Bazı ilaçlar tek başlarına güvenlidir. Karıştırıldıklarında ise ölümcül bir zehre dönüşürler.
Bir doktor olarak, işte insanların kazara alıp doğrudan acile düşmelerine neden olan 5 klasik ilaç kombinasyonu:
1. Viagra + Göğüs Ağrısı hapları.
Sırası gelen hasta çağrıldı.
O içeri girerken başka bir adam kapının önünde belirdi.
"Adım şu.
Buradayım.
Ama gelmeyeceğim." dedi, sert bir ifadeyle.
"Muayenemi iptal edin!"
Sekreter hanım da ben de anlamadık.
Sekreter hanım:
"Kimsiniz?" diye sordu.
Adını söyledi tekrar.
İçeri giren hastadan sonraki randevulu hastaydı.
Sürede de herhangi bir gecikme yoktu.
Sekreter hanım tekrar sordu:
"Muayene olmayacak mısınız?"
"Olmayacağım." dedi, sinirli bir şekilde.
"O zaman siz iptal edeceksiniz." dedi sekreter hanım.
"Kaç saattir bekliyorum. Bir de iptal için mi uğraşacağım?" dedi ve gitti.
İçeri giren hastadan durumu öğrendik.
Öğle arasında gelmiş.
Ben de bugün poliklinik odasında kaldım.
Yemeğe çıkmadım.
Biraz rahatsızdım ve sedyenin üzerinde uzandım.
Kapıyı çalmış açmamışım.
"İçeride bekliyor, muayene etse ne olacak?" diye söyleniyormuş dışarıda.
Oysa randevusu öğleden sonraki ikinci randevu.
Onun "Hastanız yok." dediği zaman dilimi, benim öğle aram.
Bir grup insan var ki gerçekten kendini hekimlerin sahibi zannediyor.
Hayat da onların etrafında dönüyor.
"Gak" deyince peynir, "guk" deyince su bekliyorlar...
Ankara'da hastanelerde muayene randevuları NATO toplantısı süresince 20 dk aralarla olacak.Yani aslında Dünya Sağlık Teşkilatı'nın hastaların en iyi şekilde bakılması için önerdiği 20 dk muayene süresi,çok ayak altında insan olmasın diye uygulanacak.Bütün değerler alt üst.
Kendi binasını yıktıran bir müteahhit duymuş muydunuz hiç? Kendisine sunulan olumlu testlere rağmen, bir de kendi binasını kendisi teste sokan? Şanlıurfa’da eşine az rastladığımız bir olay yaşandı.
Diş hekimi arkadaşımdan 👇🏻
“DUS a yıllarca hazırlanarak 93 netle, çok yüksek puanlarla öğrencilerin giremediği bölümlere 2011 den sonra doktoraya girenlere haksız bir şekilde uzmanlık belgesi verilecek. 1 net bile binlerce kişiyi eliyorken puan sistemi ile oynanmayacağını nerden bileceğiz? Sıralamaya bakılmayarak binlerce kişiye uzmanlık verilecek. 15 yıldır, doktora yapanların sayısının 5000 civarı olduğu tahmin ediliyor. 14000 diş hekimliği öğrencisinden sadece 800 kişi alınıyor. Bu nasıl adalet?”
Bir kadın hastam geldi…
Bir anne.
Üç çocuğu var.
En küçüğü zihinsel ve fiziksel engelli.
Diğer ikisi evlenmiş.
Şimdi engelli oğluyla baş başa yaşıyor.
Kendisi 62 yaşında…
Oğlu 33.
Eşi yok.
Çocuğunun tüm bakımını tek başına üstlenmiş.
Altını temizliyor, yediriyor, banyo yaptırıyor…
Yıllardır tek başına.
Diğer çocukları ise arayıp sormuyormuş.
Sonra bana şunu sordu:
“Bir evim var doktor hanım…” dedi.
“Ben öldükten sonra bu evi hastaneye bağışlasam, oğlum palyatif serviste sürekli kalabilir mi?”
Ben öldükten sonra onu kim bilir nereye götürecekler, nasıl bakacaklar?"
“İçim rahat etmeyecek…” dedi.
“Gözüm açık gideceğim…”
…
Anneler ölmekten korkmaz.
Arkasında bırakacağı evladının sahipsiz kalmasından korkar.
Bu annelerin yürek yangını görülmeli…
Sesleri duyulmalı!
