köpekler, insanlar, karanlık rejimler. not edildi.
Terk edilen köpeklerin izini süren “Simpatía”, Siren Yayınları etiketiyle yayımlandı. Kitap, karanlık rejimlerde köpekler ile insanların kesişen yazgılarını gözler önüne seriyor. https://t.co/e8W3h8yZ6o
Bu açıdan bakınca kitabın Holly’si bugünün modern ilişki kültürüyle de ilginç bir bağ kurduğunu düşünüyorum. Günümüzde romantik ilişkileri çoğu zaman “takılmak”, “friends with benefits” ya da “fuckbuddy” gibi adı konmamış yakınlık biçimleriyle açıklamaya çalışıyoruz. Holly de aslında kendi döneminin içinde buna benzer bir gri alanda yaşıyor gibi; yakınlık var ama bağlanma yok, arzu var ama güven yok, birlikte geçirilen zaman var ama gelecek fikri yok. Bugün yaşasa muhtemelen kadın-erkek fark etmeksizin çoğumuzun yaptığı gibi dating app kullanan, Instagram’da hayatını seçilmiş görüntülerle düzenleyen, pahalı mekanlarda görünmeyi seven; fakat bütün bunları yalnızca ilgi çekmek için değil, kendine ait bir alan ve kimlik kurabilmek için yapan biri olurdu. Belki de Holly, modern halimizin arkaik değil ama erken bir versiyonuydu. Belki de bütün çabası kendini göstermek, saklamak, yeniden yaratmak ve bütün bunların içinde bir yere ait olmaya çalışmak etrafında dönüyordu. Bu yönüyle bana günümüzün tartışmalı dizisi Euphoria'nın karakterlerini hatırlatıyor; kendini sürekli yeniden kuran, görünürlükle doğallık arasında bir denge arayanları.
Ezcümle Tiffany’de Kahvaltı, filmin bize bıraktığı romantik parıltıdan çok daha acı ve alttan alta sert bir kitap bana göre. Capote, modern Amerikan rüyasını bir vitrinin önünde kahve içen genç bir kadının zarif görüntüsüne sıkıştırıyor; ama o vitrinin camında aslında sınıf, arzu ve yalnızlıkla tuz buz olduğu hissettirilen bir hayat var. Holly Golightly bugün hala bu kadar canlıysa, bunun sebebi yalnızca Audrey Hepburn değil. Sebebi Holly'nin modern insanın en tanıdık çelişkisini taşıyor oluşu, kimseye ait olmamayı istemek ama birine ait olmayı beklemek.
@SirenKitap
Kendimi aldatılmış hissettim. Bir kitap, kendi gerçekliğinden bu kadar kopartılıp nasıl böylesine süslü bir Hollywood aldatmacasına dönüştürülebilir? Üstelik kitaptaki Holly Golightly, filmdeki Audrey Hepburn imajının aksine, tam da bu aldatılma duygusunu hissettirecek bir karakter.
Daha sonra Soğukkanlılıkla ile edebiyat tarihinde bambaşka bir yere oturacak olan Truman Capote’nin —ki 2005 yapımı biyografik filmi Capote muazzamdır— 1958 tarihli Tiffany’de Kahvaltı kitabı, belleklerimizde çoğu zaman Audrey Hepburn’ün siyah elbisesi, vitrinin önünde içilen kahve ve romantik bir şehir anlatısı olarak kalmış olsa da, metnin kendisine dönünce çok daha sert ve çok daha gerçekçi bir hikayeyle karşılaşıyoruz. Filmin aksine kitapta Capote bir aşk hikayesi anlatmıyor; New York’ta kendine yeni bir isim, yeni bir yüz ve yeni bir hayat yaratmaya çalışan Holly Golightly’nin etrafında, insanlığın en eski yara izlerinden birine elini gezdiriyor; insan geçmişinden gerçekten kaçabilir mi, yoksa kaçış dediğimiz şey yalnızca geçmiş suretimizin daha şık giyinmiş hali midir?
