Ramazan günü tutuklanıp, 15 yıl sonra Ramazan günü serbest bırakılan ve yine bir Ramazan (1.günü) Telegram suikasti ile şehid edilen İbda Mimarı Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’na Rahmet ve bir dua vesilesiyle...
Teoman Duralı hoca kendisine sorulan “PKK’nın ortaya çıkması engellenebilir miydi” sorusuna cevap veriyor:
“Her şeyden önce Cumhuriyetin kuruluşundan başlıyor bütün mesele. İmparatorluk bütün kimliklere yer verirken tutup belli bir kavme odaklanıldı.
İstediğiniz kadar bu kültürdür, kavim değildir deyin. Gayet tabii ki kavim kökenlidir.
Karışmıştır, karışmamıştır… Karışmamış hangi kavim var yeryüzünde?
Bir İstiklâl harbi başlatıyorsunuz ve ‘kalkın ey İslâm ehli, halifemizi kurtarmaya gidiyoruz’ diyorsunuz. Bunu onlarca, yüzlerce kez işittim Kürtlerden: ‘Biz halifeyi kurtarmaya çıktık, Türk kavminin devletini değil.’
Ya baştan söylersiniz, ‘biz Türk devletini inşa edeceğiz’ diye ya da Yunanistan’la yapıldığı gibi, İngilizlerle mübadeleye girer, Kürtleri o zaman İngiliz işgâlindeki Irak’a verirsiniz.
On iki, on üç milyon nüfus vardı o tarihte. Taş çatlasa bir milyon da Kürt. Zaten oradan gelmeler. İran’a karşı tampon olsun diye Yavuz getirdi hepsini. Doğu Anadolu’daki Türkleri de Irak’a sürdü. Bunlar da Şii, Aleviydiler. Türklerin yüzde doksanı Alevidir. Bugün Alevilerin tamamı Türk. Ermeniden dönme değilse, Kürt Alevisi yoktur.
Bugünün serbestliğini ömrümce yaşamadım. Bundan bir buçuk ay önce bir akşam, bir grup, Eminönü’nde saz çalıp Kürtçe şarkı söylüyordu. Düşünülemez bir şeydi bu. Adamı kazığa oturturlardı.
Bunun gibi neleri aştık. Bütün bunları yaşadığım, gördüğüm için biliyorum. Neler çektik. 12 Eylül’ün hemen sonrasında Elâzığ’da, Diyarbakır’da, Malatya’da aynı anda üç yerde ders verirken baskı rejimi bir faciaydı.
Demiştim, Diyarbakır hapishanelerinde insanlara dışkı yedirmişler. Kürtçü olmağa lüzum yok. Bütün o yaşananlar sizi ister istemez tedhişçilerin kucağına itecektir.
O devirde duyduğum hınç, hırs, öfke, dağları aşardı ki benim Kürtlükle uzaktan yakından ilgim ilişiğim yok. Ama adalet duyuşu var. O, memleketimin insanı.”
Kaynak: Öyle Geçer ki Zaman, Turkuvaz Yayınları
İsrail’in yıllardır sürdürdüğü sınırsız abluka, işgal ve katliamlara rağmen; iki yıl boyunca destansı bir direniş ortaya koyarak zalimi dize getiren, SİYONİZMİ anlaşma masasına oturmaya mecbur bırakan şanlı HAMAS’ı ve kahraman GAZZE halkını selamlıyoruz.
GAZZE direnişi, yalnızca GAZZE'nin değil, insanlığın varlık ve onur mücadelesidir. Emperyalizme ve Siyonizme boyun eğmeyen bu direniş; tüm dünya halklarına, zulme karşı dimdik durmanın hâlâ mümkün olduğunu göstermiş, örnek olmuştur.
Zafer, inançla direnenlerin; tarih, özgürlüğü kanıyla yazanların olacaktır.
Kudüs’ün, GAZZE’nin ve tüm mazlum coğrafyaların istikbâli için direnen tüm yiğitleri rahmetle, minnetle anıyoruz.
Selam olsun HAMAS'a, selam olsun DİRENİŞ'e, selam olsun GAZZE’ye!..
