Gazzelilerin Sinvar'ı...
Han Yunus’ta mücahitleri için yemek hazırlıyordu; eğer yemeği kendi elleriyle hazırlamışsa, bir ekmeğin dörtte birini kendine alır, geri kalanını onlara bırakır, onların rahatına düşkün bir şekilde uykusuz kalırdı.
Bir savaşçıyla oturur, operasyonun detaylarını sorar, nasıl gerçekleştireceğini öğrenir ve bölgenin haritasını orada kalmadan önce bilirdi.
Tanklarla arasında sadece birkaç metre mesafe vardı, ancak o, onları hedef almak için askeri görevler yürütmek istiyordu; fakat savaşçılar, ona zarar gelmesin diye bunu engellerdi.
Han Yunus’taki “Blok C”den en son çekilen oydu; bir binada kuşatma altında kaldı, çatışmaya hazır bir şekilde bekledi, ancak Allah’ın takdiriyle ordu o bölgeye ilerlemedi ve o da çekildi.
Düşmanın yiyeceğini buldu ama onu yemeyi reddetti ve şöyle dedi: “Halkımızın yemediği yemeği biz de yemeyiz.”
Sahadaki gençlerle iletişim kurar, onları aniden ziyaret eder, içlerinde coşku ve ateş yakardı; biz de onun kahramanlığını ve zarif duruşunu gördük.
Bir gün, çocuklarının bulunduğu bir yere yakın bir arabayla geçti ve şöyle dedi: “Keşke İbrahim’i ya da çocuklardan birini görsem ve sarılsam…” Yanındaki kişi ona çocuklarını ziyaret etmesini önerdi, ama o, insanlar onun yüzünden hedef alınır diye korktuğu için bunu reddetti.
Geceleri tuhaf ve hayret vericiydi; gecenin yarısından sonuna kadar ibadet eder, yanındakiler onun ağlama sesini duyardı, sonra sabah namazını kılar ve güneş doğana kadar seccadesinde kalırdı.
Refah’taki son günlerinde, mücahitleriyle birlikte bir kutu bakliyatla iftar yapıyordu. Biri yemek getirmek için gitmeyi teklif ettiğinde, ona şöyle cevap verdi: “Silah getirirken şehid ol, yemek getirirken değil.”
Bu, son anlarına kadar çarpışan mücahit liderin hayatından bir kesitti…
Bu, Gazzelilerin Sinvar’ıydı.
-Mahmud Haniyye-
Şehitler, zaman ve mekanlara değer katar...
Yahya Sinvar'ın efsanevi direnişi verdiği ve ardından şehitler kervanına ulaştığı mekan, Ebu Taha ailesine ait evde yaşandı.
Ev, Refah'ın Tel Sultan semtindeki İbn Sina Caddesi üzerinde. Batıya doğru, yarım kilometre -422 adım- yürünse Kudüs Caddesi'ne varılır.
Evin sahipleri, Sinvar'ın üzerine çıktığı meşhur sediri ve Sinvar'ın son nefesine tanıklık eden evi hemen tanımışlardı.
Taha ailesinden Muhammet Taha, bu sahneyi görünce şunları yazdı...
"Cihat ve direnişin sembollerinden biri olan Şehit Yahya El-Sinvar için bu satırları büyük bir gurur ve onurla yazıyoruz.
Şehit Yahya Sinvar, Refah şehrinde kuzenim Eşref Ebu Taha'nın evinde şehit edildi. Ailemiz, Ebu Taha ailesi, işgale karşı özgür iradenin cesaretini ve kararlılığını temsil eden bu tarihi anın bir parçası olmaktan gurur duyuyor. Hatta işgalciye karşı direnmek için kullandığı son sopanın evimizden çıkmış olmasından bile gurur duyuyoruz.
Vatanı için canını veren Ebu İbrahim, direnişin sembolü olmaya devam edecektir. Evimizde şehit olması bizim için bir onurdur ve onun yürüdüğü yolda, onur ve gurur yolunda ilerlememizi sağlar.
Biz, Ebu Taha ailesi, tüm çeşitliliğimiz ve bağlılıklarımızla, antlaşmaya sadık kalacağımızı ve şehitlerin fedakarlıklarını asla unutmayacağımızı beyan ederiz.
Her şehit Filistin semalarında bir yıldızdır ve dökülen her kan damlası özgürlüğe giden yolumuzu aydınlatan bir meşaledir.
Allah, şehit Yahya Sinvar'a rahmet etsin ve mekanı cennet olsun.
Hapishaneleri kurtuluş müzelerine dönüştürelim ve yıkılmış evlerimizi eskisinden daha güçlü ve güzel birer metanet abidesi haline getirelim...'
