Öykülerine, inceleme yazılarına, çizgilerine, ürettiği her şeye; en basit tabirle kendisine vurulduğumuz sevgili Gaye Keskin'in ilk öykü kitabı nihayet elimde. ❤️ @gayekskin@canyayinlari
Gaye’nin kelimeleri zor zamanlarda zor süreçlerde insanın iki omzunun arasına elini koyan ve sıcaklığı tam orada hissettiren kelimeler. Yukarıda yazdığım gibi çok özel birisinden çok özel öyküler var bu kitapta. Özellikle kitabın kapanış öyküsü olan “Mümtaz Eli” öyküsünü okurken zihnim bambaşka bir yere evrildi. Bu aralar kitapları filmlerle ve yaşanmış olaylarla bağdaştırıyorum. Ne okursam okuyayım kafamda bir köprü kuruluyor. Mümtaz Eli’nde de aynı düşünceler doldu taştı. Zira bu öykü, yalnızca iyi kurulmuş bir metin değil; içinde büyümeye, genişlemeye, hatta beyazperdeye taşınmaya hazır bir evren taşıyor.
Mümtaz Eli’ni okurken sadecd anlatılan hikayeyi değil, o hikayenin içinden çıkabilecek filmi de görüyorsunuz. Tahnit dükkanı, ölü kuşlar, kuşaktan kuşağa aktarılan bir “el”, babanın suskun ama ezen otoritesi, erkek olmanın phallusla, kanla, avla, neşterle ve korkuyla sınandığı bir aile düzeni… Bütün bunlar Anadolu’nun bağrından çıkmış bir Tayfun Pirselimoğlu ya da Tolga Karaçelik senaryosu gibi duruyor.
Öykünün geçtiği yerler, karakterleri ve sembolleri o kadar sinematografik ki bir novellaya dönüşse, oradan da doğru bir senaristin elinde senaryoya evrilse; tahnit masası, beyaz kuşlar, Nigar Abla’nın kapısı, av sahnesi ve o meşhur kimlik değişimi muazzam bir sinema atmosferi yaşatır. Pirselimoğlu’nun tekinsizliği ile Karaçelik’in kara mizaha yaklaşan aile/erkeklik gerilimi arasında duran, hem yerli hem tuhaf hem de rahatsız edici bir hikaye bu. Bence Gaye Mümtaz Eli ile yalnızca okunacak değil aynı zamanda beyazperdede görmek isteyeceğimiz türden bir öykü yazmış. Kim bilir belki bir zaman sevgili @gayekskin bu evreni genişletmeye karar verir…
Bu açıdan bakınca kitabın Holly’si bugünün modern ilişki kültürüyle de ilginç bir bağ kurduğunu düşünüyorum. Günümüzde romantik ilişkileri çoğu zaman “takılmak”, “friends with benefits” ya da “fuckbuddy” gibi adı konmamış yakınlık biçimleriyle açıklamaya çalışıyoruz. Holly de aslında kendi döneminin içinde buna benzer bir gri alanda yaşıyor gibi; yakınlık var ama bağlanma yok, arzu var ama güven yok, birlikte geçirilen zaman var ama gelecek fikri yok. Bugün yaşasa muhtemelen kadın-erkek fark etmeksizin çoğumuzun yaptığı gibi dating app kullanan, Instagram’da hayatını seçilmiş görüntülerle düzenleyen, pahalı mekanlarda görünmeyi seven; fakat bütün bunları yalnızca ilgi çekmek için değil, kendine ait bir alan ve kimlik kurabilmek için yapan biri olurdu. Belki de Holly, modern halimizin arkaik değil ama erken bir versiyonuydu. Belki de bütün çabası kendini göstermek, saklamak, yeniden yaratmak ve bütün bunların içinde bir yere ait olmaya çalışmak etrafında dönüyordu. Bu yönüyle bana günümüzün tartışmalı dizisi Euphoria'nın karakterlerini hatırlatıyor; kendini sürekli yeniden kuran, görünürlükle doğallık arasında bir denge arayanları.
Ezcümle Tiffany’de Kahvaltı, filmin bize bıraktığı romantik parıltıdan çok daha acı ve alttan alta sert bir kitap bana göre. Capote, modern Amerikan rüyasını bir vitrinin önünde kahve içen genç bir kadının zarif görüntüsüne sıkıştırıyor; ama o vitrinin camında aslında sınıf, arzu ve yalnızlıkla tuz buz olduğu hissettirilen bir hayat var. Holly Golightly bugün hala bu kadar canlıysa, bunun sebebi yalnızca Audrey Hepburn değil. Sebebi Holly'nin modern insanın en tanıdık çelişkisini taşıyor oluşu, kimseye ait olmamayı istemek ama birine ait olmayı beklemek.
@SirenKitap
Kendimi aldatılmış hissettim. Bir kitap, kendi gerçekliğinden bu kadar kopartılıp nasıl böylesine süslü bir Hollywood aldatmacasına dönüştürülebilir? Üstelik kitaptaki Holly Golightly, filmdeki Audrey Hepburn imajının aksine, tam da bu aldatılma duygusunu hissettirecek bir karakter.
