DEVLET ERKANINA AÇIK MEKTUP
Bu açık mektubu, en başta sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan beyefendi olmak üzere, Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı yetkililerine, kısaca hukuk ve güvenlik bürokrasisine, yanısıra sayılarının hiç de az olmadığını umud ettiğim devlet erkanına hitaben yazmış bulunuyorum. (3 Temmuz 2026 Cuma)
Aşağıda fotoğrafta elleri arkadan kelepçelenmiş ve iki polis tarafından kollarından sıkı sıkı kavranılmış olarak (üstelik kapalı/korunaklı bir mekanda) götürüldüğü görünen Deniz Göktaş, hukuk terimleriyle söylemek istersem, ceza almış bir mahkum, bir hükümlü değildir. Yargısı sürerken cezaevinde yatmakta olan bir tutuklu da değildir. Kendisi henüz tutuklu veya tutuksuz yargılanmasına karar verilmiş bir sanık da değildir. Herhangi bir asayiş ihlali nedeniyle güvenlik güçleri tarafından derdest edilmiş herhangi bir mücrim de değildir.
Hükümlü değil, tutuklu değil, sanık değil, mücrim de değilse bu kişinin hukuksal durumu nedir?
Bu kişi yalnızca hakkında soruşturma açıldığını bile bile kendi özgür istenciyle ülkesine dönmüş ve havalimanında "şüpheli" sıfatıyla gözaltına alınmış genç bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşıdır. Kısacası yalnızca "şüpheli"dir. Şayet 24 saat içinde savcı tutuklu veya tutuksuz olarak yargılanmasına karar verirse, en çok yasa önünde suçu henüz sabit görülmemiş bir maznun, bir sanık olacaktır. Hepsi o kadar!
Kendisi bildiğimiz kadarıyla, sabıkalı bir kanun kaçağı, aranan bir uyuşturucu müptelası ya da satıcısı, tehlikeli veya tehlikesiz bir terör örgütü üyesi, motosikletlere binip dükkanları tarayan, masum insanları öldüren bir çete ya da mafya mensubu, toplumun ve devletin düşmanlarıyla işbirliği saptanmış bir vatan haini, hatta eski tabirle yankesicilik, hırsızlık, gasp, tecavüz, taciz gibi yüzkızartıcı suçlardan birine bulaşmış suça yatkın bir katil, bir hırsız, bir tecavüzcü de değildir. Yalnızca bir şüphelidir. Evet, ağır cezada yargılanacak örgütlü bir suç işlememiş bir şüpheli! Üstelik kendisi, toplum tarafından tanınan, ailesi, ikametgahı bilinen, suça yatkınlığı, sabıkası ve tehlikesi olmayan üniversite mezunu bir genç komedyendir.
Hal böyleyken, yarım asır önce hiç de hafif olmayan siyasal suçlar işlemiş, günlerce işkence görmüş, çoğu sıkıyönetim döneminde Edirne Kalesi, Selimiye Kışlası, Maltepe Askeri Cezaevi olmak üzere 10'a yakın hapishanede hem tutuklu, hem hükümlü olarak yıllarca yatmış bir eski örgüt militanı olarak uluorta ters kelepçe takılmadı ne bana, ne dava arkadaşlarıma, ne de sözümona düşmanlarımıza. Hoş, bundan çok daha kötü muamelelere maruz kaldık. Filistin askısını ilk bizlerin üstünde denediler, gencecik delikanlıların hayaları dahil bedenlerine en çok bizim dönemimizde elektrik verdiler. Etlerimizi lime lime ettiler. Bir iç savaş yaşanıyordu. Diyarbakır, Mamak, Metris, Maltepe cezaevlerinde yapılanları tarih bile unuttu, yarım asır geçmesine karşın ne yazık ki biz unutmadık, unutamadık.
Tüm bunları hak etmiş miydik? Belki.
Bizler -faraza- masum olsak bile yaptıklarımız hiç kuşkusuz pek de masum şeyler değildi. Sözün özü, yaşananlar yaşandı, toplumun ve ülkenin geçmişinde kaldı, bizim ise ruhlarımızın derinliklerinde, daha da kötüsü arasıra birer kabus olarak bizi yoklayan lanet olası düşlerimizde.
İnsan onuru, yurttaş onuru gerçekte devletin onurudur, ülkenin onurudur. Devletin varlık nedeni bu onuru korumaktır. Dışarıda ülkenin düşmanlarından, içeride toplumun ve dirlik-düzenin düşmanlarından.
