsche, o gün insanlığın acımasızlığına isyan etmiş ve adeta insanlıktan istifa etmişti.
Benzer bir duruşu, felsefi derinliğiyle tanınan Macar yönetmen Béla Tarr’da da görürüz. Tarr, 2011 yılında sinemayı bırakmadan önceki bu son yapıtıyla insanlığın sıradanlığına ve bu sıradanlığın getirdiği kötülüğe isyan etti.
İnsan olmaktan utandığı için midir bilinmez, yönetmen sinemaya veda ettiği bu filmde Nietzsche’nin sarıldığı o atın ve sahibinin birkaç günlük yaşamını konu aldı. İzleyenlerin içini ürperten bu yapıt, sinema tarihine damga vuran Torino Atı filmidir.
Filmde diyaloglar ve insan varlığı minimuma indirgenmiştir. Ruhunu kaybetmiş, yalnızca hayatta kalma güdüsüyle temel ihtiyaçlarına odaklanmış bir baba ile kızının kasvetli ve acınası yaşamından bir kesit sunulur. Herkesin kolayca tüketebileceği türden bir film değildir elbette.
Kendi karanlığıyla yüzleşmeye cesaret eden izleyiciyi derin düşüncelere sevk eden, bittiğinde insanı olduğu yere çivileyip uzaklara daldıran sert bir yapımdır.
Umarım zihnen ve ruhen hazırlıklı bir şekilde izlersiniz.
Bir kadınla arandaki ilişkiden cinselliği çıkar.
Sonra geriye ne kaldığına bak.
Gerçek bir hayranlık mı?
Saygı mı?
Ortak değerler mi?
Birbirinizin hayatına kattığınız gerçek bir şey mi?
Yoksa bütün bağı ayakta tutan şey yalnızca senin ona duyduğun arzu mu?
Rollo Tomassi’nin en önemli fikirlerinden biri şudur:
Gerçek arzu pazarlıkla üretilemez.
Bir kadını seni istemeye ikna etmek zorundaysan, zaten istemiyordur.
Cinselliği denklemden çıkardığında ilişkinin bütün büyüsü dağılıyorsa, belki de ortada sandığın kadar derin bir bağ hiç olmamıştır.
Bazen bir erkeğin “aşk” dediği şey, sadece arzusunun üzerine kurduğu güzel bir hikâyedir.
Zizek, ötekinin keyfi;
Bir köylünün karşısına Tanrı çıkar ve der ki:
— "Dile benden ne dilersen! Ancak unutma, sen ne istersen komşuna iki katını vereceğim."
Köylü biraz düşünür, komşusuna bakarak nefretle gülümser ve yanıtlar:
— "Tanrım, benim bir gözümü kör et!"
İnsan, ötekinin varlığına ve mutluluğuna katlanamayarak gerekirse kendi gözünü kör etmeyi göze alacak kadar karanlık, irrasyonel ve yıkıcı bir haset yapısının (jealouissance) tutsağıdır.
Bazı insanlar verdikleri küçük iyiliği ömür boyu kullanabilecekleri bir anahtara dönüştürür.
Her “Hayır.” dediğinde geçmişte senin için yaptıklarını önüne koyarlar.
Bunlar çok sinsi tiplerdir dikkat et.
Sana yardım etmemiş, gelecekteki itaatini satın almışlardır.
Bu sevgi değildir; iyilik görüntüsü altında kurulmuş görünmez bir sözleşmedir.
Ben yaptıysam sende yap demek için asla iyilik yapmayın. Göt olursunuz.
Gerçek iyilik, karşılığında karakterini ve özgürlüğünü talep etmez.
Minnet duyabilirsin fakat iradeni teslim etmek zorunda değilsin.
Bir insanın sana verdiği şey, hayatının tamamı üzerinde hak sahibi yapmaz.
Borcunu ödeyebilirsin fakat ruhunun tapusunu vermek zorunda değilsin.
İddia ediyorum ki; mutluluk, büyük oranda bir modern zaman uydurmasıdır. Günümüz insanının genel mutsuzluğunun temelinde kendi hayatını bir türlü kabullenememesi yatıyor. Sanki çok daha başka bir hayatı hak ediyormuş da geçici bir süreliğine bu noktada takılı kalmış gibi hissediyor.