Daha sonra Soğukkanlılıkla ile edebiyat tarihinde bambaşka bir yere oturacak olan Truman Capote’nin —ki 2005 yapımı biyografik filmi Capote muazzamdır— 1958 tarihli Tiffany’de Kahvaltı kitabı, belleklerimizde çoğu zaman Audrey Hepburn’ün siyah elbisesi, vitrinin önünde içilen kahve ve romantik bir şehir anlatısı olarak kalmış olsa da, metnin kendisine dönünce çok daha sert ve çok daha gerçekçi bir hikayeyle karşılaşıyoruz. Filmin aksine kitapta Capote bir aşk hikayesi anlatmıyor; New York’ta kendine yeni bir isim, yeni bir yüz ve yeni bir hayat yaratmaya çalışan Holly Golightly’nin etrafında, insanlığın en eski yara izlerinden birine elini gezdiriyor; insan geçmişinden gerçekten kaçabilir mi, yoksa kaçış dediğimiz şey yalnızca geçmiş suretimizin daha şık giyinmiş hali midir?
Kitabın meşhur Holly Golightly karakteri hakkında onlarca yazı, hatta akademik makale bulmak mümkün; ama Holly’yi sadece “özgür ruhlu kadın” kalıbına indirgeyemeyiz. Zira o, asıl adı Lulamae Barnes olan, taşradan ve erken yaşta içine düştüğü hayattan kaçıp New York’ta kendini baştan yaratmaya çalışan bir kadın. Fakat bu yeni bir Holly yaratama girişimi, özgürleşmeden çok, kırılgan bir kabul edilme çabası gibi duruyor. Holly erkeklerle yemeklere çıkıyor, partilerde dolaşıyor, zengin adamların ilgisini, hediyelerini ve parasını kendi hayatını sürdürmenin bir yolu olarak kullanıyor. Fakat bunu yaparken tam anlamıyla güçlü de değil, tam anlamıyla kurban da değil. Capote’nin karakterini ilginç kılan şey de aslında bu; okuru Holly karşısında ahlaki yargı ile romantize etme arzusu arasında bırakıyor.
Filmin kitaptan bu kadar farklılaşması da oldukça ilginç. 1961 Hollywood'u, Capote'nin cinselliği karmaşık, sınıfsal olarak rahatsız edici ve hiçbir romantik sona sığmayan Holly'sini olduğu gibi beyazperdeye taşıyamamış. Amiyane tabirle müesses nizamın sansür dişlisi; erkeklerden para ve hediye alan, evlilik fikrine yerleşmeyen, cinselliği açıkça ima edilen ve sonunda da ahlaken “düzeltilmeyen” bir kadının ana akım bir filmin merkezinde yer almasına izin ver(e)memiş. Bu yüzden metindeki isimsiz, queer vari ve Capote’ye de oldukça yakın durduğunu düşündüğüm anlatıcı, filmde Paul Varjak adında heteroseksüel bir erkeğe dönüştürülmüş ve Holly’nin erkeklerle kurduğu cinsel-ekonomik ilişki de yumuşatılmış. Kitabın açıkta bıraktığı her şey filmde heteroseksüel bir romantik sona evrilmiş. Kısacası Hollywood, Capote’nin yakalanamayan Holly’sini yakalamış, evcilleştirmiş ve Audrey Hepburn’ün muazzam zarafetiyle “kabul edilebilir” bir modern kadın ikonuna dönüştürmüş. Yani evet, Hollywood müesses nizamı bu senaryoda bizi ziyadesiyle aldatmış.
Bu tercih yalnızca senaryo tercihi değil, aynı zamanda yıldız sistemiyle de ilgili. Capote’nin Holly’si daha cinsel, daha tehlikeli, daha yaralı ve daha ahlaken müphem bir karakterken, Audrey Hepburn seçimi Holly’nin algısını baştan değiştiriyor. Hepburn’ün bedeni ve zihinlerdeki imajı, Holly’yi seyircinin korkacağı değil, seveceği bir figüre dönüştürüyor. Film Holly’yi serseri mayına değil, bir ikona çeviriyor. Güzel, zarif, kırılgan ama sonunda sevgiyle doğru yere döndürülebilecek bir kadın imajı yaratıyor. Oysa kitaptaki Holly daha çok serseri mayın kıvamında; doğru yere dönmek bir yana, kitap metninde onun için “doğru yer” diye bir şey olup olmadığından bile emin olamıyoruz.
@SirenKitap
“Fante was my god.” Romanın önsözünde John Fante için Charles Bukowski bu sözleri söylüyor. Bukowski’nin alter egosu olan Henry Chinaski karakterinin edebi öncülü olarak görülebilecek Arturo Bandini’yi okudukça, bu hayranlığın sebebi de daha anlaşılır hale geliyor. Bandini de tıpkı Chinaski gibi yoksulluğun, yalnızlığın, başarısızlığın ve Los Angeles’ın kenarında yaşamanın içinden konuşan bir karakter. Fakat Chinaski’nin küfür, alkol ve umursamazlıkla örttüğü yara, Bandini’de çok daha genç, çok daha açık ve çok daha utanç yüklü bir biçimde karşımıza çıkıyor. Bu nedenle romanı okurken, özellikle son yıllarda sık sık karşımıza çıkan “incel” (involuntarily celibate) kavramı ister istemez akla geliyor.
