“Göçmen hikâyeniz var mı?” derken o gülüş var ya… İşte o, büyük bir cahillik ve kendini bilmemezliktir. Al sana bir göç hikâyesi:
Yüzlerce k*tliamdan sadece biri: Tripoliçe K*tliamı.
"10 bin üzerinde Türk öld*rüldü. Para sakladığı düşünülen tutsaklar işk*nce edildi.
Kolları ve bacakları k*sildi ve ateşin üzerinde yavaş yavaş kızartıldılar.
Hamile olan kadınların karınları k*sildi, kafaları k*sildi ve köpek kafaları bacaklarının arasına sokuldu.
Cumadan pazara kadar hava cığlık sesleriyle doluydu.... Bir Yunan 90 kişiyi öld*rdüm diye övünüyordu. Haftalarca aç bırakılan Türk çocukları çaresiz yıkıntıların arasında koşarken Yunanlar tarafından yere atıldılar sonra v*ruldular.... Su kuyuları c*setlerle dolduruldu..."
(Bunu anlatan biz değiliz bu arada, yabancı görevliler.)
Göç, özellikle Balkan göçü; gülerek sorulabilecek, şirinlik yapılabilecek ya da “hepimiz kardeştik” nidalarıyla geçiştirilebilecek bir mesele değildir.
“Sınanmış olmanın sessizliği” ve “sınanmamışlığın kibri”
Sınanmış olan, o hâlin ne olduğunu bilir ve sükut eder. Sınanmamış olansa henüz kendine uğramayan o hâli, başkasının başında gördüğünde ona dair konuşmaktan zalim bir haz duyar.