Bir hükümlü, bir tutuklu, bir sanık, bir suçlu bile olmayan, kendisine ve başkasına fiilen zarar vermeyen ve vermeyeceği anlaşılan 32 yaşındaki bir genç, hukuk nazarında en çok şüpheli sıfatını taşıyan bir evladımızı niçin bu denli hoyratça ve acımasızca ters kelepçeyle aşağılama yolu tercih edilir? İnanınız bunu anlamakta zorlanıyorum. Sözümona verilen mesajı değil, her defasında kadın-erkek-çocuk-genç-yaşlı demeden sözümona bu tür mesajlar vermeye ihtiyaç duyulmasını anlayamıyorum. Acaba bir örf-i idare, bir sıkıyönetim, bir olağanüstü hal uygulaması var da bir ben mi bundan haberdar değilim?!
Devletin varlık nedeni dirlik-düzeni korumak ve insan onuruna, yurttaş onuruna zarar gelmesini önlemektir. Küçük bürokrat işgüzarlıklarıyla memleket evlatlarının -velev ki suçlu olsunlar- onurlarına, haysiyetlerine bu tür ucuz mesaj verme bahaneleriyle kastedilmesi çok büyük bir yanlıştır ve bu yanlıştan bir an önce dönülmelidir.
Devletten şefkat beklenir mi? Asla! (Şahsen bu konuda mazur görülmek isterim.) Ne ki devlet adamlarından, yöneticilerden yasalara titizlik göstermeleri, adalet üzere davranmaları, kamu vicdanını örselememeleri kesinlikle beklenir.
• "Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin." (Kur'an, 5 : 8)
Bu onların lütfu ve ihsanı değil, görevidir. Devlet birey olarak onurumu korumazsa, yurttaşlar olarak onurumuzu hiçe saydığını umursamazsa, bizlerden devletin sürekliliğine ve kalıcılığına sahip çıkmamızı beklemeye hakkı olur mu? Adaletin ve hakkaniyetin olmadığı yerde beka olur mu?
Bu yol, yol değil. Bu tarz aşağılama teknikleri toplumsal vicdanda ağır yıkımlara yol açmaktadır. Belki bazı işgüzar memurlar bilgiççe "korku salmanın yönetmenin ve egemenliğin gereği olduğunu" söyleyeceklerdir, hatta bu satırların yazarının gerekçelerini belki "çocuksu, romantik, entel sızlanmalar" olarak algılayacaklardır. Böylelerini mazur görüyorum, çünkü kendilerini insan ve yurttaş onurunu korumanın toplumun ve devletin onurunu korumak demek olduğun bilmeyen, kifayetsiz, liyakattan yoksun, işgal ettikleri makamlardan derhal el çektirilmeleri gereken kimseler arasında telakki ediyorum.
Sözün özü, ey devlet erkanı!
Son olarak bir ayrıntıya dikkatinizi çekmek isterim. Ben kendimi cesur biri olarak görmem, herkes gibi ben de korktum, korkarım. Buna karşın o delikanlıyı, o genç komedyeni o halde görünce nedense korkuya benzer bir duygu hissetmedim, aksine içim sızladı ve utandım, hakikaten çok utandım. Ülkem adına, devlet adına, insanlık adına utandım. Gücün bu tür ucuz yollarla gösterilebileceğini sananlar adına utandım. Bu satırları da bu utanç lekesini taşımamak için yazmaya karar verdim. Sanıyorum kamu vicdanı da kendisi adına korkmaktan çok ülkemiz adına utanmış olmalı. O fotoğrafı gördüklerinde, ülkenin sağduyusunu yitirmemiş büyük bir kesiminin benimle aynı deneyimi yaşadığına inanıyorum ve bu nedenle bu tür nobranlıkları ülkem adına tehlikeli buluyorum.
Unutmayınız, utanmak erdemdir. Yurttaşlar için de, yöneticiler için de.
Saygılarımla.
Dücane Cündioğlu
Gioggia Meloni visita un poverissimo paese della Basilicata e chiede al sindaco quali siano le tre priorità per rilanciare la zona.
«La prima è l’ospedale: c’è, ma mancano i medici».
Lei tira fuori il telefonino, parla per un paio di minuti e poi annuncia:
«Fatto. Entro una settimana arrivano i medici».
«La seconda è l’acqua: c’è, ma una miniera a monte ha inquinato le falde».
Lei riprende il telefonino, altre due parole, e dice:
«Fatto. Entro un mese le falde saranno bonificate e la proprietà risarcirà gli abitanti».