Elbette 1939 yılında yayımlanan bir romanda anlatılan Arturo Bandini karakterini, 21. yüzyılın internet alt kültürleri ve bugün incel kavramının etrafında oluşmuş amiyane tabirle kadın düşmanı bakışıyla açıklamak eksik kalır. Ama, hem de büyük bir ama, Bandini’nin kadınlar karşısındaki utancı, cinsel deneyimsizliğini bir erkeklik meselesi haline getirmesi ve arzulanma ihtiyacını kibirle, hatta kadınlara yönelttiği öfkeyle örtmeye çalışması, bu kavramla şaşırtıcı derecede güçlü bir bağ kuruyor bana göre.
Bu bağı da en açık biçimde romanın merkezindeki Camilla ile olan ilişkisinde görüyorum. Bandini, Camilla’yı çılgınlar gibi arzuluyor, fakat ona duyduğu bu arzuyu olduğu gibi yaşayabilecek kadar kendisiyle barışık değil. Camilla tarafından beğenilmeyi, seçilmeyi kendi değerinin ve erkekliğinin kanıtı gibi görüyor. Bundan emin olamadığı her anda ise arzusu kolayca aşağılamaya, hakarete ve üstünlük kurma isteğine dönüşüyor. Üstelik mesele yalnızca kadın-erkek ilişkisi de değil. İtalyan asıllı Amerikalı kökeni ve yoksulluğu nedeniyle kendisini zaten aşağıda hisseden Bandini, bu ezilmişlik duygusunu kendisinden daha aşağıda gördüğü Meksika kökenli Camilla’yı aşağılayarak kapatmaya çalışıyor.
Ayrıca roman boyunca sık sık Bandini’nin iç sesini dinliyoruz. Bandini, bu iç sesinde kendisini zengin, büyük bir yazar ve kadınların beğendiği bir erkek olarak hayal ediyor. Birçok genç erkeğe çok da yabancı olmayan bir biçimde, kadınlar tarafından hayranlık duyulan biri olarak görülmek istiyor. Bu iç ses ister istemez aklıma Ben Stiller’ın The Secret Life of Walter Mitty filmindeki Walter Mitty karakterini getirdi. Filmdeki Mitty de gerçek hayattaki sıradanlığını ve çekingenliğini, kendisini daha cesur, daha dikkat çekici ve sevdiği kadın tarafından beğenilen biri olarak hayal ederek aşmaya çalışıyordu. Üstelik filmin uyarlandığı James Thurber öyküsünün de romanla aynı yıl, 1939’da yayımlanmış olması bu benzerliği benim için daha da ilginç kılıyor. Tabii Bandini ile Mitty aynı karakter değil. Mitty hayallerinde sıradan hayatından kaçarken, Bandini kendisini olduğundan çok daha büyük, başarılı ve arzulanır bir adam olarak kuruyor. Hatta Camilla’yla gerçek bir ilişki kurmasına engel olan şeylerden biri de biraz bu hayalindeki Arturo Bandini oluyor.
Kısacası Toza Sor, bugünün bakış açısıyla okunduğunda bana oldukça ilginç benzerlikler hissettiren bir roman oldu. John Fante’nin bu kitabını, Bukowski’nin Chinaski romanlarından birini bitirdikten hemen sonra ya da The Secret Life of Walter Mitty filmini yeni izlemişken keşfedebilmiş olmayı isterdim.
@ParantezY
Dag Solstad’ın sui generis karakteri Bjørn Hansen’in hikayesi, üçlemenin son kitabı “Bjørn Hansen’e Dair Üçüncü ve Son Roman” ile tamamlanıyor. İlk kitapta başka bir hayat arayan ve sonrasında müesses nizama kendince büyük bir “HAYIR” diyen, ikinci kitapta bu büyük hareketin utancıyla birlikte geride bıraktığı insanlara dönmeyi deneyen ama başaramayan Hansen, son kitapta tek odalı küçük bir dairede, yaşlı ve yalnız bir adam olarak karşımıza çıkıyor. Artık günlerini okuyarak, ölmüş anne ve babasıyla zihninde konuşarak ve inanmadığı halde ölüm karşısında zihninden atamadığı Tanrı düşüncesiyle geçiriyor. Kısacası kitap, ömür menzili iyice kısalmış bir adamın “Tanrısız insanın Tanrı’yla ilişkisi” meselesiyle açılıyor.
Kitap, Hansen’in bu iç dünyası içinde ilerlerken klasik bir Solstad hareketiyle aniden yön değiştiriyor ve yıllardır hayatında olmayan torunu Wiggo’yu, daha doğrusu Hansen ile Wiggo arasındaki ilişkiyi romanın merkezine oturtuyor. Hayatın içinde olmak isteyen ama kendisini bilinçli biçimde hep onun dışında tutan Hansen, torununun varlığıyla bir süreliğine canlansa da anlatının devamında kendisini artık hiçbir zaman ait olamayacağı yeni bir dünyanın bir kez daha dışında buluyor. Kitabın finalinde ise Solstad, artık klasikleşmiş satirik tarafını, ilk romandaki tekerlekli sandalye kadar büyük bir başkaldırı olmayan ama insana “Ben az önce ne okudum?” dedirten gülünç ve hüzünlü bir kravat kesme sahnesiyle ortaya koyuyor. Protestosu küçülmüş, düşünceleri yorulmuş, ezcümle yaşlanmış ama değişememiş bir Hansen’in hikayesi de böylece tamamlanıyor.