Şu ana kadar İsrail'e yönelik protestolar arasında en kıymetlisi, anlamlısı ve olması gerekeni şu an Ankara'da düzenlenen "Sözü muhatabına söylemeye var mısın?" yürüyüşü.
Daha öncede olması gerekenin bu olduğunu belirtmiştik.
"İsrail tüm dünyayı karşısına alma pahasına işgal ve katliamlarına devam ederken İsrail'i hedef alan söylemlerle ve eylemlerle sonuç alınabilir mi?
Her millet, kendi ülkesinin yöneticilerini İsrail'e müdahaleye zorlamalı.".
Her sahada iktisadî, içtimaî, ahlakî yaraların dumanı tütüyor.
Normalde kahve muhabbetiyle, köy meclisinde ihtiyar heyetinin çözebileceği sorunlar dersiniz.
Ama öyle kolay değil bu işler. Adamların hakkını yemeyelim.
Mesela, BAŞIBOŞLUK rejiminde sokakta çocuklar katlediliyor.
Veya milletin çocuğu uyuşturucu bataklığına saplanmış, çete belasına tutulmuş.
Ama bu çocukların hiçbiri, çözüm makamındakilerin çocukları değil.
Mesela, BAŞIBOŞLUK rejiminde geçimini sağlamak için ya da zorla bedenini satmak zorunda kalan kadınlar var.
Ama bu kadınların hiçbiri, çözüm makamındakilerin anası, bacısı, kızı değil.
Mesela, BAŞIBOŞLUK rejiminde çocuklarının rızkını temin edemediği için ya da borç batağında olduğu için intihar eden analar, babalar var.
Ama çözüm makamındakilerin çocukları aç değil.
Mesela, BAŞIBOŞLUK rejiminde her türlü haksızlık, hukuksuzluk ve adaletsizlik hüküm sürüyor.
Ama çözüm makamındakiler bu hukuksuzluğun mağduru değil.
Yani adamlar nereden bilsinler kardeşim senin sıkıntını?
Yanan senin ocağın, yıkılan senin evin...
Nihal Atsız ne diyor:
“Millî ahlâk; bizim için cephelerde kan döken, tarlalarda alın teri akıtan ve nihayet bütçemizi doldurmak için kesesini boşaltan halkımızın, malına ve canına göz dikmemektir.”
Hah işte, çözüm makamındakiler bu MİLLÎ AHLÂKtan mahrum.
Ne yapsınlar gariplerim?
Adamlar, bağımlı olmuş; milletin malına, canına göz dikmekten kendilerini alıkoyamıyorlar.
Ne güzel özetlemiş. Rabbimiz hidayetlerini artırsın. Bizim anasından, babasından, vatanından, dininden kaçmaya çalışan sersemlemiş gençliğe de intibahlar versin.
Bildiğiniz gibi, George Orwell’in 1984 (1949) ve Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya (1932) adlı eserleri, iki farklı totaliter gelecek tahayyülünü anlatır. Orwell’in 1984’ünde diktatör bir idare ve baskı, korku, sansür, işkenceyle yönetilen bir cemiyet vardır. Huxley'in Cesur Yeni Dünyasında ise ferdin özgürlüğünü zorla değil, hazla ve rıza ile kaybettiği bir düzen tasvir edilir.
Normalde bu iki eser karşı karşıya getirilerek analiz edilir ve hangisinin haklı olduğu tartışılır. Yani bir kesim, geleceğin Orwell'in beklediği gibi baskıcı ve diktatör bir dünya olacağını savunur; bir kesim de Huxley'in, sınırsız özgürlük ve hazdan ibaret sanal bir mutluluk dünyasının inşa edilerek insanların yok edileceğini savunur.
Oysa bu iki eser birbirinin karşıtı değil, tamamlayıcısıdır. Zaten Huxley, Orwell'in hocasıdır. Muhtemelen birbirinden bağımsız da yazmamışlardır eserlerini.
İkinci Dünya Savaşı’ndan 2000 yılına kadar Orwell’in 1984 şartları hâkimdir. Küresel güçler; yani Kızıl ve Kara Emperyalizm, halkları şiddet, baskı, sansür ve işkenceyle sindirip kontrol altında tutmuştur.