'Savaş hiledir...' diye buyuran Hz. Muhammed Aleyhisselam'ın yolunu takip eden Kassam Mücahitlerinden savaş tarihine geçecek operasyon...
İstihbarat, zeka, siyaset ve cesaretin birleşimi olan dört dörtlük bir hile...
Operasyonu, başrolde oynayan siyonist esirin ağzından dinleyelim..
'Kassam Tugayları’na bağlı Gölge Birliği, savaş ve Hamas’a karşı gösteriler düzenledi. Bu, bu yılın 25 Mart tarihinde oldu. Biz, İsrailli esir askerler olarak, bu gösterilerin arasında yürüdük — Beyt Lahya’dan kuzeye, oradan Beyt Hanun’a, ardından Gazze’ye ve en sonunda güneye, Han Yunus’a kadar.
Direniş karşıtı sloganlar atan bu gösteriler İsraillilerin içini soğuttu. İsrail medyası bu gösterileri bir zafer gibi aktardı. Ama gerçekte bu gösteriler Kassam Tugayları’nın bir planıydı! Bu gösteriler sırasında İsrailli esir askerler kuzeyden güneye taşındı — hem de İsrail uçaklarının ve istihbaratının gözü önünde. İsrailliler ise, bunun Hamas karşıtı gerçek bir halk gösterisi olduğunu sanıp sevinç çığlıkları attı.
Bu planın, yani bizi kuzeyden güneye taşıma planının işe yarayacağını hiç beklemiyorduk, çünkü keşif uçakları sürekli tepemizdeydi ama bizi fark etmediler. Daha da garibi, Kassam savaşçıları bizden gösterilere öncülük etmemizi istediler, hangi sloganları atacağımızı öğrettiler. Biz omuzlarda taşınıyor, Arapça olarak direniş aleyhine sloganlar atıyorduk; Kassam mensupları da bizim arkamızdan bu sloganları tekrarlıyordu.
Böylece İsrail istihbaratının ve uçaklarının gözü önünde, Han Yunus’a kadar güvenle ulaştık — onlar ise kim olduğumuzu anlayamadılar.”
Büyük komutan ve mücahit Yahya Sinvar'ı rahmet ve şükranla yad ediyoruz.
"Hayatını ve mücadele dolu yolculuğunu cihad ve fedakârlıkla tamamladı; cepheden kaçmadan, geri adım atmadan, elinde asasıyla düşmanın zulmüne ve vahşetine meydan okuyarak savaşın tam ortasında dimdik durdu.
Büyük ulusal komutanın şehadetinden bu yana bir yıl geçti. Bu süreçte halkımız sabrı, direnci ve kararlılığıyla; direnişimiz ise gücü ve cesaretiyle vatani bir zafer kazandı. Düşmanın Gazze’ye yönelik saldırılarında hedeflediği tüm planları boşa çıkaran bir anlaşma sağlandı. Bu anlaşma, saldırıların, soykırımın, aç bırakmanın, zorla göç ettirmenin ve etnik temizliğin durdurulmasını; 'Özgürlerin Tufanı' adıyla 1968 Filistinli esirin özgürlüğüne kavuşmasını ve siyonist kibrinin kırılmasını sağladı.
Bu mübarek yıldönümünde, kahraman komutan Yahya Sinvar’ın hayatını ve onurlu mücadelesini gururla anıyoruz. O, gençliğinden itibaren cihad yoluna adanmış bir mücahitti; 23 yıllık esaretinde sabır ve direnişin sembolüydü. Serbest kaldıktan sonra hazırlık ve planlama çalışmalarını sürdürdü; ta ki 7 Ekim 2023 sabahına kadar "o sabah işgali sarsan, ordusunun efsanesini yıkan, düşmanını titreten o tarihi ana kadar" ve sonunda savaş meydanında, çarpışarak, Rabbinin katına şehit olarak yükseldi.
Komutan Yahya Sinvar’ın, ondan önce aynı yolu yürüyen tüm lider ve öncülerin şehadeti; hareketimizi, halkımızı ve direnişimizi yalnızca daha güçlü, daha kararlı ve daha inançlı kılmıştır. Onların yolunu izlemekte, davalarına ve kanlarına sadık kalmakta kararlıyız.
Aksa Tufanı’nın ateşi sönmeyecek; haklara, ilkelere ve ulusal birliğe bağlılığın simgesi olarak yanmaya devam edecektir. Halkımızın kalbinde bu alev hiçbir zaman sönmeyecek, fedakârlıklar artsa da düşmanın gücü ve zulmü büyüse de… Biz, şehit komutanlara verdiğimiz söz üzere; sancağı düşürmeyecek, onu her zaman yükseklerde dalgalandıracağız. O sancağı, halkımızın her ferdi taşıyacak, savunacak "ta ki özgürlüğe ve Kudüs başkentli, egemen Filistin devletine ulaşıncaya kadar.
