Akılcı Duygusal Terapinin kurucusu Albert Ellis’in psikolojik sağlığın iki temelinden biri olarak gördüğü “Koşulsuz Kendini Kabul” ne demektir özet metni:
Ben, yaptıklarımdan ve başıma gelenlerden daha fazlayım.
Bazı şeyleri iyi yapabilirim, bazılarını kötü. Başarılı olabilirim ya da başarısız olabilirim. Doğru kararlar verebildiğim gibi yanlış kararlar da verebilirim. Başkaları beni beğenebilir, eleştirebilir, reddedebilir ya da onaylamayabilir. Bunların hiçbiri, bir insan olarak benim bütünüme bir değer biçmez.
Davranışlarımı değerlendirebilirim; ama kendimi bütünüyle değerlendirmek zorunda değilim.
Bir davranışım yanlışsa, o davranış yanlıştır; bu, benim “kötü” ya da “değersiz” biri olduğum anlamına gelmez. Bir konuda başarısız olduysam, o konuda başarısız olmuşumdur; bu, benim “başarısız bir insan” olduğum anlamına gelmez.
İnsan olarak değerimi başarılarımla kazanmadığım gibi, başarısızlıklarımla da kaybetmem.
Kendimi kabul etmek, yaptığım her şeyi doğru bulmak değildir. Tam tersine, kendimi mahkûm etmeden hatalarımı görebilmemi, sorumluluk alabilmemi ve değiştirebileceğim şeyleri değiştirmemi kolaylaştırır.
Başkalarının beni onaylamasını tercih ederim; ama buna mecbur değilim. Sevilmek isterim; ama sevilmemem beni değersiz yapmaz. Başarılı olmak isterim; ama başarısızlık benim insan olarak değerimi belirlemez.
Ben ne başarılarımdan ibaretim ne de hatalarımdan.
Kendime tek bir değer biçmek zorunda değilim. Ben sürekli değişen, öğrenen, hata yapan, bazı alanlarda güçlü, bazı alanlarda yetersiz olabilen karmaşık bir insanım.
Bu nedenle kendimi kanıtlamaya değil, yaşamaya; değerimi ölçmeye değil, davranışlarımı geliştirmeye çalışabilirim.
Kendimi, yalnızca var olduğum ve insan olduğum için, koşulsuz olarak kabul edebilirim.
karakterim gereği moralim bozulunca ya da bir şeye sinirlenince hemen yüzüm düşer asla hiç bir şey olmamış gibi davranamam. önceden bu özelliğimi sevmezdim ta ki bir hocamız riyaz dersinde "hoşlanmadığı bir şey gördüğü zaman bunu yüzünden anlardık" hadisinden bahsedene kadar..
İLK KEZ
📚 Orhan Pamuk'tan Ayşe Şasa'ya:
"Senin içine girdiğin, kendini evinde hissettiğin bütün bu konulara ben hâlâ eşikten ya da pencereden bakıyorsam bu benim kişiliğim yüzündendir: Bende sendeki cesaret ve işin içine atılma gücü yok."
Ayşe Şasa'nın terekesinden, çoğu ilk kez yayınlanan mektuplar...
@eray_saricam hazırlamış.
@ketebe'den👇
Gerçek bir iletişim kurulamaz.
Söylem kurulduğu an, otoriteleşen taraf "bildiği varsayılan özne" katmanına çekilir. Aile, öğretmen, eş veya güç sahibi, duyduğunu değil, kendi bildiğini sabitler. Bizi anlama çabası, kendi tanımlarına hapsetme eylemine dönüşür.
şule gürbüz diyor ya, ‘her şeye yaklaşmak, her şeyi bilmek ve herkesle hemhâl olmak zorunda değiliz. bazı şeylerin uzakta ve kendi renginde kalması, hem onlara hem de bize hürmettir.’ çünkü sınır, ruhun zırhıdır. herkesi içeri alan, en çok da kendi içindeki evi talan eder.
Dino Buzzati’nin "Tatar Çölü" romanında, yıllardır hiçbir düşmanın görünmediği Bastiani Kalesi'nde er Lazzari kaçan bir atı yakalamak için gizlice dışarı çıkar. Gece geri döndüğünde, surdaki nöbetçi ondan parolayı ister. Lazzari parolayı bilemez, bunun bir şaka olduğunu düşünüp arkadaşına adıyla seslenir. Ancak nöbetçi, ufukta hiçbir tehdit olmamasına rağmen askeri talimatnameyi harfiyen uygular ve sırf parolayı söyleyemediği için tanıdığı kendi arkadaşını nişan alıp vurarak öldürür.
Kuralların amacını aşıp kendi başına bir inanca dönüştüğü bu an, insanın düşünme yetisini kurulu bir düzene nasıl kolayca devrettiğini gösterir. Bir sisteme sorgusuz sualsiz bağlanmak, kişiyi aslında kendi doğrularının sorumluluğunu alma yükünden kurtarır. İnsan sırf bu konfordan kopmamak ve dışlanmamak adına, gözünün önündeki gerçeği ve tanıdığı bir yüzü bile rahatlıkla hiçe sayabilir. Asıl trajedi niyetin kötülüğü değil; insanın yerleşik işleyişe sadakatini kanıtlamak uğruna kendi vicdanını böylesine susturmasıdır.
Okuduğum kitaptaki "... en mutlu olduğu zamanlarda özlemişti" cümlesine takıldım. Birini mutluyken özlemekle üzgünken özlemek arasındaki farkları düşünüyorum.
bazı lütufların gecikmesi gerekir. çünkü belki de erken gelseydi onları koruyamazdık.
“ve ne zaman olgunluk çağına erişti… ona verdik.”
yûsuf sûresi, 22