Bu "eğreti durma" hali yüzünden insan; seçtiği eşi de, maddi şartlarını da, bulunduğu yeri de bir türlü sahiplenemiyor. Sürekli başkalarının vitrinleri üzerinden hayali bir hayat kurmaya çalışıyor.
Oysa insan, seçme şansı olmadığı bağlarda çok daha dirençlidir. Anne babasının en zorlayıcı hallerine tahammül eder, onlarla yaşamayı becerir. Aynı durum çocuklarımız için de geçerlidir; evladımız ne kadar zorlu olursa olsun onu her haliyle benimseriz. Bir öğretmen de öğrencisini sadece "kendisininki" olduğu için her türlü zorluğa rağmen sahiplenir.
Ancak ikili ilişkilere ve evliliklere geldiğimizde bu mekanizma bozuluyor. İnsanlar eşlerinin kusurlarını veya maddi yetersizliklerini gördüğünde onları reddetmeye başlıyor. Mevcut yaşamını veya partnerini olduğu gibi kucaklamak yerine, zihninde sürekli "daha iyi bir seçenek" arayışına giriyor.
Eskiden insanlar bugünkü kadar mutsuz değildi; çünkü dayatılan modern mutluluk standartlarından haberleri yoktu. Hayatlarını; iyisiyle kötüsüyle, varlığıyla yokluğuyla bir bütün olarak kucaklar, kendi sınırları içinde huzur bulurlardı.
Şimdi ise sonsuz bir döngünün içindeyiz. Karşınızdaki insan mükemmel olsa bile zihninizdeki "daha iyisi" illüzyonu yüzünden mutlaka bir eksik buluyorsunuz. Başkasının maddi imkânı veya ailesi daha cazip göründüğünde, kendi hayatınıza odaklanamıyorsunuz.
Sonuç olarak herkes bir başkasının hayatını arıyor. Kimse sahip olduğu maddi durumla, konumuyla veya nasibiyle barışık değil.
Burada bahsettiğim kabulleniş dini bir kadercilikten ziyade; insanın kendi varoluşuyla ve yaşam koşullarıyla barışması gereken ruhsal bir mesele...
Elindekiyle yetinmeyi ve kendi gerçekliğini inşa etmeyi bilmeyen insan, ne maddi imkânıyla ne eşiyle ne de işiyle mutlu olabiliyor.
✳ Amor fati, kadercilik değildir. Kadercilik, kişinin olayları değiştiremeyeceğine inanarak pasif biçimde boyun eğmesini ifade eder. Amor fati ise, hayatın kaçınılmazlıklarını yalnızca kabullenmek değil, onları hayatın bütününün bir parçası olarak olumlamak ve sevmektir. Nietzsche'ye göre asıl mesele "olan karşısında çaresiz kalmak" değil, yaşamı olduğu haliyle bütünüyle sahiplenmektir. Nietzsche bunu Ecce Homo adlı eserinde şöyle tanımlar: bir insandaki büyüklüğün formülü, hiçbir şeyin farklı olmasını istememektir; ne ileriye dönük, ne geriye dönük, ne de sonsuza dek. Zorunlu olana sadece katlanmak ya da onu gizlemek değil, onu sevmek.
Kierkegaard ne güzel demiş; “Neyi seçersen seç pişman olursun. Çünkü sorun tercihlerinde değil, yaşanmamış bir hayatı romantize etmendir. İnsan her daim gidilmemiş bir yolu cazibeli ve gizemli bulur. Bu yüzden mesele en doğru seçimi yapmak değil, hangi pişmanlıkla yaşayacağını seçip karar vermendir.”
Üzerinde düşünün !!!
• "Eğer arkadaşını düşmanınla birlikte görürsen, ikisinin de düşmanın olduğundan emin ol. Biri açıkça, diğeri gizlice." - Niccolò Machiavelli
• "Aptal insanlar gücenmesin diye zeki insanların susturulduğu bir çağda yaşıyoruz." - Dostoyevski
Binbir Gece Masalları’ndaki "Balıkçı ve Cin" hikâyesinde, denize atılan bir küpe hapsedilen cin, ilk yüz yıl boyunca kendisini kurtaracak kişiyi dünyanın en zengini yapmaya yemin eder. İkinci yüz yılda yeryüzünün tüm hazinelerini açacağına, üçüncü yüz yılda ise onu kurtaranın üç dileğini yerine getireceğine söz verir. Dört yüz yılın sonunda cinin umutsuzluğu derin bir nefrete dönüşür ve yeni bir yemin eder: "Bundan sonra beni kim kurtarırsa, onu hemen öldüreceğim." Ancak asırlar geçer ve kimse gelmez. Sonunda yoksul bir balıkçı onu denizden çıkarıp özgürlüğüne kavuşturduğunda, cin ona teşekkür etmek yerine gerçekten de canını almak ister.
