Bugün biraz kalbimin kırık olduğu bir yerdeyim. 13 yıl önce bugün aslında benim için hediye gibiymiş, bilmiyordum. İyi ki doğmuş, iyi varmış, iyi ki hayatımdaymış. Umarım şimdi de güzel bir yerlerde izliyordur bizi 🙏🏻
Okudunuz mu bilmiyorum ama Gazap Üzümleri’nde şöyle bir cümle geçer: “Ancak yeni doğan bir bebek baştan başlayabilir. Sen, ben… Biz artık geçmiş zamanız.” Geçmişi silmeye çalışma; onu kabul et,anlamlandır ve ondan ders al. Gerçek başlangıç,unutmak değil; bilinçle devam etmektir.
Bunun gibi sorulara verdiğiniz cevapların genelde ilişkimizin gölgede kalan, herkesin göremediği ama önemli kısımları olduğunu düşünüyorum. İlişkiden aldığımız doyum, instagrama yüklenen mutluluk pozlarından ziyade bu soruların yanıtlarında saklı çünkü 🙃
Her ilişkinin güzel yanları olduğu gibi kimsenin görmediği arka bahçeleri de var. Olumlu deneyimleri paylaşabildiğimiz kadar olumsuz deneyimlerde nasıl pozisyon aldığımız aslında ilişkinin niteliğini belirliyor.
Birlikte hiçbir şey yapmadan durunca ne oluyor, biriniz ağır bir hastalıkla veya stresli bir durumla mücadele içindeyken partnerinizin pozisyonu ne, başarısızlıkta, yenilgide, kavgada nasıl bir tutum sergiliyor? Farklı fikirlerdeyken uzlaştığınız nokta kime daha yakın?
Uzak mesafe vs. yüz yüze ilişkilerin dinamikleri gerçekten çok farklı. Her iki durumu da deneyimleyip başarıyla altından kalkmak tam bir ilişki sınavı gibi.
Uzaktan iyi giden ilişki yüzyüze gelince çatırdayabiliyor. Uzaklık varken zihin daha çok işin içinde. Entellektüel paylaşımlarla oyun alanı yetişkinlerde oluyor. Biraraya gelince duygular hortluyor. İki kişinin de içindeki çocuklar sahneye çıkıyor; ve o iki çocuk tartışmaya başlıyor, sakinleşmek güçleşebiliyor…
Şimdi buradaki etik problemini, genelleme hatalarını, tespit olmayan “tespitleri” geçtim bir de şöyle bir gerçek var; okumamış annelerin çocukları (kastedilen sosyoekonomik durum) zaten sizin görüşme ücretlerinizi ödeyemeyeceği için size hiç gelmiyor olabilirler mi acaba? 😬
📢 Gülseren Budayıcıoğlu
▪️Çok okumuş, çok bilen, başarılı annelerin çocukları çok sorunlu. Baktım en sağlıklı çocuklar aşağı yukarı lise mezunu, hiç üniversite okumamış annelerden geliyor. Çok bilince doğal halinizi kaybediyorsunuz.
▪️Çocuk erkil aileyi de geçtik artık. Çocuklar hiç travma görmeden, her istekleri yerine getirilerek büyütülüyor. Evden kral gibi yetişmiş çocuk dışarı çıktığında kimsenin onu takmadığını görüyor. Korumacı aile çok yanlış; bu çocuklar hem başarısız hem mutsuz oluyor.
▪️Aman ben yemedim ona yedireyim, benim yaşadığımı yaşamasın derken çocuklara kötülük mü yapıyoruz? Hayat acısıyla tatlısıyla, engelleriyle var. O evde o çocuk bunları az çok yaşamadan çıkıyorsa en küçük engelde çok büyük yara alıyor."