Ben üç kitap boyunca Hansen’in, okuduğum kimi İskandinav yazarlarda karşılaştığım otokurmaca çizgi içinde, Dag Solstad’ın içsel alter egosu olup olmadığını düşündüm. Elbette Bjørn Hansen’i doğrudan Solstad’ın kendisi olarak okumak doğru olmaz. Fakat son kitapta bu soruyu düşünmemek de zor. 2025 yılında kaybettiğimiz Solstad, bu romanı yazdığında Hansen’le neredeyse aynı yaştaydı. Bu nedenle aralarındaki mesafenin son kitapta iyice daraldığını düşünüyorum. Hansen’in yaşlılığı, ölümü ve inanmadığı halde Tanrı fikrinden kurtulamaması, yalnızca bir roman karakterinin değil, onunla aynı hayat eşiğinde duran yazarının da hayata karşı son soruları gibi duruyor.
Son bir not: Kitapta Solstad’ın göçmenler ve göçmenlik meselesine bazı yerlerde özellikle vurgu yapması da dikkatimi çekti. Hansen artık düşük gelirli ve göçmenlerin yoğun olarak yaşadığı bir çevrede oturuyor, torunuyla karşılarına ilk çıkan ucuz ama lezzetli bir Türk lokantasına gidip Türk yemeği yiyor, sokakta selamlaştığı az sayıdaki insanlar arasında, romanda karanlık bir geçmişe sahip olduklarını bildiğimiz Pakistanlı ve Hintli tanıdıkları bulunuyor. Komünist bir yazar olarak bildiğimiz Solstad’ın burada göçmen karşıtı bir yerden konuştuğunu açıkçası düşünmüyorum. Üstelik bu ayrıntılar, benim gözümde, 80’li yıllardaki bazı Yavuz Turgul–Şener Şen filmlerinde doğudan gelen insanın ve iç göç meselesinin seyircinin gözüne özellikle sokulduğu türden vurgular gibi de durmuyor. Ama yine de Solstad’ın bunları romanda bu kadar görünür biçimde kullanması bende bir soru olarak kaldı.
@YKYHaber
@t_cagri_ Bu olay olduğunda sene 2004 ve büyük ihtimalle de aylardan kasımdı. Dolayısıyla ne Şehir vardı ne de başka bir şey. Olay 2 gün içerisinde kapatılıp tekrar açılan okulumda gerçekleşmişti.
Anayasa vizesinden sonra derste Serap Yazıcı (kendisi görme engellidir) “Çocuklar sınavları okuyamadım dün elektrikler kesikti.” diyip üzerine de muazzam bir kahkaha atmıştı. Espiri ve kahkaha sonrası oluşan amfideki o şoku hala unutamıyorum.
Filmin oldukça etkileyici de bir intihar sahnesi vardı. Sahnede çalan muazzam şarkıyı söyleyen Elliott Smith’in de intihar ederek hayatını sonlandırmış olması, sahneyi ister istemez daha da çarpıcı kılıyor. Wes Anderson’un yönetmenliği ve Smith’in şarkısı ne kadar kusursuzsa, Luke Wilson’un oyunculuğu da o kadar kusursuz. Modern zamanların başyapıtı bana göre.
Dag Solstad'ın oldukça sui generis bir karakter olan Bjørn Hansen üzerinden kurduğu hikayenin ikinci halkası olan 17. Roman, ilk kitaptan tam 17 yıl sonra yazılmış. Açık söylemek gerekirse, yazılması çok da şart olmayan bir devam kitabı gibi duruyor. Üçlemenin orta kitabı olarak her şeyden biraz taşıyor ama aynı zamanda bir eksiklik hissi de bırakıyor. Bu yüzden, Dag Solstad'ın dolu dolu anlatısı içinde görece yavan kalan bir kitap olduğu da söylenebilir. Ama Bjørn Hansen öylesine ilginç bir karakter ki, o efsanevi ilk kitaptan sonra bu romanı ele almamak da pek mümkün değil.
İlk kitap, olay örgüsü bakımından sıradan insanların hayatında yaşanabilecek sıra dışı gelişmeler üzerinden ilerlese de, sonunda müesses nizama karşı söylenmiş büyük bir HAYIR'a dönüşüyordu. 17. Roman ise klasik bir Dag Solstad anlatısı gibi yılların içinden başlıyor. İlk kitabın bittiği yerden sonra geçen 17 yıl boyunca Bjørn Hansen'in hapis cezasını ve sonrasında Oslo'da sürdürdüğü silik ve yalnız hayatı okuyoruz. Anlatının şimdisinde ise Hansen, yıllar sonra oğlu Peter'a ve onun ailesine yaklaşmaya çalışıyor. Yüzeyde mesele, baba ile oğul, dede ile torun arasında yeniden bir temas kurulup kurulamayacağı gibi görünüyor olsa da Solstad burada asıl olarak yaklaşmak isteyen ama yaklaşamayan bir insanı anlatıyor. Solstad, bu yaklaşamamanın yarattığı o tuhaf sıkışmayı da okura çok iyi hissettiriyor.