Ey Ebu İbrahim! Şehadetinin birinci yıldönümünde rahat uyu; emaneti hakkıyla yerine getirdin, düşmanın bayrağını indirmek, gücünü kırmak, liderlerini aşağılamak ve sahte varlığının temellerini sarsmak için gerçekten cihad ettin.
Bedenin Gazze topraklarından ayrılsa da, ruhun göklerde dolaşarak tüm âleme şu mesajı veriyor: Şehitlerin kanı, Filistin ve ümmet için ebedî bir şeref destanı yazmaktadır.
Düşman, gururlu Gazze topraklarında saldırgan hedeflerine ulaşamadı ve aşağılanarak ateşkese zorlandı. Esirlerini ancak direnişin iradesi ve şartları doğrultusunda geri aldı.
Rahmet ve şeref; kahraman şehit komutan Yahya el-Sinvar (Ebu İbrahim) ve milletimizin önderleri ve evlatlarından oluşan tüm şehitler kervanına…
Yüce Allah’tan, onları peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle birlikte en yüce cennetinde buluşturmasını niyaz ederiz."
-İslami Direniş Hareketi H
Bugün Netanyahu'nun yenilgisini ilan edebilir miyiz?
Gazze'ye yönelik saldırının başlamasından bu yana, Netanyahu kabinesi büyük güvenlik ve stratejik sloganlar altında hareket etti. Direnişin kapasitesini dağıtmak, İsrail devletinin otoritesini yeniden tesis etmek, kaybolan "caydırıcılığı" geri kazanmak ve iç sahayı ve bölgesel politikayı kendi kişisel siyasi konumuna hizmet edecek şekilde kontrol altına almayı vaat etti.
Savaş sürecinin geçmesiyle, bu hedeflerin, hem açıklanan hem de açıklanmayanların gerçekleşmediği açıkça ortaya çıktı. Hatta bu hedefler, Netanyahu'nun "zafer" senaryosunu inandırıcı olmaktan uzaklaştıran siyasi ve stratejik kayıplara dönüştü.
Bunlar
1- Askeri açıdan: Geniş çaplı bir askeri kampanyanın, düşmanın kapasitesini zayıflatması ve gelecekte vuruş ve terörizm uygulama kabiliyetini azaltması beklenir. Ancak sahadaki gerçeklik bunun tam tersini ortaya koydu: Gazze'nin karşılaştığı muazzam insani ve maddi bedele rağmen, direniş saha düzeyinde aktif bir rol oynamaya geri döndü. Grupların uyum sağlama yeteneği, halk mücadelesi desteğinin devam etmesi ve halkın acılarını manevi ve siyasi bir sermayeye dönüştürme kapasitesi, işgal rejiminin hedeflediği "kökten dağıtma" teorisini yerle bir etti. Bazı aşamalarda, savaş, işgal rejiminin karmaşık kentsel savaş alanlarını siyasi ve diplomatik açıdan yüksek bir bedel ödemeden çözme kapasitesinin sınırlılığını gösterdi.
2- İç siyasette: Netanyahu’nun zımni arzusu, savaşı; siyasi konumunu sağlamlaştırmak, Siyonist rejimin sokaklarını sakinleştirmek ve güç imajını yeniden inşa etmek için kullanmaktı. Ancak sonuç tam tersi bir tabloyu yansıttı: Derin bir iç bölünme, protestolar ve hükümetinin meşruiyetinin halkın bazı kesimlerinde ve hatta geleneksel ittifak çevrelerinde aşınması, savaş hedeflerinin gerçekleştirilememesiyle hükümetinin üzerine inşa ettiği planı sarstı. Savaşın siyasi bir rahatlama yolu olacağı iddiası yerine, liderlik, planlama kapasitesi ve maliyetleri azaltma yeteneği hakkında sorular artmaya başladı.
3- Ahlaki ve medya boyutu: Resmi işgal rejimi söylemi, ahlaki bir ordu ve dayanışma içindeki bir iç cephe imajı çizmeye çalıştı. Ancak sivil yıkımın görüntülerinin ortaya çıkması, uluslararası medya raporlarındaki çatlaklar ve Gazze’de yaşananlara karşı küresel protesto seslerinin yükselmesi, İsrail rejiminin “ahlaki meşruiyet” söyleminin aşınmasına yol açtı. Direniş yalnızca sahada bir ordu değil, aynı zamanda enformasyon savaşında sembolik ve ahlaki boyutlar kazandı. Bu da uluslararası sempati haritasını Tel Aviv üzerinde siyasi ve diplomatik bir baskı unsuru haline getirdi.
