Bilim insanları, “ökaryotik hücre” olarak adlandırılan (yani DNA’sı hücre içinde çekirdek adı verilen ayrı bir bölümde bulunan insan, hayvan ve bitki hücreleri) bir insan hücresinin şimdiye kadar elde edilmiş en ayrıntılı üç boyutlu modellerinden birini oluşturdu. Bu model; X-ray tomografi (X-ışınlarıyla nesnelerin iç yapısını kesitler hâlinde görüntüleyip 3B hâle getiren yöntem), nükleer manyetik rezonans–NMR (atomların manyetik özelliklerinden yararlanarak moleküllerin yapısını ortaya çıkaran teknik) ve kriyo-elektron mikroskopisi (örnekleri çok düşük sıcaklıklarda dondurup elektronlarla neredeyse atom düzeyinde görüntüleme sağlayan yöntem) gibi ileri teknolojilerden elde edilen verilerin birleştirilmesiyle üretildi. Bu sayede hücre içindeki organeller (hücre içinde belirli görevleri olan alt yapılar), proteinler (hücresel işlevleri yerine getiren temel moleküller) ve diğer bileşenler yalnızca tek tek değil, birbirleriyle olan konumsal ilişkileriyle birlikte yüksek ayrıntıyla haritalanabildi.
Yani burada yapılan şey, insan hücresinin içini tüm bileşenleriyle birlikte üç boyutlu ve son derece ayrıntılı bir “harita” gibi görünür hâle getirmek. Hücrenin çekirdeği (DNA’nın bulunduğu merkez), enerji üreten yapıları ve diğer tüm sistemleri, birbirleriyle nasıl etkileşim kurduklarıyla birlikte incelenebiliyor. Bu yaklaşım, hücreyi basit bir şema olmaktan çıkar��p dinamik bir b��tün olarak anlamayı sağlıyor; özellikle hastalıkların hücresel düzeyde nasıl ortaya çıktığını çözme, ilaç geliştirme süreçlerini daha isabetli hâle getirme ve biyolojik işleyişi daha derin kavrama açısından önemli bir bilimsel eşik anlamına geliyor.
Scientists have created one of the most detailed 3D reconstructions of a human cell (eukaryotic cell) ever produced.
This groundbreaking model, often termed a "Cellular Landscape Cross-Section Through a Eukaryotic Cell," combines data from X-ray tomography, nuclear magnetic resonance (NMR), and cryo-electron microscopy to map molecular structures in extreme detail.
3- TEHLİKENİN FARKINDA MIYIZ?
Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) verilerine göre 2025 yılında su stresi yaşayan ülkelerin oranı %34’e, su kıtlığı yaşayan ülkelerin oranı ise %15’e ulaşabilir. Ayrıca 2050 yılında 9,4 milyara ulaşması öngörülen dünya nüfusunun %40’ı su sıkıntısı çekebilir. Dolayısıyla ülkemizde su israfını önlemek her geçen gün daha da önemli hâle geliyor. Örneğin giydiğimiz bir tişörtün üretilmesi için (yani pamuğun tarlada üretilmesinden fabrikada ipliğe ve tişörte dönüşmesine, satılacağı mağazaya nakliyesinden bize ulaşana kadar geçen süreçte) kullanılan su miktarı yaklaşık 2.500 litredir.
2- TEHLİKENİN FARKINDA MIYIZ?
Ülkemizin yer altı ve yer üstü tatlı su potansiyeli yılda 112 km³. Günümüzde 95 km³ yüzey suyu potansiyelimizin ancak 27,5 km³ünden yararlanabiliyoruz. Bu kaynakların yaklaşık %76’sı sulamada, %14’ü içme suyu olarak, %10’u ise sanayide kullanılıyor.
1- TEHLİKENİN FARKINDA MIYIZ?