Kitabın meşhur Holly Golightly karakteri hakkında onlarca yazı, hatta akademik makale bulmak mümkün; ama Holly’yi sadece “özgür ruhlu kadın” kalıbına indirgeyemeyiz. Zira o, asıl adı Lulamae Barnes olan, taşradan ve erken yaşta içine düştüğü hayattan kaçıp New York’ta kendini baştan yaratmaya çalışan bir kadın. Fakat bu yeni bir Holly yaratama girişimi, özgürleşmeden çok, kırılgan bir kabul edilme çabası gibi duruyor. Holly erkeklerle yemeklere çıkıyor, partilerde dolaşıyor, zengin adamların ilgisini, hediyelerini ve parasını kendi hayatını sürdürmenin bir yolu olarak kullanıyor. Fakat bunu yaparken tam anlamıyla güçlü de değil, tam anlamıyla kurban da değil. Capote’nin karakterini ilginç kılan şey de aslında bu; okuru Holly karşısında ahlaki yargı ile romantize etme arzusu arasında bırakıyor.
Filmin kitaptan bu kadar farklılaşması da oldukça ilginç. 1961 Hollywood'u, Capote'nin cinselliği karmaşık, sınıfsal olarak rahatsız edici ve hiçbir romantik sona sığmayan Holly'sini olduğu gibi beyazperdeye taşıyamamış. Amiyane tabirle müesses nizamın sansür dişlisi; erkeklerden para ve hediye alan, evlilik fikrine yerleşmeyen, cinselliği açıkça ima edilen ve sonunda da ahlaken “düzeltilmeyen” bir kadının ana akım bir filmin merkezinde yer almasına izin ver(e)memiş. Bu yüzden metindeki isimsiz, queer vari ve Capote’ye de oldukça yakın durduğunu düşündüğüm anlatıcı, filmde Paul Varjak adında heteroseksüel bir erkeğe dönüştürülmüş ve Holly’nin erkeklerle kurduğu cinsel-ekonomik ilişki de yumuşatılmış. Kitabın açıkta bıraktığı her şey filmde heteroseksüel bir romantik sona evrilmiş. Kısacası Hollywood, Capote’nin yakalanamayan Holly’sini yakalamış, evcilleştirmiş ve Audrey Hepburn’ün muazzam zarafetiyle “kabul edilebilir” bir modern kadın ikonuna dönüştürmüş. Yani evet, Hollywood müesses nizamı bu senaryoda bizi ziyadesiyle aldatmış.
Bu tercih yalnızca senaryo tercihi değil, aynı zamanda yıldız sistemiyle de ilgili. Capote’nin Holly’si daha cinsel, daha tehlikeli, daha yaralı ve daha ahlaken müphem bir karakterken, Audrey Hepburn seçimi Holly’nin algısını baştan değiştiriyor. Hepburn’ün bedeni ve zihinlerdeki imajı, Holly’yi seyircinin korkacağı değil, seveceği bir figüre dönüştürüyor. Film Holly’yi serseri mayına değil, bir ikona çeviriyor. Güzel, zarif, kırılgan ama sonunda sevgiyle doğru yere döndürülebilecek bir kadın imajı yaratıyor. Oysa kitaptaki Holly daha çok serseri mayın kıvamında; doğru yere dönmek bir yana, kitap metninde onun için “doğru yer” diye bir şey olup olmadığından bile emin olamıyoruz.
@SirenKitap
GÜNÜN KİTABI
Japonya’da çağdaş edebiyatın öne çıkan isimlerinden Hiroko Oyamada‘nın en çok ses getiren eserlerinden biri olan Fabrika, @SirenKitap etiketiyle raflardaki yerini aldı. Kitap Kafkaesk atmosferi ve absürd iş hayatı anlatısıyla öne çıkıyor.
https://t.co/TDgEmfkskD
Çağdaş Latin Amerika edebiyatının ödüllü yazarlarından Rodrigo Blanco Calderón’un kaleminden, çivisi çıkmış bir ülkede yaşamın izini sahipsiz köpeklerin üzerinden süren bir roman: Simpatía @SirenKitap@YaseminCongar_
https://t.co/tyh55nJhFg
GÜNÜN KİTABI
Truman Capote’nin 1958 tarihli klasik novellası Tiffany’de Kahvaltı, 1940’ların New York’unda genç bir yazarın gizemli komşusu Holly Golightly ile kurduğu ilişkiyi anlatıyor. Fatih Özgüven çevirisiyle @SirenKitap etiketiyle raflarda.
