Gabriel García Márquez’in "Yüzyıllık Yalnızlık" romanında, 32 iç savaş kaybeden ve hayata dair tüm inancını yitiren Albay Aureliano Buendía, yaşlılığında kendini atölyesine kapatır. Günlerini altından küçük balıklar yaparak geçirir. Ancak bunu bir kazanç sağlamak için yapmaz; ürettiği balıkları altın paralarla takas eder, ardından o paraları eritip onlardan yeniden balık yapar. Ortada hiçbir ilerleme yoktur, sadece birbirini tekrar eden, başa dönen bir döngü vardır.
Bu amaçsız döngünün altında, insanın yenilgiye ve yalnızlığa karşı geliştirdiği bir savunma mekanizması yatar: Hayatın getirdiği hayal kırıklıkları ve geçmişin ağırlığı katlanılamaz bir boyuta ulaştığında, insan zihnini uyuşturacak mekanik bir rutine sığınır. Dış dünyanın karmaşasından ve kendi düşüncelerinizden kaçmanın yolu, hiçbir amaca hizmet etmese bile dikkatinizi meşgul eden tekrarlara saklanmaktır. İnsanın en derin yalnızlığı, geçmişi düşünmemek için kendini amaçsız bir eyleme bilerek esir etmesidir.
Ahmet Telli’nin şiiri, yenilgiden sonra ne yapılacağını anlatan bir kılavuz değildi. Hazır cevaplar sunmadı. İnsanlara yeniden kazanacaklarının güvencesini vermedi. Daha zor bir şey yaptı: Kaybetmiş bir insanın neye dönüşmemesi gerektiğini gösterdi.
İnsan alaycılığa teslim olmamalıydı. Geçmişinden utanmamalı, kaybettiği arkadaşları bir yük gibi taşımamalıydı. Acısını başkalarına karşı bir duvara çevirmemeliydi. Dünyanın adaletsizliğini gördüğü için sevgiden vazgeçmemeliydi.
Ahmet Telli, zaferin yakında olduğuna inananların şairi olmaktan çok, zafer uzakta kaldığında birbirlerini kaybetmemeye çalışanların şairiydi. Bu nedenle şiiri politik yenilgiler yaşamış kuşaklara seslendi. Fakat yalnızca onlara ait kalmadı. Kendi hayatında bir şeyleri kaybetmiş herkes, onun dizelerinde tanıdık bir ses bulabildi.
Şimdi o ses, şairinden bağımsız biçimde yoluna devam edecek.
LÜTFEN OKUYUN
#İBBDavası'nda 47.gün
"Cinayet büro ev baskına gönderilmiş"
Medya AŞ Genel Müdürü #FatoşPınarTürker beyanda bulunuyor.
"Bir gün sonra sabah saat 05.30'da evime polis geldi.
Ben iki kızımla yalnız yaşıyorum.
Kapı çaldığında ekran üzerinden polisleri gördüm ve Allah'tan avukatımı arayabildim. Çünkü polisler içeri girdikten hemen sonra telefonumu aldılar.
"Hiçbir şeye dokunmayın" dediler.
Çocuklar ağlıyordu.
"Bir bardak su vereyim" dedim.
"Hayır."
"Küçük kızım okula gidecek."
"Hayır."
"Sakın kimse yerinden kıpırdamasın."
Sürekli delil karartmaktan söz ediliyordu.
Oradaki polislerden biri, sanırım bir komiserdi. Gözlerindeki ifadeyi hiç unutamayacağım.
Bir ara bana:
"Kaşe var mı?" diye sordu.
"Ne kaşesi?" dedim.
"Şirket kaşesi."
"Yok" dedim.
"Ben şirketin genel müdürüyüm, şirket kaşesini evimde ne yapayım?"
Buna rağmen evi aramaya devam ettiler.
Biz pijamalarımızla öylece bekliyorduk.
Çocuklar ağlıyor, kimse hareket edemiyordu.