Ülkeler yılda kişi başına düşen kullanılabilir tatlı su miktarına göre sınıflandırılıyor. Bu değerin 1.000 m³ten az olması su kıtlığı, 1.000-1.700 m³ arasında olması su stresi, 1.700 m³ten fazla olması ise su zenginliği olarak nitelendiriliyor. Ülkemizde kişi başına düşen kullanılabilir tatlı su miktarı 1.555 m³. Yani Türkiye su stresi sınıfına dâhil olan ülkeler arasında yer alıyor.
UZQYDAN GELEN O SARSICI İTİRAF:
"Bir yalanın içinde yaşıyoruz."
Bu cümle, 178 gün boyunca yıldızların sessizliğinde dünyayı seyreden eski NASA astronotu Ron Garan’ın dudaklarından döküldüğünde, sadece bir eleştiri değil, insanlığın kurguladığı sahte cennete indirilmiş ağır bir balyoz etkisi yarattı. Garan, atmosferin o incecik perdesinden geçip "yukarıdan" baktığında, yeryüzünde kutsallaştırdığımız her şeyin aslında ne kadar beyhude olduğunu keşfetti.
İLLÜZYONUN SONU:
"Sınırların Olmadığı Bir Vaha"
Uzay istasyonunun penceresinden bakarken görülen manzara, haritaların bize öğrettiği o parçalı dünya değildi. Garan, mutlak karanlığın ortasında parlayan, sınırsız, mülkiyetsiz ve bir bütün halinde nefes alan masmavi bir mücevher gördü. O an anladı ki; uğruna kan döktüğümüz çizgiler, pasaportlara sığdırdığımız kimlikler ve birbirimize ördüğümüz duvarlar, evrenin sonsuzluğunda hiçbir karşılığı olmayan trajik birer illüzyondan ibaretti.
"YOLCU DEĞİL, MÜRETTABATIZ!"
Garan’ın yeryüzüne döndüğünde karşılaştığı manzara ise bir "hakikat şoku"ydu. İnsanlık, bu eşsiz geminin içinde birer sığınmacı gibi değil, onu hoyratça tüketen sorumsuz yolcular gibi davranıyordu. Oysa onun ifadesiyle bizler; bu gezegenin sadece şanslı misafirleri değil, onu korumakla mükellef "mukaddes mürettebatıyız."
TERS YÜZ EDİLMİŞ BİR DÜNYA:
"Ekonomi Mi, Yaşam Mı?"
Modern dünya, piramidi tersinden inşa etmişti. Garan, uzaydan getirdiği o berrak bakış açısıyla (The Orbital Perspective) insanlığın öncelik sıralamasını yeniden belirledi:
"Önce gezegen gelir; çünkü o bizim tek evimiz. Sonra insanlık gelir; çünkü biz bir aileyiz. En son ekonomi gelir; çünkü ekonomi sadece bizim icat ettiğimiz, hayatta kalmamızı kolaylaştırması gereken yapay bir araçtır. Biz ise aracımızı, amacımızın önüne koyduk."
BİR UYANIŞ ÇAĞRISI
Ron Garan’ın bu sarsıcı itirafı, bir astronotun anılarından çok daha fazlasıdır. Bu; ideolojilerin, mülkiyet hırsının ve suni ayrımların kör ettiği gözlerimize çekilen bir şifadır. Belki de kurtuluş, yerden göğe bakmakta değil; gökten yere, o masmavi bütünlüğe, hiçbir ayrım gözetmeden bakabilmekte saklıdır. Çünkü uzaydan bakınca dünya bir mülkiyet kavgası değil; korunması gereken mucizevi bir "Emanet"tir.
#RonGaran #OverviewEffect #OneEarth #GezegenÖnce #UzayBakışı #çarşamba
●●●
Bu metin; Ron Garan'ın "The Orbital Perspective" (2015) adlı eserindeki felsefi çıkarımları ve BigThink röportajlarındaki temel mesajları esas alarak, konunun varoluşsal boyutuna odaklanacak şekilde kaleme alınmıştır.