4- Diplomatik ve bölgesel düzey: İşgal rejiminin genellikle hedeflediği, bölgesel denklemleri stratejik çıkarlarına hizmet edecek şekilde yeniden şekillendirmektir. Ancak savaş, işgal rejiminin konumunu güçlendirmek yerine daha karmaşık bölgesel dönüşümlere yol açtı. Bazı bölgesel aktörlerin pozisyonlarının harekete geçmesi, bazı platformlarda Siyonist israil’in artan izolasyonu ve bölgesel güçlerin önceliklerinin yeniden düzenlenmesiyle diğer meselelerin (mülteci sorunları, komşu ülkelerin ulusal güvenliği ve Filistinlilere yönelik halk dayanışmasının yükselişi) hesaplamalarda daha fazla ağırlık kazanmasına yol açtı. Bu durum, silah gücünün diplomatik kazanımlara dönüşeceği varsayımına dayanan Netanyahu’nun projesinin çıkarına olmadı.
5- Ekonomik ve uzun vadeli stratejik açıdan: Savaş, İsrail rejimi ekonomisi ve savunma bütçesi üzerinde derin etkiler bıraktı. Bazı hayati zincirlerin kırılganlığını ve uluslararası konumlanma için dış kaynaklara bağımlılığı ortaya koydu. Biriken maliyetler, İsrail rejiminin ekonomik ve yatırım imajına olan yansımalarla birlikte, kısa vadeli hedefler için çatışmadan yararlanmaya çalışan bir hükümetin siyasi manevra alanını daralttı.
6- Direnişin liderlik boyutu: Direnişin, Filistin halkının acılarını siyasi ve medya açısından öne çıkarma başarısı, bölgesel ve uluslararası kamuoyunun manevi tutumunu belirledi. “Liderlik” askeri “hedef”ten daha güçlü hale geldiğinde, zafer ve sınav, yalnızca askeri arazide diğerini yendiğini iddia edenle sınırlı kalmaz. Dünyayı ve gelecek nesilleri, projesinin adalet ve meşruiyete daha yakın olduğuna ikna eden taraf kazanır. Bu ölçüde, direniş, Netanyahu’nun hamleleri pahasına küresel propaganda sahasını kazanmayı başardı.
Netanyahu’nun yenilgisi, mutlaka kurumların çöküşü ya da belirli bir savaş alanında anlık bir kayıp olarak katlanacak bir durum değildir. Bu, açıklanan hedeflerin (direnişi dağıtmak ve mutlak bir otorite dayatmak) gerçekleştirilememesinden oluşan karmaşık bir başarısızlıktır.
Gerçek şu ki, savaş tam tersini üretti. Liderlik olarak daha güçlü bir direniş, değişen uluslararası meşruiyet, Siyonist israil içinde bölünme ve uzun vadeli ekonomik ve diplomatik maliyetler. Bu nedenle, burada “yenilgi” olarak adlandırılabilecek şey Netanyahu’nun siyasi ve güvenlik geleceğini üzerine inşa ettiği güç senaryosunun stratejik yenilgisidir. Bu tür bir yenilgi, çatışma anını aşan yansımalara sahiptir ve bölgedeki siyasi olasılıkların sınırlarını yeniden çizer.
Tam iki yıl geçti, müjde size…
Aksa Tufanı'nın kutlu gününün üzerinden yüz dört haftalık zaman geçti. O şanlı günde Allah, kibirlileri zelil etti ve kibirlerinin temelleri sarsıldı. Bu, unutulmayacak, tarihi bir ayda yaşanan şanlı bir gündü. Müslümanlar olarak bizim anlayışımıza göre, "yedi" rakamının bilinen ve tanımlanmış özellik ve hususiyetleri vardır.
Bu olayda, her anlamıyla bir gedik açıldı ve Gazze halkı, tam iki yıl boyunca sabır ve direnişle şan ve şerefin zirvesine ulaştı. Kuşatma çilesini, onlara irade sağlamlığını öğreten, ruhlarını panik, korku ve kadere itiraz etmekten koruyan bir nimete dönüştürdü. Tüm insanlığa, sabırlı insanın en güçlü ve hedefine ulaşmaya en lâyık kişi olduğunu kanıtladılar.
Dağları yerinden oynatan 24 ay süren dehşetler yaşandı; ancak kendilerini tepkilerle meşgul etmediler ve şiddetli kayıpların korku ve paniğine kapılmadılar. Hatta kendi felaketlerini, başkalarının zorlukları karşısında basit gördüler. Gönüllerine sekine ve metanet veren sabırla silahlandılar. Sabrın dayanağı ise temel olarak Yüce Allah'a olan imandır. Aksi hâlde, Gazze'nin her bir kilometrekare toprağında binlerce şehit, kayıp ve yaralıyı nasıl verebilirdiler?