Bir noktada polise:
"Siz mali suçlar için gelmediniz mi?" diye sordum.
Polis:
"Biz Cinayet Büro'dan geldik" dedi.
Bunu duyunca kızlarım daha da korktu.
"Ne cinayeti?" dedim.
"Şu anda operasyon yürütülüyor, biz görevlendirildik" dedi.
O an yaşadıklarımız gerçekten tarif edilmesi zor şeylerdi.
Bir bardak su bile veremediğim çocuklarımın yanında, ne olduğunu anlamaya çalışıyordum.
Bugün geriye dönüp baktığımda yaşananların bir tiyatro mu yoksa bir kâbus mu olduğunu hâlâ tarif edemiyorum.
Sonrasında sağlık kontrolüne götürüldüm.
Orada bir polis memuru, başına bir şey gelmediğinden emin olmak için annemi aramama izin verdi.
Daha sonra tekrar aramama da izin verdi.
Kendisine bu insani davranışı nedeniyle teşekkür borçluyum.
Ben evden bu şekilde ayrıldım.
Küçük kızımı son kez okuluna bırakmış oldum.
Akşam geri döneceğimi düşünüyordum.
Sonra Vatan Emniyet'e götürüldük.
Açıkçası ilk başta oradan çıkamayacağımı düşündüm.
Fakat içeri girince asistanımı gördüm.
"Canan, sen neden buradasın?" dedim.
"Beni de aldılar" dedi.
Sonra diğer arkadaşlarımız gelmeye başladı.
Tanıdığım ve tanımadığım birçok insan getirildi.
Sonrasında artık orada yaşamaya başladık.
Nezarethane şartlarını anlatmak istemiyorum ama umarım hiçbiriniz hayatınız boyunca görmek zorunda kalmazsınız.
Bodrum katta olduğu için cam yoktu, pencere yoktu.
Gün mü gece mi anlamıyordunuz.
Bir gün kadın polis memuru geldi.
"Arama yapılacak" dedi.
Bizi sıraya dizdiler.
Sonra beni küçük bir odaya aldılar.
Odayı da, o polis memurunu da hayatım boyunca unutmayacağım.
Memur:
"Üstünü çıkar" dedi.
Çıkardım.
Sonra:
"Altını da çıkar" dedi.
Şaşırdım.
Ama çıkardım.
Ardından:
"İç çamaşırını da çıkar" dedi.
Ne olduğunu anlayamadım.
Ama söylediklerini yaptım.
Sonra:
"Çömel" dedi.
Daha sonra çeşitli hareketler yapmamı istedi.
O an ne yaşadığımızı gerçekten anlamıyorduk.
Kadın memurun eldiven takması bile bize normal bir sağlık kontrolü yapılacağı hissini vermişti.
O kadar yabancıydık bu sürece.
Sonrasında tutuklandık.
Akşam saatlerinde Silivri Cezaevi'ne getirildik.
Hayatında hiç cezaevine girmemiş bir insan olarak yaşadıklarım gerçekten bir film sahnesi gibiydi.
İnsan, suç işlemediği sürece bir gün cezaevine düşebileceğini hiç düşünmüyor.
Ama olabiliyormuş.
Her şey insana dair.
Cezaevine geldiğimizde bize:
"Merak etmeyin, siz beş kadınsınız. Sizi aynı koğuşa koyacağız." dediler.
Buna çok sevindik.
Ancak daha sonra müdür geldi ve:
"Adalet Bakanlığı'ndan talimat geldi. Hepiniz ayrı ayrı koğuşlarda kalacaksınız." dedi.
Bizi tek tek farklı koğuşlara götürdüler.
İlk gün birbirimizi sadece pencerelerden görebildik.
Ben koğuşa konulduğum anda pencereye koştum.
Çünkü diğer arkadaşlarımın da yan koğuşlara yerleştirildiğini anlamıştım.
Fatoş'un sesini duyuyordum.
Çok ağlıyordu.