Ekranlarımıza düşen bombalanmış şehir görüntüleri, çaresiz çocukların ağlayışları ve masumların çığlıkları... Her gün yüreğimiz bin parça oluyor. Dünyanın bu kanlı ve karanlık haliyle, Cahit Sıtkı Tarancı'nın bu dizeleri arasındaki tezatlık ne kadar çarpıcı, değil mi? Şair 'gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun' diyor; oysa gerçekte gök siyah dumanlarla, dallar yanmış enkazla, tarlalar mayınla dolu.
Bu şiir bize sadece bir ütopya değil, bir insanlık borcunu hatırlatıyor. Savaşın maliyeti sadece canlarla ölçülür. Ne zaman öğreneceğiz? Savaşın kazananı yoktur, sadece masumların kaybettiği bir oyun bu. Bu memleket, hepimizin ortak memleketi; bu dünya, hepimizin ortak evi. Gelin, bu şiirdeki değerler etrafında, barış ve kardeşlik için birleşelim. Şairin son dizesindeki gibi, 'Olursa bir şikayet ölümden olsun' diyeceğiz; ama o zamansız, o haksız ölümlerden değil...
#BarışÖzlemi #SavaşaEleştiri #Memleketİsterim #CahitSıtkıTarancı #İnsanlıkAdına #US #ABD #Amerika #Iran #IranWar
Yeni videom US VADİSİ YouTube kanalında yayında.
Son yıllarda din konuşmalarının dili iki uçta kilitlenmiş durumda: Bir tarafta ahlakı ikinci plana itmiş şekilci dindarlık, diğer tarafta hiç okumadan “aydın” pozuyla dini toptan reddeden bir cehalet… Bu videoda, bu iki uç tavrın aslında aynı zihinsel rahatlıktan beslendiğini; hakikati aramak yerine “kolay hüküm” üretmenin nasıl yaygın bir refleks hâline geldiğini ele alıyorum.
Videoda özellikle şu başlıklara değiniyorum:
● Ahlak bittiğinde şekil dindarlığının nasıl bir felakete dönüştüğü,
● Bilgisiz aydınlanma yanılgısı: Kaynağa inmeden, okumadan “kesin hüküm” vermenin ürettiği körlük,
● Ham yobazlık ve zihinsel konfor: İki uçtaki sertliğin aynı psikolojik zeminde buluşması,
● Cehl-i mürekkeb (katmerli cehalet): Bilmediğini bilmeyen özgüvenin nasıl saldırganlaştığı,
● Dunning–Kruger etkisinin din algısındaki yansımaları,
● Kerbelâ’dan günümüze uzanan hat üzerinden tarihsel örneklerle yobazlığın kökleri,
● En kritik ayrım olarak İslam–Müslümanlık farkı ve bunun neden hayati olduğu,
● “Önce bil, sonra teslim ol” ilkesinin bir slogan değil, bir ahlak zorunluluğu oluşu.
Bu video herhangi bir kişi ya da grubu hedef almak için değil; aklı, vicdanı ve ahlakı yeniden merkeze almak için hazırlandı. İzlemenizi tavsiye ederim; görüşlerinizi yorumlarda duymak isterim.
🎥 Video linki: https://t.co/1aYUxOOx7A
Etiketler:
#USVadisi #SabriAbdullah #HamYobazlık #AhlaksızDindarlık #BilgisizAydın #İslamVeAhlak #DinVeAkıl #CehliMürekkeb #DunningKruger #İslamVeMüslümanlık
Sessiz kaldığında kaybetmen tesadüf değil; iletişimde suskunluk, çoğu zaman “er-demli bir duruş” değil, karşı tarafa bırakılmış bir yorum alanıdır. Sen “kırmayayım” diye geri çekildikçe, insanlar bunu incelik değil geri adım sanır; niyetin görünmez olur, sonuçların konuşur.