«E la terza?» chiede lei.
«La terza sono i telefonini» risponde il sindaco.
«Qui non prende niente».
📸 “Bıraktım kimse görmez” dönemi bitti. 😎
🧐 Kronik çöp sorunu yaşanan bölgelerde, çevreyi kirleten kişiler tespit edilerek haklarında gerekli cezai işlemler uygulanıyor.
🌿 Çöpün yeri doğa değil, çöp kutusudur.
#ÇanakkaleİçinÇalışıyoruz 💙
ALIRIM AYAĞIMIN ALTINA
Hep söylüyorum, biz çocukken midemiz bulanınca ekmek yedirirlerdi, grip “Yatınca geçer”di, başın ağrıyorsa “Çocukların başı ağrımaz” denirdi, uykun kaçıyorsa “Oyuncaklarını düşün, güzel rüyalar görürsün” şeklinde konu halledilirdi!
Okuma yazmayı öğrenemiyorsan ya “Tembel”din ya “Yavaştan, sağlam sağlam öğreniyor”dun! Hüzünlü bir çocuksan “Yazar olacak herhalde” derlerdi, yerinde duramıyorsan, etrafa saldırıyorsan bir tane çakarlardı, susup otururdun.
Kanaatimce pedagojinin zirve yaptığı yıllardı o yıllar.
Çünkü sonra sonra, koşup oynadıktan sonra öksüren çocuk ‘astım başlangıcı’, okuma yazmayı zor söküyorsa ‘disleksik’, hüzünlüyse ‘depresif’, aşırı hareketliyse ‘hiperaktif’ diye nitelendirilmeye başlandı ve o sinameki yetiştirilen tipsizler şimdi büyüdüler!
O kadar ilgi alaka sonrası ola ola ne oldular?
Emo! Emo ne?
Hani beş-altı yıldır etrafta saçlarını gözlerinin tekini kapatacak şekilde öne öne tarayan, miskin görünüşlü, asık suratlı, beti benzi atmış, sıska, dar pantolonlu, converse’li, siyah ojeli ergenler var ya…
Taksim’de kaldırımlarda filan oturuyorlar.
Aha onlar Emo!
Emo kelimesinin emotional’dan (hissi) geldiği, bu yavruların pek bunalımlı pek güvensiz ve duygusal olduğu, topluma uyum sağlayamadıkları için böyle takıldıkları söyleniyor. Bizim zamanımızda punk vardı ya, onun gibi bir akım, ama bir halta yaramayanı!
HERKESİN KEYFİNİ KAÇIRDIM
Ay kıyamaam!
Zamanında, kendi ergen yıllarımda bu akım daha dünyada yokken 10 gün emo takılmışlığım vardır! Kafam neye bozuktu hatırlamıyorum ama o 10 gün, üstelik de yaz tatilinde, evin o köşesinden bu köşesine oflaya poflaya nemli gözlerle dolaştım.
Saçımı taramadım, denize gitmedim, sohbetlere katılmadım, tebessüm bile etmedim. Akşamları karabasan gibi yemek masasına çöküp herkesin keyfini kaçırdım. Bir akşamüstü, balkonda otururken annem “Ne bu surat her gün, senin derdin ne kızım aaa…” şeklinde pedagojik bir açılım yaptı.
“Sıkılıyorum… Hayat çok anlamsız” cevabımın üzerinden sanırım birkaç saniye geçmişti ki, acı ve can havliyle bir metre havaya sıçradım. Annem, her Türk annesinin uzmanı olduğu ‘mıncırma’ hamlesini oldukça sert ve uyarısız gerçekleştirmişti.
Mıncırma, malumunuz evlat artık poposuna terlikle vurulmayacak kadar büyüdüyse, ancak tekdir ile de uslanmıyor ve hakkı kötekse kullanılan, konu komşu, bitişik ev duyar ihtimaline karşı avaz avaz bağırmak yerine geçen bir terbiye şeklidir. Tercihen bel veya bacak bölgesinden bir alan seçilir, elle kavranır ve et, 180 derece çevrilir!Hemen ardından, daha acım ve şaşkınlığım hüküm sürerken, annem kısık sesle,yüzünü yüzüme yaklaştırarak
“Alırım ayağımın altına” diye başladı ve
“Karnın tok sırtın pek! Aklını başına topla! Sıkılıyorsanda git bakkala evin alışverişini yap, sonra da gel yemek kitabından bir kurabiye pişir, akşam misafir var, hadi yallah…” şeklinde bitirdi!