Dünya gözüyle çözüme kavuşturmalı ki bir nebze olsun rahat edebilsinler...
İvan İlyiç başarılı bir hâkim.
Toplumun gözünde düzgün, saygın, başarılı biri.
İyi bir işi, evi, çevresi var.
Hayatını hep kurallara uygun yaşamış.
İnsanların “ideal hayat” dediği şeyi kurmuş biri gibi.
Sonra hastalanıyor.
Başta önemsiz gibi görünen bir ağrı giderek büyüyor.
Doktorlar kesin konuşmuyor.
Çevresi onu rahatlatmaya çalışıyor ama aslında herkes gerçeği hissediyor:
İvan İlyiç ölüme gidiyor.
İlk kez gerçekten korkuyor.
İlk kez yalnız hissediyor.
Ve ilk kez kendine dürüst olmaya başlıyor:
Ben gerçekten mutlu muydum?
Yoksa sadece “olması gerektiği gibi” mi yaşadım?
Peki ya ben ne istedim?
Hastanın yalnızlığı,
Belirsizlik korkusu,
Doktor-hasta arasındaki mesafe,
Mekanikleşmiş sağlık dili,
“Bir vaka” gibi görülme hissi
çok gerçek verilmiş bir kitap.
Ve kitabın sonunda, İvan İlyiç ilk kez gerçekten insan gibi davranmaya başlıyor.
Belki de hayatında ilk kez.
Bir öğretmen, velisinden gelen mesajı şu sözlerle paylaştı:
“Cumartesi dediği bayramın 2. günü. Arama saati 22.15. Bayramın 3. günü de aradı açmadım.
Pazartesi günü bu mesajı atmış. Sanki 400 bin TL’yi okula değil, bana ödüyor.”
Sizin rakibiniz diğer insanlar değil.
- egonuz
- erteleme alışkanlığınız
- disiplinsizliğiniz
- kötü alışkanlıklarınız
- özgüven eksikliğiniz
- öğrenmeyi ihmal ettiğiniz bilgi
- Tükettiğiniz sağlıksız yiyecekler
Şimdi git ve onları yen.
Bir üniversitenin kütüphanesinde bir oğlan, kızın masasına yaklaşarak yavaşça sorar:
“Yanınıza oturabilir miyim?”
Kız, yüksek sesle cevap verir:
“Gecemi sizinle berbat etmek istemem!”
Kızın sözlerini herkes duymuş, başlarını kaldırıp ayaktaki oğlana dik dik bakmaktadır. Oğlan çok utanır ve hiçbir şey diyemeden, şaşkın bir şekilde kendi masasına geri döner.
Birkaç dakika sonra kız yerinden sessizce kalkar, oğlanın masasına yaklaşır ve ona yavaşça şöyle der:
“Ben psikoloji öğrencisiyim. Az önce şaşıran bir erkeğin nasıl tepki vereceğini öğrenmek istedim. Bu arada sizi herkesin önünde biraz utandırdım sanırım. Özür dilerim.”
Bu kez oğlan yüksek sesle cevap verir:
“Bir geceliğine 200 dolar mı? Çok para!”
Oğlanın sözlerini yine herkes duymuştur ve bu kez ayaktaki kıza dik dik bakmaktadırlar. Tam o sırada oğlan, şoka girmek üzere olan kızın kulağına yaklaşarak şöyle fısıldar:
“Ben de hukuk öğrencisiyim. Birini çevreye suçluymuş gibi nasıl gösterebileceğimi öğrenmek istemiştim. Özür dilerim.”
Hayattan koparılan Atlas Çağlayan’ın annesi Gülhan Çağlayan’ı dinleyin.
Bu acı, yalnızca bir annenin değil; görmezden gelinen, denetimsiz bırakılan ve giderek çürüyen bir toplumun çığlığıdır.
Dizi ve filmlerde ahlak ve etik değerleri yok sayan;
mafya, çete, silah, şiddet ve çatışmayı olağanlaştıran,
emekle kazanılması mümkün olmayan lüks hayatları özendiren,
aşiret düzenini ve töre cinayetlerini meşrulaştıran yapımlar…
Bunları üreten yapımcılar kadar,
bunlara izin veren, denetlemeyen ve yayınlanmasını sürdüren kanallar da sorumludur.