Felsefede bunun çıplak karşılığı şudur: Güç ilişkileri boşluk sevmez; Foucault’nun dediği gibi iktidar, en çok itirazsız alanlarda rahat dolaşır. Sen sınır koymadığında “iyi kalplilik” bir erdem olarak değil, yönetilebilir bir zemin olarak okunur; her taviz bir sonraki talebi meşrulaştırır. Böylece karakterin değil, sessizliğin büyür: İnsanlar seni “iyi” diye değil, kolay diye etiketler. Kırmamak için susarsın; sonunda kırılan sen olursun.
Bu kısır döngü ancak şu gerçekle kırılır:
Sınır koymak kabalık değil, ahlakî bir açıklıktır; kendini korumayan iyilik, iyilik olmaktan çıkar. Kural basit ama acımasızdır: Duygunu değil, kuralını söyle; kısa, net, ve tekrarlanabilir şu cümleler kur: “Bunu bu şekilde yapamam!, Şu koşulda olur!, Bu tekrar ederse ben de şu adımı atarım.”
Ve en kritik yer:
Sözünü sonuçla bağla; yoksa sınır değil, dilekçe yazmış olursun. Krizde donmamak için de önceden iki cümlelik “hazır metin” taşı; biri durdurur, biri yön verir. Böyle yaptığında manipülasyonun oksijeni kesilir. Çünkü manipülasyon, senin açıklık eksikliğinle beslenir. Netlik geldikten sonra insanlar ikiye ayrılır; sınırına saygı duyanlar kalır, sınırını test edenler kendiliğinden uzaklaşır. Ve bu ayrışma, kayıp değil, temizliktir.
#pazartesi #suskunluk #sessizlik
Sana inananlar, geçer gider; kuşkucular ise durur. Çünkü seni en uzun süre izleyenler, düşmeni dört gözle bekleyenlerdir. Onlara düşüş değil, ustalık göster.
#2NBülteni 📌 #Dijital_Vicdan
📰 NE OLDU?
Türk Dil Kurumu (TDK), 2025 yılının kelimesi/kavramı olarak “Dijital Vicdan”ı seçti. Seçim süreci, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi iş birliğiyle yürütüldü. Halktan gelen öneriler arasından belirlenen beş kavram, uzman değerlendirmesi ve halk oylamasıyla elendi ve sonuçta “dijital vicdan” öne çıktı. #TDK’nın açıklamasına göre dijital vicdan, bireylerin sosyal medya ortamlarında yaşanan insani, ahlaki ve toplumsal sorunlara beğeni, paylaşım, yorum gibi düşük maliyetli dijital tepkilerle katılım göstermesini; bu sembolik etkileşimlerin ise kişide “vicdani sorumluluğunu yerine getirmiş olma” hissi oluşturmasını ifade ediyor. Açıklamada özellikle küresel ölçekte yaşanan ağır insanlık dramları karşısında, dijital duyarlılığın gerçek eylemin ve somut sorumluluğun yerine geçebilme riskine dikkat çekiliyor. TDK, bu kavramla dijital çağda vicdanın görünür hâle geldiğini, ancak bu görünürlüğün her zaman gerçek bir ahlaki tutum ve davranışa dönüşmediğini vurguluyor.
🧠 NE ANLAMAGELİYOR?
Bu tercih, TDK’nin yalnızca dilde olup biteni kayda geçmediğini, aynı zamanda çağın ahlaki kırılmalarını isimlendirme iddiası taşıdığını gösteriyor. “Dijital vicdan” kavramı, sosyal medyada artan duyarlılığın neden çoğu zaman eylemsiz kaldığı sorusunu doğrudan önümüze koyuyor: Beğenmek, paylaşmak ve gündem etmek gerçekten sorumluluk almak mı, yoksa vicdanı geçici olarak rahatlatan bir dijital ritüel mi? Kavram, dijital görünürlük ile gerçek ahlaki yükümlülük arasındaki mesafenin açıldığına işaret ediyor. Bu yönüyle bir teşhis koyuyor ama kesin bir hüküm vermiyor; topluma şu soruyu bırakıyor: Dijital alanda “iyi hissetmek” mi istiyoruz, yoksa bedeli olan bir sorumluluğu üstlenmek mi? TDK’nin 2025 kelimesi tercihi, tam olarak bu gerilimi görünür kılıyor.