Her kilometrekareye düşen 500 ton şiddetli patlayıcıya nasıl dayanabildiler? Ve iki yılı parasız ve Arapların saçmalıklarından uzak bir şekilde nasıl geçirebildiler?
Hayat bize şunu öğretti: Öncü bir hareketin veya bir öncü bir kitlenin imkânsıza karşı sabretmesi mümkündür; ancak bir halkın tamamının bir mezbahanede kuşatılmış ve bir çitin içine sıkıştırılmış hâlde sabretmesi şaşılacak bir şeydir. İki yıl sonra, erkeği, kadını ve çocuğuyla sabırlı ve metanetli olduğunu görüyoruz. Çünkü onlar varlıklarının ve geleceklerinin devamı için hiçbir işin Allah'ın emri olmadan gerçekleşmeyeceğine inanan bir halktır.
Bu yüzden, sarsılmayan ve boyun eğmeyen cesur bir direniş inancına sahip oldular. Çünkü bu direniş, bir ve daimî olan Allah'a inananların irade ve direnişidir.
"Es-Samed" Kur'an'da bir kez geçmesine rağmen "sabır" yüzden fazla kez tekrarlanmıştır. Çünkü sabırda zafer, koruma, rızık, dünya ve ahirette başarı vardır. Zira dünyada sabırdan daha geniş bir lütuf yoktur. Ki sabrın ardından her zaman ferahlık gelir. "Ve sabredenleri müjdele."
Gazze, tam 10 yıl boyunca her taraftan hedef alınan ve kuşatılmasına rağmen, iki yıl boyunca küresel Siyonist-Haçlı koalisyonuna karşı duruyor. ve düşmanın aleyhine ve kendi lehine sonuçlar elde edebiliyor.
Düşman; tünelleri bitirmede, esirleri kurtarmada, Gazzelileri zorla göç ettirmede, Gazze'yi işgal etmede, hareketi dağıtmada, direnişin yönetimini sonlandırmada ve Gazze'yi teslim olmaya zorlamada tam başarısız oldu. Bu, kutsanmış topraklarımızda keyif sürmeye gelen her işgalcinin ruhunda yankılanan yedi maddelik bir başarısızlıktır.
Buna karşılık kuşatma altındaki Gazze, çatışmanın ilk gününden itibaren kültürel, ahlaki, toplumsal ve mücadeleci yönleriyle dünyayı kendisine hayran bıraktı. Gazze, sapkın bir Anglikan doktrininin kontrolüne teslim olmuş, tek kutuplu gücün ezici baskısı altında onuru incinen tüm insanlığın özlemlerini dürüstçe ifade eden bir mücadele verdi.
Gazze halkı, metanetli bir sabırla, ilkeye ve vatana samimi bağlılık gösteren bir insani tablo sundu. Peygamber Efendimiz Aleyhisselamın zamanından beri hiçbir Müslüman grubun maruz kalmadığı bir vahşete karşı direndiler. Silahsız devam ettiler, desteksiz ayakta kaldılar.
Kassam, şehitlerin seçkinlerinden bir ordu sundu ve liderlik kademesi hiçbir aşamada inkıtaa uğramadı ve asla zayıflamadı. Hükümet, hizmet, siyasi ve akademik tüm kadrolar, görevlerini yerine getirme uğruna canlarını feda ettiler. Çünkü haklı dava, mensuplarına gerekli fedakârlık ruhunu verir.
Fedakârlık, sadakat ve iyi performans konusunda olağanüstü bir örneklik gösterdiler. Düşmanı, ondan kurtuluşu ancak yok oluşuyla mümkün olan varoluşsal çıkmazların derin bir kuyusuna attı.
Liddell Hart şöyle diyor: "Düşmanınıza tüm gücünüzle en zayıf noktalarından vurun.’ Aksa Tufanı’nda olan da tam olarak buydu. Direniş, kendi güçlü yönlerine yatırım yaptı: iman, terbiye, zafere olan kesin inanç, davanın haklılığı (Aksa Tufanı) ve Kur'an'ı hıfzetmiş, destekleyici bir kitleye sahip kararlı savaşçıların olağanüstü seferberliği.
Nüfus yoğunluğundan faydalandılar. Bu yüzden ulaşıma veya ikmal hatlarına ihtiyaç duymadılar. Kansız zafere gidilmeyeceğinin farkındaydılar. Buna karşılık düşman ise kanın renginden bile korkuyordu. Buradaki mesele, pozitif ile negatifin çelişmesidir. Şımarık ve teknolojinin kölesi olmuş bir orduya karşı, kendisini toprakla özdeşleştiren ve siper eden Gazzeliler.
Çatışma, toprağa dayanmaktan başka bir şeyi olmayan insani bir taraf ile sadece makinelerle savaşmayı bilen ve dehşet içinde olan yapay bir taraf arasında sembolik hâle geldi.