“Panayır Aras’ı” 15-17 Mayıs tarihleri arasında Aras Yayıncılık’ta!
Mayısın en güzel günlerinde, baharın coşkusunu kitaplarımızla karşılamak için sizi “Panayır Aras’ı”na davet ediyoruz. 15-17 Mayıs tarihlerinde 12.00-18.00 saatleri arasında, Aras Yayıncılık ev sahipliğinde üç gün sürecek, şenlikli kitap panayırımızda birbirinden kıymetli yayınevleri var. Lemis Yayın, Tetes Kitap, Umami Kitap, istos yayın, Lis Yayınları, Telemak Kitap, Otonom Yayıncılık, Habitus Kitap, Flaneur Kitap, HDV Yayınları, Siren Yayınları, Yazın Yayıncılık, NotaBene Yayınları ve Yesayan Edebiyat ve Kültür Derneği’nin katılımıyla gerçekleşecek panayırda kitaplar arasında dolaşmak, yeni yayınevleri keşfetmek, sahaf raflarında sürprizler bulmak, dostlarla karşılaşmak ve baharın tadını birlikte çıkarmak için sizi bekliyoruz. “Panayır Aras’ı”nda görüşmek üzere!
📍İstiklal Cad. Hıdivyal Palas No: 231 Kat 1 Tünel-Beyoğlu
Tasarım: Merve Mehmet
@LemisYayin@TetesKitap@UmamiKitap@istospoli@lisyayinevi@TelemakKitap@otonomyayin@habituskitap@HDVyayinlari@SirenKitap@NotaBeneY@yesayandernek@flaneurbook
Belfast’a has bir mekân ruhuyla örülü, samimiyeti ve gerçekçiliğiyle unutulmayacak bir kitap: Bu Dünyada Kalmak İçin Nedenler @SirenKitap
https://t.co/STeDrRHcHa
İrlandalı yazar Lucy Caldwell’in kadınlara özgü büyüme ve varoluş sancılarına ayna tuttuğu öykülerden oluşan kitabı Bu Dünyada Kalmak İçin Nedenler, Tülin Er’in çevirisiyle Siren Yayınları’ndan çıktı. https://t.co/HyqYJkOI8t (@SirenKitap)
“…onunla aynı fikirde olmayanları ikna etmek için değil, onunla aynı fikirde olanlar yalnız olmadıklarını bilsinler diye yazmıştı.”
✍️: vigdis hjorth, miras, @SirenKitap
Ben, yazısı gibi olan yazarları tanımaktan hep mutlu olmuşumdur. Kirsty Bell tam da ‘Dip Akıntıları’ kitabında hissettiğimiz derin, sakin, kalpli haliyle bize nefis bir program yapma imkanı verdi.
Berlin Kültür Senatosu destekli ‘Dil Gezginleri/Sprachwandererinnen’
Edebiyat söyleşileri dizimizin bu haftaki konuğuydu Bell.
Programın modaratörlüğünü büyük bir keyifle üstlendim.
Bir şehre nasıl bakılabileceği konusunda yepyeni bir perspektif sunan Kirsty Bell’i yakından tanımak güzeldi.Kirtsy’e programımıza katıldığı ve benim için çok çok değerli olan kitap imzası için sonsuz teşekkürler.
Ayrıca sevgili Menekşe Toprak ve ruhlu, akıcı çevirisi ile kalplerimizi mest eden Pınar Köprücü’ye teşekkür ederim.