🏷️ Etiketler
#DijitalVicdan #TDK2025 #YılınKelimesi #DilVeToplum #SosyalMedya #Vicdan #DijitalÇağ #ToplumsalSorumluluk #KavramAnalizi #ZamanınRuhu @acepfikir@usvadisi@TDK_govtr@ankarailahiyat
Geçmişin tiranları gücü tanklarla, ordularla ve çizilmiş sınırlarla gösterirdi. Bugünün iktidarı ise sessizdir; bağırmaz, işgal etmez, tehdit etmez. Bildirim gönderir. Güncelleme önerir. “Kabul ediyorum” der.
Ve biz kabul ederiz.
İnsanlık, tarihinin belki de en görünmez ama en derin hegemonya değişimini yaşıyor. Güç artık petrolde, nükleer başlıklarda ya da bayraklarda değil; algoritmalarda. Cebimize düşen her uygulama güncellemesi, çoğu zaman “güvenlik iyileştirmesi” etiketiyle sunulan modern bir iktidar aracıdır. Antonio Gramsci’nin yıllar önce tarif ettiği “rıza üreterek egemenlik kurma” modeli, bugün yapay zekâ eliyle kusursuz hâle getirilmiştir. Kimse bize bir şeyi zorla yaptırmıyor. Bunun yerine neye kızacağımız, neye güleceğimiz, neyi arzulayacağımız bize bir tercih özgürlüğü yanılsaması içinde sunuluyor.
Biz “kendi kararımız” sandığımız şeyleri alırken, aslında bulut sunucularında çalışan kodların çizdiği sınırlar içinde hareket ediyoruz. Seçiyoruz ama seçenekleri biz belirlemiyoruz.
2025’e geldiğimizde yapay zekâ artık bir araç değil, hayatın ana işletim sistemi. Dil modelleri yalnızca sorularımıza cevap vermiyor; düşünme biçimimizi de standardize ediyor. Her soruya benzer mantık süzgeçlerinden geçmiş yanıtlar almak, fark edilmeden entelektüel çeşitliliği aşındırıyor. Daha ileri aşamada ise yapay zekâ artık sadece konuşmuyor; karar veriyor, eylem üretiyor, robotik sistemleri ve otonom süreçleri yönetiyor. Bu, teknolojik bir ilerleme olduğu kadar siyasal bir eşiktir.
En çarpıcı kırılma bilim alanında yaşanıyor. Molekül tasarımları, ilaç keşifleri ve insanlığın ortak yararına olması gereken bilgi üretimi, birkaç dev şirketin patent duvarları arkasına hapsediliyor. Veri, çip ve platform üçgeninde kurulan bu yeni düzen, teknolojinin “nötr” olmadığını açıkça gösteriyor. Yapay zekâ artık bir imkân değil; mülkiyeti belirli ellerde olan politik bir güçtür.
Bugün propaganda meydanlarda bağırmıyor; kişiselleştirilmiş ekranlarımızda fısıldıyor. En tehlikeli yanı da bu. Yönlendirildiğimizi hissetmediğimiz için kendimizi tarihin en özgür döneminde sanıyoruz. Oysa belki de manipülasyon, tam da bu hissin içinde zirveye ulaşıyor. Her “kabul ediyorum” tıklamasıyla sadece bir hizmeti değil; zamanımızı, dikkatimizi ve irademizin bir parçasını devrediyoruz.