Solstad ilk kitapta Ibsen üzerinden çeşitli alt metinler kuruyordu. 17. Romanda da benzer biçimde Søren Kierkegaard'ın Ölüme Götüren Hastalık kitabı önemli bir yer tutuyor. Kierkegaard ve bu kitap, yalnızca yatakta ya da yolculuk sırasında açılıp bakılan bir okuma malzemesi gibi görünse de, aslında romanın ruhuna yayılıyor. Solstad, yaklaşmak isteyen ama yaklaşamayan bir insanı anlatırken daha derinde, Kierkegaard'ın tarif ettiği anlamda umutsuz, kendisiyle bile barışamayan, kendisini taşıyamayan ve sonunda kendi hayatına yabancı hale gelen Bjørn Hansen'i yazıyor.
Roman, üçlemenin ara kitabı gibi okunabilir. Ama Bjørn Hansen böyle geçiştirilen bir orta kitabı hak etmiyordu.
@YapiKrediKultur
Norveçli yazarları okurken fark ettiğim şeylerden biri, çoğunda tuhaf bir dürüstlük bulunması oldu. Aslında Norveçli yazarlara özgü bir durum da değil bu, İskandinav insanı biraz böyle galiba. Bu tuhaf dürüstlüğü Norveçli yazarladan Knausgaard’da da, Vigdis Hjorth’ta da, Erlend Loe’de de, Dag Solstad’da çokça rastlıyorum. Otobiyografiyle kurmacayı iç içe geçiren, insanın kendi hayatına hem içeriden hem dışarıdan bakabildiği bir anlatı dili bu. Buna oto-kurmaca deniyor. Gerçi Knausgaard nerdeyse tamamen otobiyografik bir dil kullanıyor. Ben özellikle Solstad’da bu dilin yalnızca anlatı tekniği olarak kalmadığını, insanın hayat karşısındaki huzursuzluğunu da açığa çıkardığını düşünüyorum.
Çünkü Solstad’ın karakterlerine baktığımda, A.G.Larsen’i de Bjørn Hansen’i de düşündüğümde, ikisinin de en nihayetinde aynı şeyi yaptığını görüyorum, toplumun üzerlerine diktiği ama onlara dar gelen hayatı taşımayı reddediyorlar. Biri kendisine giydirilmiş o kıyafetin içinde nefes alamıyor, öbürü başka bir hayat ihtimalinin peşinden gidiyor. Dışarıdan bakıldığında bu, düzensizlik, kaçış, hatta yıkım gibi görülebilir. Kitap incelemelerinden bağımsız baktığımda, ben orada başka bir şey okuyorum. Sanki ikisi de kendilerine ait olmayan bir hayatı, yıllarca üzerlerinde taşımış, sonra bir gün onu söküp atmaya karar vermişler gibi. Belki de insan bazı eşiklerde tam olarak bunu yapar, üzerine yakıştırılmış ama ruhuna dar gelen bir hayatı üzerinden çıkarır.
Beni Solstad’a son zamanlarda yaklaştıran şey de biraz bu. Onun karakterlerinde yalnızca bir çözülme değil, aynı zamanda bir yüzleşme görüyorum. Bu yüzden Solstad’ı okurken zihnim sık sık Bulgakov’un Morfin’indeki o kısa ama benim için sarsıcı olan o cümleye gidiyor, “Gaz lambası belki huzur verir ama ben elektrikten yanayım.”
Daha önce bu cümle üzerine çok düşünmüş hatta kendi dünyamca da yazmıştım. Ben bu cümleyi ilk okuduğumda onu daha çok dış dünyaya ilişkin sanıyordum. Taşra ile şehir, gelenek ile modernlik, eski ile yeni arasındaki gerilimi düşündürüyordu bana. Meseleyi dışarıda arıyordum. Oysa zaman geçtikçe, insan yaş aldıkça, bazı kırılmalardan geçtikçe aynı söz bambaşka bir anlam kazanmaya başlıyor. Çünkü bir noktadan sonra insan kendine şu soruyu soruyor, benim huzur dediğim şey gerçekten huzur mu? Yoksa korkunun, ertelemenin, cesaretsizliğin daha korkak bir adı mı ?
Bugün dönüp baktığımda, gaz lambasının verdiği o huzurun benim için çoğu zaman bir sığınak olduğunu düşünüyorum. Ama iyi anlamda bir sığınak değil. Daha çok hayatın gerçeklerinden kaçışın, arzuladığım hayata doğru yürüyememenin, karar vermeyi sürekli ertelemenin bahanesi gibi. Loş, güvenli, sakin görünen ama insanı kendi hakikatinden de yavaş yavaş uzaklaştıran bir liman. Gaz lambası, benim cesaretsizliğimin sığındığı yermiş bunu şimdi anlıyorum.