Bir şey olacak diye korkuyordum.
Bütün gece pencerelerden birbirimize seslenerek geçti.
Birimiz ağlıyor, birimiz teselli etmeye çalışıyordu.
İlk gecemiz böyle geçti."
Bu memleketi, bir avuç insanın çıkar hesaplarına teslim etmeyeceğiz.
Yarın Ankara İl Başkanlığımızın önünde bir arada, omuz omuzayız.
Herkesi bayramlaşmaya bekliyoruz.
Cumartesi | 14.00
Ankara İl Başkanlığımız
Kızılay / Milli Müdafa Caddesi
Ben size iktidara gül bahçesinden geçerek gitmeyi vadetmiyorum.
Ben size acıya katlanmayı ama teslim olmamayı vadediyorum.
Ben size onur, haysiyet, cesaret ve mücadele vadediyorum!
Bu yazıyı kaleme alırken asıl derdim, Hürmüz Boğazı'ndaki krizi yüzeysel haber akışlarından sıyırıp, her şeyin temelden mantığını kurmaya çalışmak oldu.
https://t.co/Pywmti5Lzg
Lazkiye’de barbarca saldırılar devam ediyor. Mahallelere bıçak ve palalarla giren alçaklar sürüsü, elinde bir ekmek torbası ile yakaladıkları bir çocuğa Alevi olup olmadığını sorduktan sonra ‘Müslüman olur musun’ diyor ve tartaklıyorlar.
Tayfun’u bugün 1 saat cam ardından acı içinde gördüm!
Anayasa Mahkemesi kararı UYGULANMADIĞI İÇİN, masum yere hapiste olan eşim Tayfun Kahraman, sağlığını kalıcı biçimde etkileyecek çok ağır ve sancılı bir süreç yaşıyor.
Oysa 4 senedir kimseye bir zeval gelmeden, geri dönüşü olmayan bir hasar almadan bu haksızlık bitsin diye dua ediyordum…
Tayfun geçirdiği MS atağı nedeniyle dün bütün gün daracık havasız bir ring aracı içinde oradan oraya götürüldü.
Hastaneden koğuşuna geri götürüldüğünde ilaç dağıtım saati geçtiği için almak zorunda olduğu Neurotin adlı ilacı verilememiş! Tüm geceyi ağrı içinde bir başına geçirmiş!
Hastaneye tekrar sevki ve yatışı planlanıyor!
Ne yapalım biz? Kime anlatalım derdimizi?
Tayfun’un 4 senedir haksızca içinde barındırıldığı fiziksel ve psikolojik yaşam koşullarının hastalığının bugün geldiği seyre etkilerini hangi mahkeme değerlendirecek? Nereye başvuralım?
Masalarında Tayfun’un hastalığının ilerlediğine dair heyet raporu olmasına rağmen, AYM kararını uygulamayıp Tayfun’u tahliye etmeyenlerin ve hiç böyle bir şey olmamış gibi susanların hiç mi vicdanı yok, bu nasıl insanlık?
Resmi gazetede yayınlanmış AYM kararına göre dışarıda olması gereken Tayfun neden zırhlı araç içinde gün boyu şehirlerarası yolculuk yaparak tahlil, tetkik ve takip altında kalıyor?
Bizim daha ne yaşamamız gerekiyor?
Bu kadar zulüm, bu kadar gaddarlığı nasıl sineye çekelim?
Başımıza gelenlerin ve geleceklerin sorumluluğu kimde?
Kocaeli Dilovası'nda bir parfüm dolum atölyesinde çıkan yangın ve sonrasındaki patlamada 6 işçi hayatını kaybetti..
Esma Dikan, üç çocuk annesi..
Hanım Gülek, 65 yaşında, üç çocuk annesi..
Şengül Yılmaz, 55 yaşında..
Tuğba Taşdemir, 18 yaşında..
Nisa Taşdemir, 17 yaşında,..