Sorun yapay zekânın varlığı değil. Sorun, onun kimin adına, hangi şeffaflıkla ve hangi denetimle çalıştığı. Yapay zekâyı kaçınılmaz bir kader gibi kabullenmek yerine; verinin mülkiyetini, algoritmaların hesap verebilirliğini ve dijital adaleti siyasetin merkezine taşımak zorundayız. Aksi hâlde konfor uğruna alkışladığımız bu sessiz devrim, biz farkına bile varmadan irademizin sonunu getirebilir.
___
#pazar #DijitalSopa #YapayZeka #AlgoritmikGüç #DijitalHegemonya #TeknolojiVeİktidar #AlgoritmikRıza #DijitalKölelik #VeriEgemenliği #ZihinKontrolü #GeleceğinSiyaseti
Geçen haftalarda Suudi Arabistan Veliaht Prensi Selman şu cümleyi kurdu: “İslam fetvalarına güncelleme geldi. Pagan ve Hristiyan bayramları artık Arabistan sınırları içinde kutlanabilir.”
Bu söz ilk bakışta bir hoşgörü açıklaması gibi durabilir. Oysa bu cümle, yüz yılı aşan bir iktidar hikâyesinin bugüne düşen son notudur. Asıl soru şudur: Arabistan’da ne oluyor? Ve koskoca bir kral varken neden biz sürekli Veliaht Prensi dinliyoruz?
1918’de Osmanlı Arabistan’dan çekildiğinde geride yalnızca toprak değil, otorite de kaldı. Kutsal şehirler sahipsizdi. Bu boşlukta Hazreti Muhammed’in soyundan gelen Haşimi ailesi, soyun sağladığı sembolik meşruiyetle öne çıktı. Mekke ve Medine’ye hâkim oldular; Hicaz’da doğal lider gibi görüldüler. Ancak bu meşruiyetin temel bir zaafı vardı: Güçlü bir devlet aygıtı yoktu. Haşimiler, soyun ve geleneğin modern siyaseti taşıyabileceğini sandı. En büyük hataları da burada başladı. İngilizlere güvenildi, “Büyük Arap Krallığı” vaadine inanıldı. Sonuçta tek ve güçlü bir Arap devleti değil; parçalanmış, denetlenebilir yapılar kuruldu. Haşimiler ödüllendirildi ama tasfiye edilerek.
Tam bu sırada Arabistan’ın iç bölgelerinde, Necd’de başka bir güç yükseliyordu: Suudiler. Onlar soya değil, kılıca dayandı. Ama kılıcı tek başına bırakmadılar. Vahhabilik ile kurulan ittifak, askerî gücü dini meşruiyetle birleştirdi. Denklem basitti: Kılıç + fetva = devlet. Bu birliktelik sayesinde Haşimiler kutsal şehirlerden söküldü. Mekke ve Medine, Peygamber soyundan gelenlerin elinden alındı. Arabistan artık Haşimi değil, Suudi Arabistan idi. Ürdün’deki Haşimi Krallığı ise bu büyük tasfiyenin geride kalan son hatırası oldu.
Kurulan devlet fiilen Vahhabi bir rejim üzerine inşa edildi. Toplum sert dini kurallarla şekillendi, ulema güçlüydü ve çoğu zaman sarayın ortağıydı. Krallık da buna paralel işledi: Taht, babadan oğula değil; kardeşten kardeşe, yeğene dolaştı. Bu dengeyi koruyan sistem, Selman bin Abdülaziz’e kadar sürdü. Selman tahta çıktığında bu geleneği bilinçli biçimde bozdu. Yeğeni Muhammed bin Nayif’i görevden aldı, yerine oğlunu veliaht yaptı. Bu basit bir değişim değil, hanedanın genetiğine müdahaleydi. Krallık artık baba–oğul hattına kilitleniyordu.