Elektrikten yana olmak ise bambaşka bir şey. Daha sert ve daha çıplak bir aydınlık bu. İnsanı saklanmadan yaşamaya, yüzleşmeye, risk almaya çağırıyor. Konfor alanının dışına çıkmayı, güvenli görünen o loşluktan vazgeçmeyi, hakiki olanın bazen huzurlu değil ama zorunlu olduğunu kabul etmeyi gerektiriyor.
Burada mesele yalnızca Solstad ya da Bulgakov değil elbette. Mesele, insanın hayat karşısındaki tavrı. Çünkü bazı kararlar yalnızca bir seçim değil, insanın kendisine hangi hayatı layık gördüğünün de göstergesi. Bu yüzden “alea iacta est” sözü de aynı düşünce hattında benim için ayrı bir yere oturuyor. Zar atılmıştır. Rubicon’u geçmek geri dönüşü olmayan bir eşiği bilerek aşmaktır. Sezar’ın hikayesini büyük yapan yalnızca zaferi değil, o adımdaki geri dönülmezliğidir. Zaferin bile sonradan bir yıkıma açılabileceğini bilseniz de o adımı atarsınız. Çünkü bazen insan için asıl mesele, doğru sonucu garanti etmek değil, kendi hayatının sorumluluğunu üstlenmektir.
Zaten kararların çoğu pürüzsüz değildir. Neredeyse her seçim kendi içinde pişmanlık ve yenilgi ihtimali taşır. Ama yine de en kötüsü bazen yanlış karar vermek değil, karar verememektir. Çünkü kararsızlık ilk bakışta güvenli görünür. İnsana bir şey kaybettirmiyormuş gibi gelir. Oysa gerçekte insanı hayatın kıyısında tutar. Ne ileri gitmesine izin verir ne de gerçekten geri dönmesine. Sadece o dar gelen kıyafetin içinde daha uzun süre kalmasına yol açar.
Dar gelen bir hayatın içinde oturup uzun uzun düşünenler, gaz lambasının loş ışığında kendine dürüst olmaya çalışanlar bilir. Mesele cesaretsizliği inkar etmek değildir. Tam tersine, onunla yüzleşebilmektir. Çünkü bazen insanın önündeki asıl mesele huzuru korumak değil, huzur sandığı şeyin aslında korku olup olmadığını anlamaktır.
Belki bu yüzden “carpe diem” ile “alea iacta est” bana hep birbirini tamamlayan iki söz gibi gelir. Biri günü yakalamayı söyler, öteki ise zar atıldıktan sonra yürümeyi. Yani hayat insana ne getirirse getirsin, bir yerde seçim kaçınılmazdır. O seçim kusursuz olmayabilir. Hatta çoğu zaman yaralayıcı da olabilir. Ama yine de yaşamak dediğimiz şey, biraz da bu belirsizliğin sorumluluğunu üstlenmek değil midir?
Sanırım Solstad’ın karakterlerinde beni çeken şey tam olarak bu. Onlar kusursuz insanlar değiller. Ama yine de bir noktada, üzerlerine dar gelen hayatı taşımayı reddediyorlar. Bu reddedişin kendisi, bütün yıkıcılığına rağmen, bana gerçek geliyor. Çünkü insan bazen ancak kendisine ait olmayan hayatı bozarak kendi gerçeğine yaklaşabiliyor.
Belki gaz lambası gerçekten huzur verir. Ama o huzur, kimi zaman yalnızca karanlığı daha katlanılır kılan bir teselliden ibarettir. Elektrik ise daha acımasızdır; insanı saklanmadan, oyalanmadan, kendine yalan söylemeden yaşamaya zorlar. Ezcümle insana dar gelen hayat, ne kadar düzenli, ne kadar makul, ne kadar güvenli görünürse görünsün, bir gün mutlaka üzerinden çıkarılmalıdır.
Dag Solstad'ın On Birinci Roman, On Sekizinci Kitap'ı ilk bakışta özel hayatı çöken bir adamın hikayesi gibi görünebilir. Karısını ve çocuğunu bırakıp başka bir kadına giden, yıllar sonra terk ettiği oğluyla yeniden temas kurmaya çalışan ve sonunda felçli olmadığı halde kendisini tekerlekli sandalyeye mahkum eden bir adam vardır karşımızda. Ama romanı asıl ilgi çekici kılan, bu olayların örgüsü değil, onların romanın ana karakteri Hansen'in iç dünyasında nasıl daha büyük bir çöküşe açıldığını göstermesidir. Solstad burada bir hayat hikayesi değil, dışarıdan bakıldığında düzenli, yerli yerinde ve eksiksiz görünen bir hayatın içeriden nasıl boşalabildiğini gösterir.