İki yıl sonra: "İsrail" hızla yok oluşa doğru ilerliyor, Tufan ise onun yok oluşunun etkilerini her düzeyde hızlandırdı. Onun büyük zulmüne rağmen, parçalanmanın çatlakları açıkça göründü. Gazze, halkının onda birini çeşitli şekillerde kaybetti; ancak küresel sahnede hâkim olmaya ve düşmanı yerinden etmeye başladı.
Bu, bir tarafın net kayıplarının, karşıt taraf için mutlaka saf kazanç olduğu garip bir denklemdir. Dünya, yakın zamanda gördüğü gibi, tarih boyunca insanlar bir dava için bu kadar bedel ödememişti.
79 yıllık resmi Arap şaşkınlığı ve aldatmacası, Tufan tarafından tek bir çarpışmada silindi. Bu çarpışma, Arap kazıklarıyla sabitlenmiş, Haçlı-Batı ipleriyle sıkılaştırılmış olan düşman devletçiğinin zayıflığını ortaya çıkardı.
Bugün, Aksa ve halkının kanı, evrenin her köşesindeki Arap, Müslüman ve özgür neslin etrafında birleştiği bir çağrı ve slogan hâline geldi. Belki Allah bazılarının gözlerini ve basiretlerini kör etti, ancak “güneş balçıkla sıvanmaz.”
Allah Gazze halkının kanlarını, gözyaşlarını ve dualarını kabul etsin, iki dünya saadetini nasip eylesin.
Suud Ebu Mahfuz 7/10/2025
Ceddimiz, Serverimiz Selâhaddîn-i Eyyûbî, 838 sene önce bugün Kudüs'ü Haçlılardan kurtararak özgürlüğüne kavuşturdu.
Haçlılar, İslam coğrafyasına 200 yıl boyunca ondan fazla sefer gerçekleştirdi. İşgal, katliam ve ihanetleri oldu.
Kudüs Krallığı dâhil dört devlet kurmalarına rağmen bu topraklarda tutunamayıp defolup gittiler.
Bugün de Haçlı-Siyonist ittifakı da ne yaparsa yapsınlar bu topraklarda tutunamayacak ve Haçlıların akıbetini yaşayacaklardır.
#SumudFlotilla
#freepalesti̇ne
This is my will and my final message. If these words reach you, know that Israel has succeeded in killing me and silencing my voice. First, peace be upon you and Allah’s mercy and blessings.
Allah knows I gave every effort and all my strength to be a support and a voice for my people, ever since I opened my eyes to life in the alleys and streets of the Jabalia refugee camp. My hope was that Allah would extend my life so I could return with my family and loved ones to our original town of occupied Asqalan (Al-Majdal). But Allah’s will came first, and His decree is final. I have lived through pain in all its details, tasted suffering and loss many times, yet I never once hesitated to convey the truth as it is, without distortion or falsification—so that Allah may bear witness against those who stayed silent, those who accepted our killing, those who choked our breath, and whose hearts were unmoved by the scattered remains of our children and women, doing nothing to stop the massacre that our people have faced for more than a year and a half.
I entrust you with Palestine—the jewel in the crown of the Muslim world, the heartbeat of every free person in this world. I entrust you with its people, with its wronged and innocent children who never had the time to dream or live in safety and peace. Their pure bodies were crushed under thousands of tons of Israeli bombs and missiles, torn apart and scattered across the walls.
I urge you not to let chains silence you, nor borders restrain you. Be bridges toward the liberation of the land and its people, until the sun of dignity and freedom rises over our stolen homeland. I entrust you to take care of my family. I entrust you with my beloved daughter Sham, the light of my eyes, whom I never got the chance to watch grow up as I had dreamed.
I entrust you with my dear son Salah, whom I had wished to support and accompany through life until he grew strong enough to carry my burden and continue the mission.
I entrust you with my beloved mother, whose blessed prayers brought me to where I am, whose supplications were my fortress and whose light guided my path. I pray that Allah grants her strength and rewards her on my behalf with the best of rewards.
I also entrust you with my lifelong companion, my beloved wife, Umm Salah (Bayan), from whom the war separated me for many long days and months. Yet she remained faithful to our bond, steadfast as the trunk of an olive tree that does not bend—patient, trusting in Allah, and carrying the responsibility in my absence with all her strength and faith.
I urge you to stand by them, to be their support after Allah Almighty. If I die, I die steadfast upon my principles. I testify before Allah that I am content with His decree, certain of meeting Him, and assured that what is with Allah is better and everlasting.
O Allah, accept me among the martyrs, forgive my past and future sins, and make my blood a light that illuminates the path of freedom for my people and my family. Forgive me if I have fallen short, and pray for me with mercy, for I kept my promise and never changed or betrayed it.