Gerçek öz güven ve öz saygı toplumumuzda yalnızlaşma nedeni. Bu iki nitelik sende yerli yerindeyse (eksik ve/veya şişirilmiş değilse) ilişkilerinde başlangıçta sorunun ne olduğunu anlamıyorsun. Sana göre her şey yolunda ama karşındaki rahatsız; tuhaf davranıyor, alakasız, orantısız, küskün ya da agresif tepkiler veriyor. Çünkü sende olan, onda olmayanı açığa çıkarıyor. Kendi yetersizlik/değersizlik algısıyla ve tetiklenen zor duygularıyla yüzleşmek ve kendi iç dünyasıyla ilgilenmek yerine seni suçlayarak, suni ilişki sorunları çıkartarak baş etmeye çalışıyor. İster istemez uzaklaşıyorsun. Bu tabii iki tarafın da yalnızlaşması demek. İnkârcı ve yansıtmacı çoğunluk dönüp kendine bakmadan yalnızlık sorununu çözemeyeceğiz.
.
Midyat Hatırası
Bazı hekim dostlar, iyi niyetle ama biraz da şaşkınlıkla sorarlar: “Bütün gün bunları mı dinliyorsunuz? Kaynanam şunu dedi, eşim bunu yaptı, çocuk böyle davrandı…” Onlara ne cevap vereceğimi bazen bilemem. Çünkü insanın hayatı, dışarıdan bakıldığında önemsiz görünen bu ayrıntıların toplamıdır.
Bir spor kanalının yıllar önce kullandığı bir sloganı hatırlarım: “Maçları seyretmeden seyretmiş gibi olacaksınız.” Ne tuhaf bir vaat. Aslında söyledikleri şuydu: Oyunu görmenize gerek yok, insanların oyun hakkında konuştuklarını dinlemeniz yeterli. Çünkü insan, olup bitenden çok, olup biten hakkında anlattıklarıyla yaşar.
Belki de psikoterapi tam da burada başlar. Mikroskobun altında hücreyi, tomografinin içinde organı arayan meslektaşlarımızın bazen gözden kaçırdığı şey budur:
İnsan, kendi dedikodusundan yapılmıştır.
Hayat dediğimiz şey, büyük olaylardan çok, o olayların çevresinde örülen küçük anlatılardan oluşur. Bir bakışın, yarım kalmış bir cümlenin, yıllardır unutulmamış bir sözün dedikodusundan…
Psikoterapistler hastalıkları değil, insanların kendi hikâyeleri hakkında söyledikleri şeyleri dinler. Çünkü çoğu zaman insanın kaderi, başına gelenlerde değil; başına gelenleri nasıl anlattığında gizlidir.
Ve belki de insan, bir başkasının ağzında dolaşan, sonra kendi içine yerleşen uzun bir dedikodudur. Başka bir deyişle insan, biraz başkalarının anlattığı, biraz da kendi kendine anlattığı bir söylentiden ibarettir.
En komik olanlar, dedikoduyu çoktan geride bıraktığını düşünen rasyonalistlerdir. Oysa onlar da yalnızca dedikodularını Latince terimlerle anlatırlar. İnsan aklının en büyük başarısı, hikâyelerini gerçek sanabilmesidir. En büyük trajedisi ise buna inanmasıdır.
Benliğini dışsal rollere yaslayanlar için ayrılıklar ve kayıplar, bir eksilmeden çok daha fazlasıdır. Çünkü sahneden çekilen şey bazen kişi değil, onun üzerine kurulan kimliktir.
"Eğer bir acı ruhsal düzeyde temsil edilemiyorsa, yani zihin o acıyı bir "düşünce" haline getiremiyorsa, acı sahipsiz kalmaz; doğrudan bedene transfer edilir." Joyce McDougall
Verildiği zannedilen zarardan çok daha fazlasını verebilecek donanıma sahip olup bunu kullanmayı tercih etmemek, tenezzül etmemek de bizi onlardan ayıran şey ve bence çok da değerli. Pislik, pislik olarak kalsın görüşündeyim ben. Eninde sonunda bir yerde patlıyorlar zaten.