Ve Kasım 2017 geldi. Ritz-Carlton Operasyonu adıyla tarihe geçen süreçte prensler, bakanlar ve milyarderler “yolsuzluk” gerekçesiyle bir otele toplandı. Ama orası bir otel değil, siyasal tasfiye alanıydı. Mesele rüşvet değil, itaatti. Kim boyun eğiyor, kim eğmiyor… Servetler devlete aktarıldı, rakipler sindirildi, korku kalıcı hâle getirildi. O gün şu gerçek ilan edildi: Güç artık hanedanda değil, tek kişide.
Bugün bir kral var ama ülkeyi fiilen Veliaht Prens yönetiyor. Ekonomi, ordu, medya, din… Hepsi onun masasından geçiyor. Çünkü Veliaht Prens şunu görüyor: Petrol bitecek. Petrol bittiğinde katı Vahhabi düzenle ayakta kalınmaz. Yatırım gelmez, turizm gelişmez, dünya seni beklemez. Bu yüzden kadın kamusal alana çıkıyor, eğlence sektörü açılıyor, yasaklar gevşiyor ve “fetvalar güncelleniyor.” Bunlar İslamî reformlar değil, ekonomik ve siyasal zorunluluklar.
Vahhabiler rahatsız mı? Elbette. Ama artık güç onlarda değil. Ritz-Carlton’dan sonra Vahhabilik, kurucu ortak olmaktan çıktı; devlet memurluğuna indirildi. Fetvalar bağımsız değil, sınırları saray çiziyor. Din artık iktidarı sınırlayan bir güç değil; iktidarın izin verdiği bir alana dönüştü.
Sonuç açık: Suudi Arabistan değişmiyor, şekil değiştiriyor. Yapılan her açılım rejimi dönüştürmek için değil, rejimi ayakta tutmak için. “Ilımlı İslam” söylemi bir inanç projesi değil, bir iktidar sigortası. İşte bu yüzden koskoca bir kral varken, biz hep Veliaht Prensi dinliyoruz. Çünkü Suudi Arabistan’da artık kral tahtta, iktidar veliahtta.
___
#Arabistan #SuudiArabistan #Ortadoğu #Tarih #İktidar #DinVeDevlet #Jeopolitik #Güç #VeliahtPrens #Uyanış
@TIME dergisi, geleneksel "Yılın Kişisi" seçiminde bu yıl farklı bir karar alarak yapay zeka sektörünün öncü isimlerini kapağına taşıdı.
Dergi, iki farklı kapak tasarımıyla yayınlanan özel sayısında yapay zekanın dünya üzerindeki artan etkisine dikkat çekti. Kapaklardan birinde AI yazısının bir gökdelen gibi inşa edildiği görülürken, diğerinde ise 1932 yılında çekilen ikonik "Lunch Atop a Skyscraper" fotoğrafına gönderme yapılıyor.
İkonik Fotoğrafa Modern Yorum
1932 yılında Rockefeller Center'ın inşaatı sırasında çekilen ünlü fotoğraf, 11 demir işçisinin 260 metre yükseklikte, herhangi bir güvenlik ekipmanı olmadan oturup öğle yemeği yediği anı ölümlüleştirmişti. TIME'ın yeni kapağında ise 8 yapay zeka lideri, benzer şekilde bir AI gökdeleninin zirvesinde yan yana oturmuş, birbirleriyle sohbet eder vaziyette görülüyor.
TIME dergisinin konuya ilişkin yayınladığı yazıda, dünyadaki güç dengesinin değiştiği vurgulanıyor. Yazıda, "İnsanlık bir sabah uyandı ve direksiyonda artık sadece siyasetçilerin olmadığını gördü. Çip üretenler, model eğitenler ve veri merkezi kuranlar da orada" ifadeleri kullanıldı.
Dergi, 2025 yılını yapay zekanın basit bir araç olmaktan çıkıp dünya ekonomisini, savaş stratejilerini, çocukların zihinsel gelişimini, işin tanımını ve tüm dünyayı yeniden şekillendirdiği bir dönüm noktası olarak nitelendiriyor.