Do not forget Gaza… And do not forget me in your sincere prayers for forgiveness and acceptance.
Anas Jamal Al-Sharif
06.04.2025
This is what our beloved Anas requested to be published upon his martyrdom.
Ne yazık ki, Selahaddin'in ve Kürt askerlerinin tüm bu medeni ihtişamına ve kahramanlığına rağmen, onun parlak tarihinin sayfaları, İran, Türkiye, Suriye, Irak, Ermenistan, Gürcistan ve diğerleri arasında parçalanmış olan Kürt milletinin bazı evlatları için hala bilinmiyor.
Kürt halklarının dindar ve İslami bağlılıklarına rağmen, son zamanlarda bazı liderlerinin aksine, beyazı siyaha çeviren bir kültürel aşındırma, entelektüel saldırı ve medeniyet asimilasyonuna maruz kaldılar.
Hatta bazı yazarlar, Kürtler için hiçbir şey yapmadığı iddiasıyla Selahaddin'e saldırdılar. Oysa o, Kürtleri Müslüman ümmetinin ön saflarına yerleştirdi ve İslami Doğu'yu tarihindeki en acımasız Haçlı saldırısından kurtardı.
Evet, Selahaddin, tüm ırklardan başkalarının başaramadığını başardı.
-Suud Ebu Mahfuz-
'Selâhaddîn, zaferle cömertliği, kahramanlıkla asaleti, zenginlikle zühdü, güçle affı, azimle cömertliği birleştiren muzaffer fatih idi. Savaştı, önderlik etti ve hükmetti. Antlaşmalara sadık kaldı ve vaatlerini yerine getirdi. İslami asaletin büyüleyici bir örneğini sundu ve düşmanlardan önce dostların takdirini kazandı.
Selâhaddîn, en asil zahitlerin ve cömertlerin ahlakını bir araya getirdi, en zengin, şatafatlı şartlara ve imkanlara sahip oldu. En seçkin kraliyet ailelerinin çocuklarının sahip olamayacağı istisnai bir eğitim aldı. Çağının en bilgili alimleri, fakihleri ve kadılarıyla birlikte yaşama fırsatı buldu.'
Selâhaddîn, Doğu halklarının sevgisini ve Batı halklarının saygısını kazanmayı başardı. Hatta onların iç dünyalarına girdi, çünkü onlar için bilge bir düşmandı.
Sabır, cesaret, hoşgörü ve duruma göre sağlam bir şekilde karar verme yeteneği ile öne çıktı. Sözüne ve ahdine sadıktı. Yetim veya yaşlı Hristiyan bile olsa, onlara iyilik yapmaktan çekinmediği için meşhurdu.
Hristiyan hacılar, onun aşırı hoşgörüsünden ve cömertliğinden faydalandı. Ülkelerine döndüklerinde taşıdıkları olumlu izlenimler, onun liderlik efsanesinin Avrupa genelinde oluşmasına ve gelişmesine yardımcı oldu.
Fransızlar onun ahlakına hayran kaldılar.
Tarihçi Eliyahou Ashtor şöyle diyor: "Doğu'daki Haçlı Seferleri bittikten sonra, Avrupalılar soğuk, karanlık gecelerde şöminenin başında toplanıp Selahaddin hakkında hikayeler anlatırlardı." Onun hikayesi ve haberleri nesillerinin akıllarını ve fikirlerini domine etti. Bazıları bunu "Reims Ozanı'nın Hikayeleri"nde şekillendirdi.
'Selâhaddîn, zaferle cömertliği, kahramanlıkla asaleti, zenginlikle zühdü, güçle affı, azimle cömertliği birleştiren muzaffer fatih idi. Savaştı, önderlik etti ve hükmetti. Antlaşmalara sadık kaldı ve vaatlerini yerine getirdi. İslami asaletin büyüleyici bir örneğini sundu ve düşmanlardan önce dostların takdirini kazandı.
Selâhaddîn, en asil zahitlerin ve cömertlerin ahlakını bir araya getirdi, en zengin, şatafatlı şartlara ve imkanlara sahip oldu. En seçkin kraliyet ailelerinin çocuklarının sahip olamayacağı istisnai bir eğitim aldı. Çağının en bilgili alimleri, fakihleri ve kadılarıyla birlikte yaşama fırsatı buldu.'
"Sultan Nasır Selahaddin Eyyubi, İslam'ın ölümsüz mucizelerinden ve parlak ayetlerinden biridir. Müslüman nesillerin, alimlerin ve yöneticilerin onun ve askerlerinin hayatını incelemesi gerekir.