Sağlam bir alıntı okudum az önce: “İnsanlar size iki durumda kötülük yaparlar. Bir, size zarar verebileceklerine inandıkları zaman. İki, sizin bu zarar karşısında onlara çok az şey yapabileceğinize inandıkları zaman.” Müthiş bir ifade. Bazen insanların size yönelik tek kötülük motivasyonu, sizi yanlış bir şekilde basit ve kolay biri sanmaları ve zamanı geldiğinde her şeyin faturasını çıkarıp ödetemeyecek olduğunuzu düşünmeleridir, yani sizi ve onlara kalıcı ve köklü bir karşılık yaratma kapasitenizi yanlış hesaplama hatasına sürüklenmeleridir. Oysa hiçbir haksızlık bedelsiz değildir. Hiçbir saygısızlık unutulmaz. Kapalı kapılar ardında anlaşarak yapılanların hiçbiri sonsuza dek gizli kalmaz. İnsanların başkalarına karşı bu denli üstünlükçü, cüretkar ve kibirli davranmaları; genellikle sağlam bir iradeyle karşılaşıp öz yıkıma sürüklenmeleriyle son bulur.
Ağlarken kendini çekip sosyal medyaya atmak ne ara moda oldu? Bu aralar 3-5 kişide daha görmeye başladım. Duyguları da çerez gibi tüketmeye başladık. Duygusunu yaşarken bile seyirciye ihtiyaç duyan ilginç bir kafa gerçekten.
Şiddeti “hastalık” diye açıklamak, çoğu zaman onu aklamanın daha zarif bir yoludur. Suç, bir semptom ya da hastalık değildir. Kişinin ceza ehliyetinin olup olmadığı yargıçların ve bilirkişilerin vereceği bir karardır. Ve bu karar süreci, mahremiyet gerektirir.
Ama bugün başka bir şey daha oluyor:
Toplum, şiddeti sadece üretmiyor; onu seyrediyor, çoğaltıyor ve linçle yeniden sahneliyor. Linç kültürü, adalet değildir. Toplumsal öfkenin, hakikat kılığına girmiş hâlidir.
Psikiyatrist ya da psikoterapist bu tabloda ne yapar?
Anlamaya çalışır.
Ama anlamak, affetmek değildir. Teşhis koymak, suçu ortadan kaldırmaz. Diğer taraftan bir psikiyatrist/psikoterapist tanımadığı kişilere tanı koyamaz. Tanıdığı kişilere/hastalarına koyduğu tanıları da başkalarına açıklayamaz.
Birey mi, toplum mu?
Fail yalnız değildir.
Ama kalabalık da masum değildir.
Çünkü linç, tek bir fail yaratmaz, herkesi biraz fail yapar.
Ve belki de en rahatsız edici olan şu:
İnsanlar gerçeği bilmediklerinden değil,
bilmeye direndikleri için bağırırlar.
Linç, çoğu zaman hakikatin değil,
gerçeğin, katlanılamayanın üzerine örtülen gürültüdür. Fail ve failin ailesi konusunda herkes konuşur ya da konuşmaz. Bu, o kişilerle ilgilidir. Ama bir psikiyatrist ya da bir psikoterapist gerçek kişiler söz konusu olduğunda meslek etiği ve bilim adına susmalıdır. Olayın/olayların sosyoekonomik ya da toplumsal boyutu hakkında konuşmak başka bir şey, gerçek kişiler hakkında konuşmak başka bir şeydir.
Şiddeti hastalığa indirgemek suçu siler;
linç ise suçu dağıtır ve hepimize bulaştırır.
Selçuk Candansayar: "Bilgisayar oyunu oynadı diye olmaz. Cinsel yönelimi farklı diye olmaz. Azınlık diye olmaz. Zengin diye değil, fakir diye değil, laik diye değil, laik değil diye değil. Her çocuk olabilir. Hiçbir öngörücüsü yok.
Tanımlanmış 3 tane şey var. Dışlanmışlık-yalnızlık, ırkçılığa varan üstünlükçülük duyguları ve kadın düşmanlığı. Çünkü saldırıların %90'ında failler erkek."
Bebeğim 13 aylık oldu 🥹 Gözlerimizin önünde nasıl büyüyecek derken büyüdü; ilk anne-baba deyişi (ilk kelimesi dede oldu bu arada 🙃), konuşması, yürümesi derken beni babasından kıskanmaya bile başladı. Oidipus is loanding… 😅
Mutlu ve tatmin edici evliliklerdeki çiftler daha fazla kilo alma eğilimindedir; çünkü zayıf kalma motivasyonlarından biri olan "eş bulma" ihtiyacı ortadan kalkmıştır.