NE DERDİM KALDI NE DE TASAM...
Gülse BİRSEL
🌳 Cumhuriyet Meydanı’nda Yeşil Geleceğe İmza Attık
Çanakkale Belediyesi olarak üniversitemizle önemli bir iş birliğine daha imza attık.
Cumhuriyet Meydanı’nın açılışında başlayan protokolümüzü bugün resmileştirdik. Kentimizin bitki örtüsünü, ağaç varlığını ve yeşil alanlarını bilimsel verilerle kayıt altına alacak, Coğrafi Bilgi Sistemi ile dijitalleştirecek ve sürdürülebilir bir şekilde yöneteceğiz. Bu çalışma ile su tasarrufundan bakım kolaylığına kadar birçok alanda önemli kazanımlar sağlayacağız. 🌳💧
Rektörümüz ve değerli hocalarımıza, emeği geçen tüm ekip arkadaşlarımıza teşekkür ediyoruz.
Kentimiz için hayırlı uğurlu olsun...🙏
#ÇanakkaleİçinÇalışıyoruz ❤️
1️⃣ (22 Haziran) Arizona'daki DESI (Dark Energy Spectroscopic Instrument) projesi, evrenin şimdiye kadar oluşturulan en büyük 3 boyutlu haritalarından birini tamamladı.
Sistemde aynı anda 5.000 farklı gökcisminin ışığını analiz edebilen robotik fiber-optik konumlayıcı bulunuyor.
Bugüne kadar 47 milyondan fazla galaksi ve kuasarın konumu ve uzaklığı ölçüldü. DESI'nin amacı galaksi saymak değil, evrenin son 11 milyar yıldaki genişleme tarihini çözmek.
Her galaksinin ışığı tayfsal olarak analiz edilerek kırmızıya kayması (redshift) ölçülüyor. Böylece yalnızca gökyüzündeki konumu değil, bize olan uzaklığı da hesaplanıyor ve evrenin devasa 3D haritası oluşturuluyor.
Bu çalışmada sıkça kullanılan "kuasar" kavramı, galaksilerin merkezindeki süper kütleli kara deliklerin çevresinde oluşan son derece parlak bölgeler. Bazıları kendi galaksilerindeki tüm yıldızlardan daha fazla enerji yayıyor.
Bu yüzden evrenin çok uzak geçmişini gözlemlemek için mükemmel işaretçiler.
Bankamatiklerin sadece 200 TL vermediği, cebimizde madeni para taşıdığımız o günlerde, 50 kuruş, sadece bir madeni para değil; Atatürk'ün vizyonuyla yetişmiş, Anıtkabir'in harcında emeği olan, hem bilime hem sanata iz bırakmış öncü bir Türk kadınına, Sabiha Rıfat Gürayman'a gösterilen çok zarif bir saygı duruşuydu.
Gürayman, "Mühendis Mekteb-i Âlisi" olan bugünkü İstanbul Teknik Üniversitesi'ne (İTÜ) giren ilk kadın öğrenci oldu. 1933 yılında bu okuldan Türkiye'nin ilk kadın inşaat mühendisi olarak mezun oldu. Sabiha Rıfat Gürayman, Anıtkabir’in yapımı sırasında İnşaat Başmühendisi (Kontrol Şefi) olarak görev yaptı.
Gençlik yıllarından itibaren ud çalardı ve klasik Türk müziğine büyük bir tutkusu vardı. Maddi sıkıntılar yaşayan öğrencilere burslar vermiş, adını yaşatacak vakıflar kurdu.
2009 yılında tedavüle giren madeni 50 kuruşun üzerindeki tasarımda da onun resmi yer aldı. Şimdi ise maden olarak maliyeti 50 kuruşluk değerinden daha yüksek olduğu için elbette basılmıyor.
2010'lu yıllara kadar, tüm eksiklerine rağmen bu ülkede geleceğe dair umut vardı. İnsanlar birbirine daha fazla saygı gösteriyor, ortak değerlerimizi daha güçlü sahipleniyordu. Bugün ise sıradanlaşan, duyarsızlaşan ve birbirine tahammülü giderek azalan bir topluma dönüşmüş durumdayız. Kültürümüze olan saygımız da, birbirimize olan saygımız da ciddi şekilde aşındı.
Öyle bir noktaya geldik ki, sağlık çalışanlarına şiddet uygulayan, doktor dövmeyi marifet gibi anlatan ve bunu utanmadan paylaşabilen bir toplumsal iklim oluştu. Bu tablo, yalnızca bireysel bir ahlak sorunu değil; toplum olarak ne kadar büyük bir değer erozyonu yaşadığımızın göstergesidir.
