Arkadaş iki ay önceye kadar Berlin'de yaşayan şantiyesinden evine giden bi mimardım. Türkiye'de iş kurayım Tireboluyu ve fındığını tanıtayım diye geri döndüm. Şimdi 1000 metre rakımda hukuksuz devam eden maden arama protestolarındayım. Yani inanılmaz bir ön görülemezlik...
Buraya gelirken içlik giyin, hava buz.
Ülkemizde yok edilmek için kamuoyu ikna çabaları yapılan, trollere mesai yaptırılan, sabah akşam hakaret edilen canlılar bunlar işte. Sosyal zekaları, kendilerinden nefret eden iki ayaklılardan çok daha yüksek.
Seven dogs stolen from their owners have gone viral after escaping from an illegal transport truck and making their way home.
They traveled around 17 km together, led by a corgi across highways and fields, now safely back with their respective owners..🐶🐾🥺❤️
Göç eden kişi bir süre sonra değişir. Alışkanlıkları değişir, hayatı yaşama biçimi değişir, düşünme biçimi, yemek yeme alışkanlığı bile değişir. Önceliklendirdiği konular değişir, dertleri değişir, sevindikleri bile değişir.
Bu noktada göç sürecinde zorlayıcı meselelerden biri doğduğun büyüdüğün ülkeden, sevdiklerinden uzak kalmaksa; diğeri de onlarla bir araya geldiğinde ortaklıkların azalmasının ilişkideki yansımalarıdır. İlişkiler devam eder belki; ama ilişkideki mesafe; yan yana olduğunda bile orada durur. İlişkinin güçlü bir bileşenidir artık bu mesafe ve görmezden gelinmeyecek kadar da büyüktür. Bu noktada ülkedeki kişilerle görüşmelerde iki insanın bir araya gelme, hasret giderme arzusuna ortak olur mesafe. İlişkideki görünmeyen üçüncü kişi gibidir.
Öte yandan göç eden kişi tekrar ülkesine dönse bile aynı kişi olarak dönmeyeceğinden dolayı, ne aynı ülkeyi, ne aynı ilişkileri bulması bir hayli zordur. Bu noktada da mesafenin yerine değişim ilişkiye eşlik eder, ve her ilişki bu değişimi kaldırmayabilir.
Özetle göç; mesafenin, değişimin, dönüşümün, kaybın, yeni bir kimlik oluşturmanın, ufak başarılarla mutlu olmanın, başarılı hissetmenin, başarısız hissetmenin, yalnızlığın, bir aradalığın; hepsinin içinde olduğu çok katmanlı bir yolculuktur.
Yaşlandıkça anlıyorsun ki sanat var çünkü aksi takdirde konuşacak şeyler tükeniyor. Aynı işe gidiyorsun, aynı insanlarla aynı konuları konuşuyorsun, aynı rutinlerin içinde dönüyorsun. Hayat kalıplaşıyor, tekrara dönüşüyor. Bir noktada farkına varıyorsun ki söyleyecek yeni bir şeyin kalmamış, çünkü deneyimlerin yenilenmiyor.
Sanat tam da bu nedenle genç kalabilmek demek. Zira sanat yeni deneyimler sunuyor, başka hayatların pencerelerini açıyor, hiç düşünmediğin açılardan bakmaya zorluyor. Bir roman seni tanımadığın bir bilince taşıyor, bir film farklı bir zamanın dokusunu hissettiriyor, bir şarkı unuttuğun bir duyguyu geri getiriyor. Sanatla karşılaştığında konuşacak şeylerin yeniden çoğalıyor, çünkü dünya yeniden genişliyor.
Sanatsız bir hayat bu nedenle daralıyor. Aynı fikirlerin, aynı tepkilerin, aynı kalıpların içinde sıkışıyorsun. Merak köreliyor, dikkat zayıflıyor, her şey öngörülebilir hale geliyor. İnsanlar sıkıcılaştıklarında aslında dünyaları küçülmüş oluyor.
Belki de bu yüzden sanatla ilişkiyi sürdürmek bir lüks değil, bir zorunluluk. Genç kalmak bedende değil, bakışta. Hâlâ şaşırabilmek, hâlâ yeni bir şey hissedebilmek, hâlâ konuşacak şeyler bulabilmek, yalnızca sanatla mümkün olan muazzam bir ayrıcalık bu aslında.