Cansu Esatoğlu, 16 yaşında..
v/Süriye Çatak Tek-Kocaeli Gündem
📣 AKP sosyal medyayı sandığımızdan daha fazla manipüle ediyor | Flood
Akp'ye muhalif kitleler tarafından da yoğun şekilde takip edilen "sosyal medya haberciliği" yapan en çok takipçili sayfalar AKP'nin propaganda aracı, talimatla yönetiliyorlar.
Öncelikle belirtmeliyiz ki bu hesaplar görselde listelediğimiz 20 hesap ile sınırlı değil. Listemizde en fazla takipçili olanlar başta olmak üzere sınırlı bir derleme yaptık.
Listedeki hesapları haftalarca önceki paylaşımlarına bakarak inceledik. CHP İstanbul İl Başkanlığı önünde halkın toplandığı ve dün öğle saatleri itibariyle polisin işkenceye varan müdahalesini nasıl paylaştıklarını turnusol olarak kabul ettik. En fazla takipçili beş hesabın yaklaşık son iki gündeki paylaşımlarını bu bakış açısıyla zincir şeklinde sunuyoruz.
Zincir başlıyor...
Bu dönemi anlatırken ileride akıllara kazınacak bir fotoğraf...
Kanser geçmişi olan Murat Çalık mahkumlar koğuşu penceresinde: Annesi hastane önünde!
https://t.co/Tl8Z0TvpRT
Mahir Polat’ın hastaneden ek ilaç tedavisi ile taburcu edildikten hipertansiyonunun devam ettiğini söylemiştim. Burada ölçümlerini paylaşıyorum. Tansiyonunu normal olduğu tek bir ölçüm yok. Birçoğu hastaneye yeniden kaldırılmasını gerektirecek nitelikte.
Durumu abartısız ve eksiksiz bildiriyorum: hayati tehlikesi devam ediyor, cezaevi koşulları sağlığına mütemadiyen zarar veriyor.
Başta adalet bakanı sayın @yilmaztunc olmak üzere tüm yetkililere sesleniyorum. Kardeşim Mahir Polat günde 3 ilaç kullanarak kendini korumaya çalışıyor ama tablodaki değerler dayanılır gibi değil. Ben tüm bilim insanlarına sesleniyorum; aşağıdaki tabloya bakın ve Mahir Polat’ın bedeninin bu değerlere daha ne kadar dayanabileceğini siz söyleyin.
Tekrar ediyorum; benim kardeşim hükümlü değildir biz tutuklu bir insanın canından söz ediyoruz. Savcılığın insani bir kararı @mhrpolat dan esirgemesi anlayamıyorum. Daha fazla zarar vermeden başka bir adli kontrol işlemi talep ediyoruz. Bu ülkemin vicdanına seslemiyorum.
İSPARK çalışanı oğlu gözaltına alınan 75 yaşındaki Sadiye Teyze’nin feyyadını dinleyin.
"30 yaşında dul kaldım. 12 bin lira maaş alıyorum. Çocuklarım için ayaktayım. Ben çocuklarım için canımı veririm. Yokluk çektik, yemedik, içmedik. 75 yaşındayım ben hâlâ basamak siliyorum. Basamak siliyorum ki kimseye muhtaç olmayayım."
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı #Ekremİmamoğlu'nun tutuklanmasının ardından başlayan protestolara ve üniversitelerde geleceksizliğe karşı yapılan yürüyüşlere katıldıkları için gözaltına alınan gençlerin Çağlayan Adliyesi'ne sevki devam ediyor. Sadiye Teyze'nin oğlu dün mahkemeye çıkarıldı.
Hoşça kalın
dostlarım benim
hoşça kalın!
Sizi canımda
canımın içinde,
kavgamı kafamda götürüyorum.
Hoşça kalın
dostlarım benim
hoşça kalın...
Resimlerdeki kuşlar gibi
dizilip üstüne kumsalın,
mendil sallamayın bana.
İstemez... Tek hecesiz elveda.
.