Siyasete baktığımda ise manzara daha da üzücü. Bunu hiçbir parti ayrımı yapmadan söylüyorum. Liyakatten uzak, güven vermeyen, sürekli birbirini suçlayan, fırsat buldukça parti değiştiren ve her tartışmanın merkezinde yer alan isimleri gördükçe büyük bir hayal kırıklığı yaşıyorum. Birçoğunu kendi kurumunuzda en temel sorumluluk gerektiren bir göreve bile emanet etmek istemezsiniz; ama ülkenin geleceği onların elinde şekilleniyor.
Sonuç olarak, hep birlikte bu güzel ülkeyi hak etmediği bir noktaya sürükledik. Sorun artık tek bir yanlış kararın ya da tek bir hükümetin ötesine geçmiş durumda. Bu kadar derinleşmiş bir tahribatı, tek bir hamleyle ya da "bir sifon çekerek" temizlemek mümkün görünmüyor. Gerçek bir yeniden inşa, ancak değerleri, kurumları ve toplumsal vicdanı birlikte onararak mümkün olabilir.
“Baba, çınar ağacı gibidir. Meyvesi olmasa bile gölgesi yeter.”
💙 Başta bu vatanın manevi babası Ulu Önderimiz Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, tüm babaların Babalar Günü kutlu olsun.
"Üniversitede, en çok sevdiğim hocanın odasındaydım. Bana, “Ne olmak istiyorsun?“ dedi. “Entelektüel olmak istiyorum.” dedim.
“Senden entelektüel olmaz” dedi”
Şaşırmıştım, sonra, kırılgan bir ses tonuyla;
“Dersinizi geçmeme rağmen sürekli dersiniz deyim. Okulda en çok okuyan, araştıran ve tartışmalara giren, hep benim?" dedim.
“Senden Entelektüel olmaz”dedi.
Çok kızmıştım!
"Doç. tezlerin konularını bile ben öneriyorum" dedim. Prof. gülümseyerek geriye yaslandı.
Senden çok iyi bir araştırmacı olur. Ama entelektüel olmaz. Nedenine gelince, sana entelektüel olamazsın dediğimde, bana bir entelektüel gibi “Niçin olmaz?" diye sormadın, aksine alındın ve hiddetlendin.
Yazarlık bilgi işidir. Entelektüellik bilgi değil, davranış biçimidir. Bir insanın entelektüel olması için en az 3 kuşak ailesinin okuması gerekir.
Okulun önüne bak. Hepsi son model araç dolu ve hocalara ait. Her sene model yenilerler. Gerçekten böyle bir yenilenmeye ihtiyaçları var mı? Niçin bu şekilde yaşıyorlar.
Çünkü o ünvanlarla gördüğün hocalarının kariyerleri ne kadar yüksek olursa olsun, ruhları feodal bir köylü. Güçlerini topluma kabul ettirmek için böyle hava atmak zorundalar.
Gerçek bir entelektüel asla bu güdüyle hareket etmez. Entel feodal köylülere artık diploma ve ünvan da yetmez. Tıpkı paranın yetmediği gibi.
Prof. Dr. İlber ORTAYLI Anısına Saygıyla 🙏🙏🙏
Her şey toprakla başlar 💚
Toprak; gıdamızın, suyumuzun, sağlığımızın ve biyolojik çeşitliliğin temelidir.
Ancak her yıl milyarlarca ton toprağımız büyük bir tehdit altında:
❗Dünyada 75 milyar ton, ülkemizde ise 642 milyon ton toprak erozyona uğruyor.
❗ Vahşi madencilik, yanlış arazi kullanımı, erozyon, kentleşme ve kirlilik nedeniyle dünya topraklarının %40’ı bozuluma uğramış durumda.
Kaybolan yalnızca toprak değil, yaşamın kendisi.
🌍 Toprağı korumak, geleceğimizi korumaktır.
#ToprakHaftası #ToprakBayramı #ToprağıKoruYaşamıKoru
İzmir'de bir çiftçi, ihracatlık kirazına 15 TL fiyat verilince, kirazını kendisi 35 TL'ye satmaya başladı.
Bu kalitede kiraz İstanbul'da 300-500 TL'ye satılıyor.
Çiftçiden 15 TL'ye alınan ürün, İstanbul'da 500'tl'ye satılıyorsa o ülkede Tarım Bakanlığı diye bir bakanlık yok demektir!