Bjørn Hansen marjinal bir adam değildir. Tam tersine, kurumsal ve burjuva hayatın tam içinden gelir. Bakanlıkta çalışmış, vergi müdürlüğü yapmış, yani devlet düzeninin ve yerleşik hayatın merkezinde bulunmuş biridir. Mesleği, ailesi, statüsü ve dışarıdan bakıldığında tamam görünen bir hayatı vardır. Ne var ki Solstad'ın asıl anlatısı tam da burada başlar, Hansen'in krizi, bu müesses nizam biçimlerine sahip olduğu halde artık onların anlamına gerçekten inanamamasıdır. O yüzden onun gidişi yalnızca bir sadakatsizlik ya da kişisel zayıflık değildir. Daha derinde, kendi hayatına, özgürlüğe ve içindeki boşluğa tutunamayan bir insanın kopuşudur.
Kitabın bir başka karakteri olan Turid Lammers ise bu kopuşun merkezindedir. Hansen, sanki kendi içinde bir "alea iacta est" demiş gibi ailesini bırakır. Turid Lammers'da yalnızca başka bir kadını değil, daha yoğun, daha sahici ve kendine daha ait görünen başka bir hayat arar. Bu yüzden Turid zamanla onun gözünde gerçek bir kişiden çok bir ihtimale dönüşür. Hansen onda yeni bir başlangıç, başka bir hayat ve belki de kendisini yeniden kurma imkanı görür. Ama romanın acı tarafı da burada başlar. Çünkü Turid ona bunu veremez. Daha doğrusu, Hansen'in aradığı şeyi bir insanın verebilmesi mümkün değildir. Kongsberg'in küçük şehir hayatı, amatör tiyatro çevresi, tekrar eden akşamlar ve giderek soğuyan ilişki, aradığı başka hayatın yine aynı ağırlığın altında ezildiğini gösterir. Hansen bir hayattan kaçmak ister, ama kendisini de yanında götürür. Sorun yalnızca Turid'de değildir, Hansen'in kendi içindeki boşluktadır.
Romanın en sert yerlerinden biri, Hansen'in yıllar önce terk ettiği oğluyla yeniden ilişki kurmaya çalıştığı bölümlerde ortaya çıkar. Peter'in gelişi, daha geleneksel bir romanda telafi ya da geç kalmış bir yakınlaşma fırsatı olabilirdi. Ama Solstad böyle bir duygusal kolaylık sunmaz. Tam tersine, bu karşılaşma Hansen'in içindeki donukluğu daha görünür hale getirir. Hansen oğluna gerçekten bir "sen" gibi bakamaz, ona daha çok ölçen, tartan, eksiklerini kaydeden ve içten içe yargılayan bir gözle yaklaşır. Peter de bu yüzden sahici bir ilişkinin öznesi olmaktan çok, gözlenen birine dönüşür. Buradaki soğukluk yalnızca mesafe değildir, aynı zamanda savunmadır. Çünkü Peter, Hansen'in geçmişte yaptığı şeyin yaşayan hatırasıdır. "Peter'da bir eksiklik var" diye düşünmek, "Ben ona ne yaptım?" sorusunu taşımaktan daha kolaydır. Böylece Hansen, dünyayla yeniden bağ kurabileceği son imkanlardan birini de kaybeder.
Romanın en tuhaf ama en güçlü yerlerinden biri, Hansen'in felçli olmadığı halde tekerlekli sandalyeye mahkum bir hayatı kendi eliyle seçtiği son bölümdür. İlk anda bu bir oyun, bir aldatmaca ya da tuhaf bir numara gibi görünebilir. Ama roman ilerledikçe bunun çok daha büyük bir şey olduğu anlaşılır. Hansen burada sadece çevresini kandırmaz, müesses nizamdan geri çekilmenin bir yolunu bulur. Tekerlekli sandalye, onun dünyaya içten içe söylediği HAYIR haykırışının dışarıdan görünen şeklidir. Modern hayat ondan sürekli çalışmasını, işlev görmesini, sorumluluk almasını, hareket etmesini, toplumsal hayata katılmasını bekler. Hansen ise bunların hepsine sessiz ama kesin bir şekilde sırtını döner. Üstelik burada yalnızca bir karşı çıkış yoktur, bir utanç da vardır. Bu, ahlaki bir suçluluktan çok, hayatın sıradanlığına ve insanın kendi klişelerine sıkışıp kalmasına duyulan tiksintidir. Hansen zaten çoktan içten içe donmuş bir adamdır, tekerlekli sandalye de bu çöküşün dışarıdan görünen halidir.
Burada güçlü bir tiyatro tarafı da vardır. Hansen rol yapmayı bırakmaz, tersine bütün hayatını bir role dönüştürür, felçli adam rolüne. Ama bu bildiğimiz türden bir yalan değildir. Çoğu insan hayatın yolunda gittiğini göstermek için yalan kurar. Hansen'inki ise tam tersine işler, geri çekilmeyi ve işlevsizliği hayatının merkezine yerleştirir. Roman bu yüzden sadece trajik değil, absürt bir hal de alır. Hansen hem acıklı hem gülünç, hem zavallı hem ürkütücüdür, modern insanın karikatürü ve aynı anda onun en çıplak gerçeğidir.
