Kierkegaard’ın duası:
“Tanrım! Bana, kendime zulmetmemeyi öğret; derin düşünceler içinde boğulmama mâni ol; bana, inançla derin derin nefes almayı öğret!”
Anadolu'nun Horasan'ı Tunceli'den İstanbul'a kesin dönüş yaparken, yol güzergahımdaki bazı yerlerde araştırma yapma imkanım oldu.
Ankara'nın Kalecik ilçesinin Alevi inançlı bir köyündeki insan üsluplu mezar taşı bizden önce sosyal medya da paylaşılmıştı. Fakat onun hemen yanında olan ve daha eski olduğunu düşündüğümüz insan üsluplu mezar taşı fark edilmemiş.
Bu durum araştırma yapmakla gösteri yapmak arasındaki farktan dolayı olabilir.
Fotoğraflar:
-Sivas-Divriğ, Ulu Cami.
-Ankara-Kalecik
-Yozgat'ın Alevi inançlı merkez köyünden bir kilim.
-Kırıkkale, Hasan Dede köyü.
Lo más amable que hace la literatura es recordarte que tus pequeños sentimientos peculiares siempre han existido. Alguien, en algún siglo, se sintió igualmente confundido por el amor, aburrido por la sociedad, cansado de actuar y hambriento de significado.
ilk bakışta neredeyse aynı, kapüşonlu topluluklar, göğse vurmalar, kendine acı çektirme.
Sebebi ise ikisinin de aynı fikre dayanması. Her iki ritüelin de mantığı şu, kutsal bir şehidin çektiği acıyı kendi bedeninde hissederek onunla bütünleşmek. Katolikler bunu İsa'nın çarmıhtaki çilesini paylaşmak için yapıyor, Şiiler ise İmam Hüseyin'in Kerbela'daki acısını paylaşmak için. İkisi de acıyı, en derin yas ve sadakatin spanı olarak görüyor. Üstelik bu iki gelenek birbirinden doğmadı, ayrı ayrı gelişti. Katolik dünyasında kendini kırbaçlama Orta Çağ'da zirve yaptı, öyle ki Papa 13. yüzyılda bu hareketi yasakladı. Şii gelenek ise bugünkü şeklini büyük ölçüde Safevi döneminde aldı.
Asıl ilginç olan da burada. Bu ritüellerin benzemesi, dinlerin birbirini taklit etmesinden değil, insanın evrensel bir refleksinden kaynaklanıyor. Aynı davranışa Taocu Tayvan'da, Hindu festivallerinde, hatta çok daha eski pagan kültürlerde de rastlanıyor. Yani birbirinden binlerce kilometre uzaktaki, birbirinden habersiz toplumlar, derin bir yası ve bağlılığı anlatmak için aynı dile başvurmuş, bedenin acısına. Demek ki bu bir din meselesinden çok, ortak bir insanlık meselesi. Sizce insanlar acıyı neden tam da en kutsal saydıkları şeye bağlılığın kanıtı olarak görüyor?
Bir insanın bu hayatta kazanabileceği en büyük beceri kendisiyle ilgili görkemli bir imaj oluşturabilmektir. Bu imaj, toplumun seni nasıl gördüğüyle ilgili değil, senin kendin hakkında ne düşündüğün. Önce kendi iç dünyanı fethedeceksin bunu yapmadan düşmanı alt edemezsin.
Ülke sinemasının en baba yönetmenlerinden Ahmet Uluçay’ın bir lafı var, diyor ki:
“Yoksulluk utanç da getirir. Hele bizim buralarda sosyal yarışı kaybettiğin an, dışlanırsın. İnsanlar ahlaksızlığı bağışlayabiliyor ama acizliği asla”
Çünkü çoğu zaman insanı yoksulluktan daha fazla ezen şey, yoksulluğunun başkalarının gözündeki karşılığı oluyor.
Danıştay 9. Dairesi’nden bir karar. Okurken çok üzüldüm. Kararın doğru veya yanlış olması değil konu. Bir uyuşmazlığa “önemsiz” denmesi.
Biz hukuk devleti miyiz, muhasebe devleti mi? Hangi uyuşmazlık önemsizdir ki?
"Tutar itibariyle önemsiz" diyorlar. Sadece dört kelime. Ama o dört kelimenin arkasında bir insan var. Belki bir emekli, belki küçük bir esnaf, belki de hakkını aramaktan başka çaresi kalmamış biri.
Onun için o para belki bir ayın kirası, belki bir çocuğun okul masrafı, belki yıllarca biriktirilmiş bir umuttu. Ve bir kalem darbesiyle "önemsiz" ilan edildi.
Bir mahkeme "bu kadarcık şey için mi geldin" der gibi bir dil kullandığında, aslında karşısındaki insana "sen önemsizsin" demiş olur. Ve bunu hissetmemek mümkün değil. Hak arayan biri için mahkeme kapısı belki de son kapıdır. O kapının ardından "önemsiz" sözcüğüyle karşılanmak, sadece bir davanın reddi değil, bir insanın da reddedilmesidir.
Belki bir gün biri çıkıp şunu hatırlatır: Adalet, saydığı parayla değil, sarıldığı insanla ölçülür. O gün geldiğinde, hiçbir dava "önemsiz" diye anılmayacak. Çünkü hiçbir insan, hiçbir uyuşmazlık önemsiz değildir.
“Cesur bir insanın atabileceği en basit adım, yalana ortak olmayı reddetmektir. Çünkü hakikatin tek bir kelimesi, koca bir dünyaya bedeldir.” Aleksandr Soljenitsin
üç büyük semavi dinin kurucu peygamberlerinin babasız/yetim büyümesinde bir hikmet var. babalar, sadece var olarak çocuklarını tarihsel bir şahsiyet olmaktan alıkoyuyor. büyüğü olan büyüyemez…….