Yazıda özellikle @NVIDIA CEO'su #Jensen_Huang'ın deri ceketiyle birlikte dev veri merkezlerinin simgesi haline geldiği belirtiliyor. TIME'a göre Beyaz Saray'dan Çin'e, Teksas çöllerindeki veri merkezlerinden telefonlardaki ekranlara kadar her şey artık aynı teknolojik ekosistemin parçası.
Dergi, Huang'ın ürettiği çiplerin "dünyanın yeni elektriği" haline geldiğini, bunların şehirleri değil ama kararları aydınlatan ışıklar olduğunu vurguluyor.
TIME dergisi önceki yıllarda 2023'te Taylor Swift'i, 2024'te ise Donald Trump'ı "Yılın Kişisi" olarak seçmişti. Bu yılki tercih, teknoloji sektörünün artan etkisinin bir göstergesi olarak yorumlanıyor.
________
#cumartesi
(AA) @anadoluajansi Teyit Hattı’nda yer alan bilgilere göre, 25 Aralık 2025 tarihinde #Resmi_Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Türkiye’nin kamu teknoloji yönetim yapısında önemli bir kurumsal dönüşüm gerçekleştirilmiştir. Bu düzenleme kapsamında, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı bünyesinde faaliyet gösteren “Milli Teknoloji Genel Müdürlüğü”nün görev alanı genişletilmiş ve birimin adı "Milli Teknoloji ve Yapay Zekâ Genel Müdürlüğü” olarak değiştirilmiştir.
Bununla eş zamanlı olarak, yapay zekâ teknolojilerinin doğrudan kamu politikaları, kamu hizmetleri ve devlet kurumları ölçeğinde planlanması ve yönetilmesi amacıyla “Kamu Yapay Zekâ Genel Müdürlüğü” adıyla yeni ve müstakil bir genel müdürlük kurulmuştur. Bu adım, yapay zekânın yalnızca özel sektör, Ar-Ge veya sanayi eksenli bir teknoloji alanı olmaktan çıkarılarak, devletin merkezî idari yapısı içinde kurumsal ve sürekli bir politika alanı hâline getirildiğini göstermektedir.
AA’nın aktardığına göre Kamu Yapay Zekâ Genel Müdürlüğü; Ulusal Yapay Zekâ Stratejisi doğrultusunda kamu kurumları arasında koordinasyon sağlamak, yapay zekâ uygulamalarına ilişkin hukuki ve etik çerçeveyi oluşturmak ve bu çerçevenin uygulanmasını denetlemek, kamuya ait veri merkezleri ile bulut bilişim altyapılarının kurulması ve standartlarının belirlenmesini yönetmek ve bu alanda nitelikli insan kaynağı yetiştirilmesini desteklemekle görevlendirilmiştir.
___
#YapayZekâ #KamuYapayZekâ #DijitalDönüşüm #MilliTeknolojiHamlesi #YapayZekâPolitikası #TeknolojiYönetimi #KamuTeknolojileri #AIRegülasyonu #TürkiyeAI #TeknolojiDevleti #cumartesi
Tanrı’yı, ürününü beğenmeyince ‘beddua eden’ bir mühendis gibi okumak meseleyi baştan kaçırmak oluyor. Dinî metinlerdeki dil teknik üretim dili değil, ahlaki dildir. Yapay zekâ örneği aslında tersini söylüyor: Bir sistemi nasıl kurduğunu çok iyi bilirsin ama yanlış davrandığında onu kapatır, sınırlar ya da cezalandırırsın; bu ‘benden çıkmadı’ demek değildir. Güncelleme de cezalandırma da sorumluluk ilişkisinin parçasıdır. Tanrı’yı yalnızca nedensellik ve üretim şemasıyla okumaya çalışınca, ortaya Tanrı değil, hatalı bir benzetme çıkıyor.