Evet yurtdışında refah seviyesi yüksek ülkelerde yaşamak güzel, hayat kalitenizi arttırıyor, stresiniz çoğunlukla azalıyor ama bunun da bir bedeli var. Yurtdışında yaşayan dostlarla konuşurken bundan bahsederlerdi ama anlamazdım. Memleketiniz ve aynı dili konuştuğunuz insanlarla bir arada olmamak sizi boyutu ve dibi bilinmeyen bir boşluğa itiyor. Tarifi zor, araf gibi bir şey. Eğer bir ana kuzusuysanız yurtdışı sizi biraz üzebilir. Kısacası yüreğinizin bir kısmı her zaman doğup büyüdüğünüz o topraklarda olacak.
Global Flourishing Study, 22 ülkede insanların yaşam kalitesini ölçmüş.
Türkiye için en vahim bulgu: Çocukluktaki yoksulluk yetişkin hayatını en sert biçimde belirleyen faktör. Bu ilişkinin en sert ve kalıcı olduğu ülke Türkiye. Yoksul bir çocukluk ileride telafi edilemiyor. ++
Carl Jung: “Bir başkasını sevmek kolaydır, ama kendinizi, yani olduğunuz şeyi sevmek, kızgın bir demiri kucaklamak gibidir: İçinizi yakar ve bu son derece ıstırap vericidir. Bu yüzden, ilk başta bir başkasını sevmek, hepimizin umut ettiği bir kaçış yoludur ve bunu başardığımızda hepimiz bundan zevk alırız. Ancak uzun vadede, bu kaçış bize geri döner. Kendinizden sonsuza kadar uzak kalamazsınız, bir noktada geri dönmek zorunda kalırsınız, gerçekten sevip sevemediğinizi öğrenmek için bu imtihandan geçmeniz gerekir. İşte asıl soru budur: Kendinizi sevip sevmediğiniz, sizin gerçek imtihanınızdır.” Çeviren: Mehmet Gündoğdu
Bir izleyicimiz çok samimi ve içten bir mesaj yollamış. Babası emekli, hayatı boyunca çalışmış. Şimdi sistem bu babaya ufak bir hobiyi bile çok görüyor. Takdilerinize sunuyorum:
"İki yıl önce annemi kaybettik. Babam iki kedisiyle birlikte yaşıyor. Kendi evi var, SGK emeklisi. Emekli maaşı 18.000 TL civarında. Annem öldükten sonra içine kapandı. Hem annemin vefatı hem de hayat pahalılığı yüzünden evden dışarı çıkmak istemiyor. Aynı zamanda müzik öğretmenidir babam. Eski arkadaşlarıyla haftada bir stüdyoda müzik yapıyorlardı. Stüdyo kiraları çok arttı, gitmekten vazgeçtiler. Dışarıda bir kahve içmek bile gerçekten babam için lüks. Mesela kızımı okuldan alması gerektiği zaman, bahçede beklerken nescafesini yanında götürüyor kantinden 5 TL'ye sıcak su alıyor kahvesini içiyor düşünün işte... Faturalarına ben destek oluyorum, kira vermiyor, ona rağmen kıt kanaat geçiniyor.
Adamın tek eğlencesi Temu'dan aldığı küçücük hobi şeyleriydi. İşte mesela sukulent büyütüyor, çoğaltıyor. Ne bileyim süsler, minik objeler alıyordu Temu'dan. Sukulentleri süsleyip bizlere hediye ediyor. Ya da boncuklar alıyor, bileklikler yapıyor. Temu'dan ayakkabı bile alıyordu. Çünkü LCW bile artık emekli bütçesini aşıyor. Kendi kendine onuruyla yaşamak, hayattan on gram keyif almak isteyen 70 yaşındaki adama bile düşman bir zihniyet."
15 yaşında, bunca yıl kimseye zararı dokunmamış köpeği, ısınmak için girdiği metro istasyonunda, sopayla döverek öldürdüler.
Yazacak çok şey var… binlerce beddua, küfür…Bittim. Kan ağlıyorum.
Tek diyeceğim, sesini duyurmaya çalışalım, olabildiğince.
#matmazeliçinadalet
Lütfen paylaşın
Monte Cristo Kontu’nda şöyle bir cümle geçer: “Belirsizlik tüm işkencelerin en kötüsüdür.” Çünkü insan bilmediğiyle savaşamaz, hazırlıksız kalır. Zihin boşluğu doldurmak için senaryolar üretir, korkuyu büyütür. O yüzden bazen olanı bilmek, en kötü ihtimali duymak bile, bilinmezliğin çürütücü ağırlığından daha hafiftir.