Rap ile uzaktan yakından alakası olmamasına rağmen “Sözde rap” adı altında;
uyuşturucuyu, silahı, çeteyi, mafyayı, pornografiyi ve kültürsüzlüğü pazarlayan elektronik müzik pazarlamacıları ve bunları dillendiren sözde müzisyenler kadar,
bu içeriklere göz yuman, yaptırım uygulamayan kurumlar da sorumludur.
Sosyal medyada, özellikle TikTok’ta;
para ve etkileşim uğruna kurgulanmış saçma meydan okumalarla
şiddeti, zorbalığı ve akılsızlığı teşvik eden içerikler üretilirken,
bunları düzenlemekle yükümlü olanlar nerede?
Bu tablo yalnızca bireylerin değil;
yıllardır kültür, eğitim, medya ve dijital alanı siyasi politikalarla dizayn etmeye çalışan,
ancak bu tür yapıları görmezden gelen,
gerekli hukuki yaptırımları uygulamayan iktidarın da sorumluluğudur.
Denetlemeyen, korumayan, önlem almayan;
gençleri şiddetten, uyuşturucudan ve yozlaşmadan koruyamayan
bir dönem yaşıyoruz.
Dün Ahmet, bugün Atlas…
Hayatları daha başlamadan sona eren
bizim çocuklarımız.
tüm düşündüklerinde haklıydı.Ecevit denince akla tabi ki Kıbrıs gelir.merhum Ecevit onca yükü sırtlayıp,Türekiye için gerçekten çok kritik öneme sahip Kıbrıs'a çıkartma yaparak dev bir yüreklilik göstermiştir.
sayın Ecevit Türk siyasetine damga vurmuş ve yıllarca ülkeye hizmet etmiş dürüst bir halk adamı idi.ama şimdikiler gibi sadece kendisini ve yalakalarını düşünen sözde halk adamı değildi sayın Ecevit.ışıklar içinde huzur içinde uyusun.
bazen erkek kardeşler, kadınların erkekleştiğinden şikayet ediyor.
bir gün hep beraber kısır çay yaparken "ya biz bundan sonra eril eril erilelim, gerisini koyverelim!" falan demedik, önce orada anlaşalım.
"kariyer de yaparım, çocuk da" diye diye kadının sırtına iki kişilik değil, beş kişilik yük vurdular güzel kardeşim. "ayaklarının üzerinde dur" dediler, durmaktan varis olduk yemin ederim.
sonra sistem kadına "erkek gibi çalış, ama kadın gibi görün, üstüne bir de anne gibi şefkatli ol, ha bu arada evi de otel gibi temiz tut" dedi. bu kadar bölünmüşlükten şizofreni çıkar, sen kalkmış "dişil enerji" arıyorsun.
e motor mu bu? su kaynattı tabii!
hani bir de sen sıkıntıya gelemem yok ıssız adamım, yok efendim "i am going my way" (mgtow) falan tiplerinde gezerken o kadın klozeti tamir etmek zorunda kaldı ya güzel kardeşim, biz galiba o sırada da az buçuk kaybettik dişil enerjimizi. “ama onlarda…” deme hemen bir dur.
şimdi o sabahın 07.00'sinde metrobüs kuyruğunda, havasız ofislerde, bitmeyen "deadline"ların, ödenmesi gereken kredilerin, kapıya dayanan faturaların arasında kadın nasıl "dişi" kalsın, sen söyle?
patronun "ciro" diye tepene bindiği, bankanın "faiz" diye gırtlağına yapıştığı, ev sahibinin "zam" diye kapıyı aşındırdığı bir dünyada sen kadına "yavaşla, hisset, e arada da süzül" diyorsun.
süzülemez…
ama yine de bir umutla ajda bilezik takmaya, tuzlu su boca etmeye o da olmadı salamura olmaya falan çalışıyoruz dişil enerjimiz artsın diye. gerçi o "dişil enerji" dediğin şey hazır çorba da değil yani sıcak suyu dökünce kıvamı tutsun. tutmuyor.
öyle kamyoncu gibi küfretmeye, racon kesmeye, elimizi masaya vurmaya bir günde karar vermedik.
kadınların "celal" ismine, erkeklerin de "cemal" ismine doğru zorla sürüklendiği bir dünyada ne yapacağız bu işi nasıl tersine çeviririz bilmiyorum.
ama her şeyden önce birbirimizi anlamamız gerekiyor sanırım. sonra da birbirimize sahip çıkmamız.
