Hermann Hesse’in Siddharthasında müthiş bir kısım vardı. Siddhartha, bilginin öğretilebileceğine ama “bilgeliğin” öğretilemeyeceğine inanıyordu. “Bilgeliğin, ruhsal derinliğin öğretilemeyeceği fikri” ne kadar doğru hakikaten... Bazı ferah sabahlar, yalnızca bazı acı dolu gecelerden doğar. Bazı ruhsal sıçramalar, yalnızca bazı ıstırap dolu deneyimlerden doğar. Ruhun, kalbin, aklın derinliği öğretilemez. Senin o pınarın başında beklemen de, o kapıyı tutman da bir şey ifade etmez. Yola kendi çıkabilen, kendi düşünceleriyle vakit geçirebilen, kendi duygularını anlayabilen insan derinleşebilir. Usta sana derinliği gösterir, nasıl derinleşilir onu da gösterir. Ama derinliği öğretemez, içinde kendi ışığıyla kurduğu cenneti sana (istese de) veremez.
Nöroplastisite bize beynin maruz kaldığı uyaranlara göre fiziksel olarak yeniden şekillendiğini söyler. Yani gün içinde neyi tüketir, neyi dinler ve kiminle vakit geçirirseniz biyolojik olarak ona dönüşürsünüz. Seçici olmak bir lüks değil, zihinsel bir hayatta kalma refleksidir.
İnsanın, hayatında ters giden şeyleri değiştirebileceğine dair gücünü fark etmesi ve bu inancı geri kazanması. İşte değişimin başladığı nokta tam olarak burası.
Kalbinde neler taşıdığına dikkat etmek lazım, kaderini aslında bunlar gerçekleştiriyor. İnsan zannediyor ki, başına gelen şeyler kaderdir ama değildir. Çok sonra anlıyorsun ki senin niyetin temizse, kalbin temizse, insanlar için olumlu görerek yaşamayı seçiyorsan hayatta tam olarak bu niyette insanlar, sana iyi gelecek bir iş ve bu şekilde bir hayat dinamiğini sana sunuyor. Yani kalbinde, gözünde, ağzında, olumlu pozitif ve temiz bir enerji varsa kaderin de aynı şekil yazılıyor. Ama sen negatifi, olumsuzu, başkasının eksiğini ve kusurunu bulmaya yönelik bir zihin ve bakış açısına sahipsen emin ol sadece negatif ve sana ders verecek temizleyecek seni düzeltecek deneyimler çekiyorsun. Aslında insanın başına gelenler kendisindendir. Bir süre bunu düşünün.