On Birinci Roman, On Sekizinci Kitap üç aşamalı bir çöküşün romanıdır, önce kopuş, sonra geri dönme ihtimali, en sonunda taşlaşma. Aileden uzaklaşılır. Oğul üzerinden dünyayla yeniden bağ kurulacak gibi olur, olmaz. Neticesinde hayata katılamayış, kişinin kendi eliyle seçtiği bir felçle mühürlenir. Solstad sizi rahatlatmaz, bir çıkış yolu göstermez, sizi iyi hissettirmez. Ama kitabı kapattıktan sonra Hansen aklınızdan çıkmaz. Çünkü bir yerlerde tanıdık gelir. Solstad dünyası da tam bunu gerektirir.
@YKYHaber
Dag Solstad’ın Akıl Almaz Olanı Anlatma Girişimi gerçekten değişik bir kitap. Okuru içine çeken ama rahat ettirmeyen, hatta benim “rahat huzursuzluk” dediğim bir duygunun içine sokan bir roman. İlk sayfalarda konu, 40 yaş krizine girmiş bir erkeğin hayatındaki kırılmayı anlatıyor gibi dursa da sayfalar ilerledikçe roman, ana karakterlerinin yanında 80’li yıllar Norveç’inin geçiş sancılarına da dokunuyor. Esasen Solstad burada yalnızca bir orta yaş krizini değil, düzenli ve akılcı görünen ya da görünmeye çalışan bir toplumun içten içe büyüyen tatminsizliğini de anlatıyor.
Romanın merkezinde yer alan Arne Gunnar Larsen, sosyal demokrat bir mimar ve önemli olduğu düşünülen bir kamu kuruluşu OBOS’ta planlama şefi olarak çalışan bir karakter. Solstad, Larsen’i net bir entelektüel çevrenin adamı olarak değil, iyi eğitim almış, toplumsal ideal fikriyle şekillenmiş, sosyal demokrat refah düzeninin içinden çıkmış biri olarak gösteriyor. Larsen, düzenli, güvenli ve belli ölçüde konforlu bir orta sınıf hayatından geliyor, ailesiyle, işiyle ve ait olduğu çevreyle birlikte bakıldığında, hayata plan, akıl ve toplumsal sorumluluk duygusuyla bakan bir adam. Ama Solstad bu adamı tam da bu düzenli ve güvenli hayatın içinde bir sıkışmışlık ve tatminsizliğin içine yerleştiriyor. Sanki ait olduğu çevre, işi, evliliği ve temsil ettiği hayat biçimi artık ona gerçek bir temas duygusu veremiyor. Bu yüzden evliliğinden kopup, planlanmasına kendisinin de katkıda bulunduğu ve kurulurken Norveç’in ideal yaşam alanlarından biri olarak düşünülen Romsas’a taşınıyor. Larsen’in gözünde Romsas, mimarinin insan yakınlığını, eşitliği ve topluluk duygusunu gerçekten üretebileceği bir yer. Fakat orada yaşamaya başlayınca, kafasındaki ideal ile karşılaştığı gerçeklik arasındaki farkı görmeye başlıyor.
Larsen’in Romsas’a taşındıktan sonra romana dahil olan Ylva ve Bjorn Johnsen karakterleriyle kurduğu tuhaf ilişki de bence yukarıda sözünü ettiğim damardan ayrı değil. Karakterlerin karşılaşmaları ve birbirlerine yaklaşma biçimleri, ilk bakışta yalnızca kişisel ya da karakterler arası bir gerilim gibi görünebilir. Ama roman ilerledikçe bunların, Solstad’ın baştan beri kurduğu daha büyük toplumsal ve varoluşsal huzursuzluğun parçası olduğu hissediliyor. Bu ilişki ağının nasıl geliştiğine fazla girmek istemiyorum, zira roman tam da burada kendi sürprizlerini ve tuhaf tonunu kuruyor. Ama spoiler vermeden şunu söylemek gerekir, roman bir yerden sonra, sıradan insanların hayatlarının karanlık, garip ve hafif absürt bir tona kayabildiği bir yere varıyor. Bu yönüyle bana yer yer Coen kardeşlerin Fargo’sunu hatırlattı. Solstad evreninde önemli olan yalnızca olayların tuhaflaşması değil, bütün bu savrulmanın, ilk iki paragrafta sözünü ettiğim toplumsal tatminsizlik, yabancılaşma ve iç boşalma halini daha görünür kılması.
Bence Akıl Almaz Olanı Anlatma Girişimi sıcak bir roman değil. Kolay sevilen bir roman da değil. Ama insanın aklına giren, zihinde çalışmaya devam eden ve bittikten sonra da kolayca dağılmayan bir roman.
@YKYHaber
@deryakesen__ 😂😂😂 Tam olarak dediğiniz gibi oluyor. İşe yarayan her türlü davranış ve ruh hali için burçlar solucan deliği misali kestirme olarak kullanılıyor. Aslansın ama üzerine atılan kibri hiçbir aslan sahiplenmiyor.
Aslında veri de var ama AI sana oğlak diyelim demiş ezcümle. Aslan-oğlak-balık-vd. arasında bir fark yok bence. Nur Bilge Ceylan Hollywood aksiyon filmleri hakkında "kafam çoku dolu olunca boşaltmak için ben de izliyorum" demişti. Burçlar konusu da biraz öyle gibi. Bir nevi kafa boşaltan, eğlenceli ama gerçeklikten uzak bir şey.