5 ocak 2026 /ankara
ezgi akgül
Bunu yaşadık. Oturduğumuz kafeye geldi. Yiyecek verdik baştan yedi, sonra yemedi. Gitti yine geldi bakıyor. Yiyecek attık almadı ama bakıyor, gidip geliyor, bakıyor hayvan . Bir şey anlatmaya çalışıyor deyip kalktım direkt bi yere doğru gitmeye başladı. Bi yandan da arkasına bakıyor geliyor muyum diye. Götürdüğü yerde baktım yavruları var 6 tane😍🥹. Tabi biz arkadaşımla hüngür şakır ana yüreği yaa deyip ağlamaca. Bu hissi ancak anne olan anlar ya. Başka anneye yaklaşıp yavruma yiyecek ver demeye çalışmak🥹🥹
BİZ NELER YAŞADIK,KİMSE BİLMİYOR
O gün sıradan bir pazar günüydü. Sabah Fatih yanımdaydı. Gülüyorduk. Yan yanaydık.
Akşamına ben kardeşimi kaybettim.
Saat 20:03’tü. Babamın telefonu çaldı. Arayan canım oğlum Fatih’ti.
“Fatih arıyor baba” dedim.
Babam açtı.
“Efendim oğlum” dedi.
Ama konuşan Fatih değildi.
Bir polis memuruydu.
“Oğlunuz bıçaklı saldırıya uğradı, hastaneye götürülüyor.”
O an ayakta duramadım. Vücudum boşaldı. Titredim.
Hastaneye nasıl gittiğimizi bilmiyorum.
Fatih’in kalbi ambulansta durmuş. Geri getirmişler.
12 kez bıçaklanmıştı.
Bir insan buna nasıl dayansın?
Babamı gözlem odasına aldılar.
Bir süre sonra çıktı.
Bir hastane duvarına yaslandı.
Sonra yavaşça yere çöktü.
Ağlamaya başladı,hüngür hüngür
Hayatımda babamı ilk kez öyle gördüm.
“Ne oldu?” dedim.
“Ne oldu baba?”
“Her yeri bıçak yarası…” delik deşik olmuş dedi.
“Çırılçıplak yatıyor…”
O an aklım durdu.
Kriz geçirdim. Serum verdiler. Kaç tane bilmiyorum.
Saatlerce bekledim.
Bir umutla.
Sonra Fatih’in eşyalarını verdiler.
Siyah bir poşetin içindeydi.
Kanlar içindeydi .
Ben de orada dağıldım.
Saatler sonra doktor çıktı.
Bu çocuğu öldürmek için bıçaklamışlar
Biz kanamayı durduramıyoruz 8 ünite kan verdik dedi
2.Ameliyatta bir böbreği alındı
Bir umut kanama durur diye ama
orada… gitti.
Sabah saçını nasıl yaptıysa öyleydi.
Eve gittiğimde jölesine baktım.
Kokusunu almak için.
Sabahki parmak izleri hâlâ duruyordu.
Ama Fatih yoktu.
Bir başkası yüzünden…
Benim kardeşim 12 kez bıçaklanarak öldü.
Fatih’i son öpüşüm…
Kefenli halindeydi.
Daha yazsam çok şey yazarım.
Ama bazı acılar anlatılmıyor.
Biz neler yaşadık…
Bize neler yaşattılar…
Fatih geri gelmeyecek.
Bunu biliyoruz.
Ama bu yaşananın üstü örtülürse,
bu sessizlik bir başkasının başına geleceklerin de başlangıcı olur.
Biz intikam istemiyoruz.
Biz unutulmasını istemiyoruz.
12 bıçak darbesiyle öldürülen 15 yaşında bir çocuğun dosyası
rakamlara, raporlara, ertelenen duruşmalara sıkışmasın.
Adalet gecikirse, bu sadece bizim acımızı büyütmez;
başka ailelerin de kapısını çalar.
Fatih için adalet istiyoruz.
Başkaları yaşamasın diye.
#FatihEmsalOlsun #deprem #Elazığ
#BizBüyükBirAileyiz #Trump
#Fatihcaciicinadalet
Bu temiz kaynak suları tek tek plastik şişelere konulup mazot yakan nakliye araçlarıyla marketlere getirilebiliyor da evlerde musluklardan neden akıtılamıyor? Düşünsenize bilinçli bir temiz su planlaması ne kadar az plastik atık ne kadar az egzos dumanı?