Müslümanlar ve Araplar, bu adamın hakkını vermemiştir ve bu konuya adaletli davranmamışlardır. Özellikle İngilizce olmak üzere bazı Avrupa dillerinde yazılanlar, İslami dillerde yazılanları çok aşmaktadır. Belki de içinde yaşadığımız bu çağ, onun güzelliklerini ortaya çıkarmaya ve İslam'ın cihat ve yenilenme tarihindeki yerini her zamankinden daha fazla vurgulamaya ihtiyaç duymaktadır."
Allame Ebu'l-Hasan en-Nedvi
' Ümmetin büyük şehidi, komutan Muhammed Deyf'in vefatının üzerinden bir yıl geçti. O, kardeşleriyle birlikte Aksa Tufanı’nı yönetti ve siyonist düşmana tarihinin en ağır darbesini vurdu. Bu darbe, Siyonist caydırıcılığı sonsuza dek ortadan kaldırdı, ulusun enerjisini birleştirdi, pusulasını Filistin'e yöneltti ve Filistin meselesini yeniden gündeme taşıdı.
On yıllar süren cihat, takip, fedakarlık, liderlik ve yaratıcılık şehitlikle taçlandı ve büyük liderimiz halkımızın şehitleri ve büyük liderlerinin arasına katıldı. Onun ve kardeşleri liderlerin kanı, Aksa ve Filistin için en değerli varlıklarını feda eden halkımızın ve milletimizin kanıyla karıştı.
- Deyf, tüm ulusa Ali, Halid, Ka'ka' ve Müsenna gibi ilk sahabelerin ve mücahitlerin anısını yaşattı. Onun yüzünü görmemiş ama onun muzaffer ordularının başarılarıyla gurur duyan nesillere onlarca yıl ilham kaynağı oldu ve diğer büyük liderler gibi dünyanın tüm özgür insanları için bir ışık olmaya devam edecek.
- Deyf’in kardeşleri, çocukları ve sevdikleri dünyanın her yerinde onun yolunu sürdürüyorlar ve her gün işgalcilere daha fazla stratejik kayıp verdirmektedirler. Onun hayaleti, savaş suçluları ve hırsızları rahatsız eden bir kabus olarak kalacaktır; Deyf ve kardeşleri, Filistin'in kurtuluşunun son bölümünü kanlarıyla yazdıklarından, Filistin topraklarında huzur içinde yaşayamayacaklardır...,'
-Ebu Ubeyde-
Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun... Davalarına sahip çıkmayı ve sürdürmeyi nasip eylesin....
'Ne Mutlu Gariplere...
Selahaddin her şeyde garipti. Türkler çağında Kürt, Zengiler zamanında Eyyubi, Mısırlılar arasında Şamlı, ordu komutanları, asilzadeler ve ileri gelenler arasında gençti.
Askerler arasında bir diplomat, alimler ve fakihler arasında bir askerdi. Fatımi yönetiminde bir Sünni olarak yaşadı.
Uzun Akka kuşatmasında, Batılıların arasında bir Doğulu olarak varlık gösterdi.
Hayatı ovalarda geçen bir dağlıydı. Mısır’a gitmeyi hoş görmedi ama görev ona verildiğinde orayı fethetti ve âdeta oraya sevdalandı.
Araplığa ve Filistin’e garipti ama Arapları birleştirip Filistin ve Kudüs'ü özgürleştirdi.
Nankörlüğe rağmen hoşgörülü, vefasızlığa rağmen affediciydi.
Servet dolu hazinelere rağmen alçakgönüllü ve sade bir yaşam sürdü.
Saraysız bir sultan, gösterişsiz bir hükümdardı.
İşte bu Selahaddin-i Eyyubi, garipçe yaşayıp garipçe vefat etti.
Ancak o, öyle izler ve kahramanlıklar bıraktı ki Doğu da Batı da ve tüm “kargalar” (eleştiriciler) onun izlerini ve faziletlerini silemedi.'
-Suud Ebu Mahfuz-
Ebu Ümâme radıyallahu anh Rasûlullah’ın sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
“Ümmetimden bir topluluk daima hak üzere olacak ve düşmanlarına kesin bir şekilde üstün gelecektir. Allah’ın emri gelinceye dek şiddetli geçim sıkıntısına düşmeleri durumu hariç muhalefet edenlerin muhalefeti onlara zarar vermeyecektir.”
“Ya Rasûlallah! Onlar nerededirler?” dediler.
O, sallallahu aleyhi ve sellem, “Onlar, Beyti’l Makdis’te ve Beyti’l Makdis’in etrafındadırlar” diye buyurdu.
(Ahmed bin Hanbel, Müsned, 36/657)
Gazze'de her saat İsmaillerin kurban edildiği bir dönemde Kurban Bayramını idrak ediyoruz.
Bayramın Gazze ehline, Kudüs ve İslam alemine hayır ve fütuhatlara vesile olmasını Cenab ı Haktan dua ediyoruz...
Kurban Bayramımız Mübarek olsun.