İnsan ruhu da uzun süren bekleyişlerde benzer bir çürümeyi yaşar. Çok istenen bir sevgi, bir destek veya bir adalet zamanında gelmediğinde; umut önce hayal kırıklığına, ardından da derin bir öfkeye dönüşür. Bekleyiş haddinden fazla uzadığında, kişinin içindeki heves tamamen tükenir ve en nihayetinde gelen o müdahale hiçbir anlam ifade etmez. Vaktinde uzatılmayan bir el, sadece değerini yitirmekle kalmaz; çok geç geldiği için kişide minnetten ziyade sadece tahammülsüzlük ve öfke uyandırır. İhtiyaç duyulan o an esirgenen her şey, iş işten geçtikten sonra sunulduğunda bir armağan değil sadece bir yüktür.
"Utanç" demişti Bergman, "Dünyayı bir tek utanan insanlar kurtarabilir. Çünkü utanmak "kibir" denilen en büyük günahın panzehiridir. Yalanın, iftiranın, hırsızlığın, pişkinliğin, arsızlığın önündeki en büyük engeldir."
Ingmar Bergman "Shame" (Utanç)
Dostoyevski’nin "Kumarbaz" romanında, mirasını bekleyen akrabalarına inat aniden çıkagelen büyükanne Antonida Vasilevna, kumar oynadıkları için çevresindeki herkesi eleştirir. Kendi iradesine duyduğu güvenle, sadece oyunun nasıl bir şey olduğunu görmek için rulet masasına oturur. Ancak küçümsediği dinamiğin içine dâhil olduğunda, yılların getirdiği otorite art arda kumarhaneye dönüşlerle geçen birkaç gün içinde yerle bir olur. Çevresindekileri zaaflarından dolayı kınayan bu kadın, masanın başından kalkamaz ve ardı ardına oynayarak bir serveti kaybeder.
İnsan, başkalarının yenik düştüğü zaaflara uzaktan bakarken genellikle kendi iradesinin daha güçlü olduğuna inanır. Kınadığı bir hataya düşmeyeceğini, prensiplerinin onu koruyacağını düşünme eğilimindedir. Oysa hiç kimse sınanmadığı günahın masumu değildir. Kişi, sınırlarını çoğu zaman karakterinin gücüyle değil, henüz içine düşmediği durumlarla belirler. Başkalarının zayıflığına karşı beslenen kibir, aynı şartlarla yüzleşildiği an dağılıp gidebilir. Çünkü uzaktan bakıldığında irade zannedilen şey, bazen sadece o sınavla henüz karşılaşmamış olmanın getirdiği bir yanılgı olabilir.
@BirEkonomist20 Aslında kadınlardan öğrenecek çok şeyimiz var..
Onların merhametinden ve hayata kattıkları estetik derinlikten öğreneceğimiz ne kadar çok şey olduğunu fark etmek,bizim kendi dünyamızı da zenginleştirecektir..
Umberto Eco:
"Sosyal medya, bir kadeh şaraptan sonra barda çene çalan ve topluma zararı olmayan aptallar ordusuna söz hakkı verdi. Önceden hemen susturulurlardı, şimdi ise bir Nobel ödülü sahibi ile aynı söz hakkına sahipler. Bu aptalların istilasıdır. Sosyal medya, uzmanlıkla cahillik arasındaki görünür hiyerarşiyi ortadan kaldırarak her sözü aynı kamusal düzleme taşımıştır."
"Kiminle oturup kalkarsan, onun sıfatı sana sirâyet eder ve senin bundan asla haberin olmaz." diyor Gazzali. Tesir kudreti böyledir.
Sadece insanlar değil. İnsanın çokça maruz kaldığı her şey; hâline, bakışına, sözüne, algısına sirayet eder. Takip ettiği hesaplar, sosyal medya içerikleri bile. Şuursuzca, habersizce, sessizce ve sinsice...
Hâli çirkinleşmeye başlayan; baktığı şeyleri değiştirmeli bu yüzden.