2000'den sonra ise yeni bir dünya, yani Huxley'in Cesur Yeni Dünyası kurulmuştur. Seküler tapınmalar devri... Artık her şey serbest.
Eğlenerek uyuşturulan, tüketimle teslim alınan, gerçeklerin ve acıların sahte mutluluk gündemleriyle unutturulduğu bir devre.
Uzun uzun kitap analizi yapmayacağız. Kitapları başka bir zaman değerlendirebiliriz. Burada mevzu başka.
İşte 1984 şartlarına nasıl ki Kızıl ve Kara Emperyalizm sıfatı yapıştırdıysak, Cesur Yeni Dünya’nın da rengi: YEŞİL EMPERYALİZM.
Artık bizden görünen, bizim için mücadele eden, bizden bir emperyalizm var:
YEŞİL DÖNÜŞÜM.
YEŞİL EMPERYALİZM.
Ne diyorlar?
Aşı olun, maske takın, yoksa öleceksiniz.
Ne diyorlar?
Küresel ısınma var, çevreyi koruyacağız, karbon salınımını bitireceğiz.
Bunlar hep kimin için? Bizim için.
Bizim için ama itiraz edemiyoruz.
İklim Kanunu, TBMM’de bir ton gündemin içerisinde sessiz sedasız kabul edildi.
Tepkilere, İKLİM(!) Bakanlığı, evlere şenlik bir inkâr ile cevap verdi.
Neymiş efendim, karbon ayak izi bireylere uygulanmayacakmış, tarım ve hayvancılığı etkilemeyecekmiş falan filan...
Yahu sen kimsin de kafana göre yasayı yorumluyorsun? Bu kanunu hazırlayan sen değilsin ki.
Paris İklim Anlaşması’na taraf değil misin? İradeni nasıl ki pandemide DSÖ’ye teslim ettiysen, iklimde de COP’a teslim etmeyecek misin?
Uyum kanunları çıkarırken onların direktiflerine göre hareket etmeyecek misin?
Biz geri zekâlı mıyız? Bu sözleşmelerin amacının ulusal politikaları küresel normlara göre belirlemeye zorlama olduğunu bilmiyor muyuz?
Bu anlaşmalar, uluslararası taahhütler verilmesini şart koşmuyor mu?
Bakanlık ne diyor açıklamada:
“Karbon ayak izinin azaltılması sadece üretim yapan organizasyonlar için öngörülmüştür.”
Sözde bireyleri etkilemeyeceği savunmasını bu cümleyle yapıyor. Özrü kabahatinden büyük.
Yahu bu cümle başlı başına senin ekonomine müdahale edileceğinin, ekonomik bağımsızlığının elinden alınacağının delili değil midir?
Şu hâliyle senin ekonomik tercihlerini “küresel ısınma sınırı” diyerek yönlendirmeyecekler mi?
Adamlar apaçık bir şekilde yeni bir küresel ekonomik düzenin ideolojik zeminini hazırlıyor.
Tanrıları bile var: BİLİM.
Adamlar uyduruk panel ve konferanslar düzenleyip, sorgulanamaz küresel politikaları dayatma sözleşmeleri imzalıyorlar. Adına da meşruiyet zırhı giydirip “bilimsel uzlaşı” diyorlar.
Halklar da gerçekten bilim zannedip bu sözleşmelere tapıyor.
Yahu bu BİLİM değil, FİLM!
YEŞİL EMPERYALİSTLER, iklim değişikliğiyle mücadele maskesiyle tarımda, sanayide, ulaşımda, enerjide tek tipleşmiş Yeşil Dönüşüm politikaları dayatacaklar.
Senin ekonomik, kültürel ve tarihî köklerin umurlarında olmayacak.
Paris İklim Anlaşması, YEŞİL EMPERYALİZMİN ve Küreselcilerin yeni sömürge hukukudur.
Gelişmekte olan devletleri, sanayisini yeşil şantajla durdurarak Batı’nın yeni koloni zincirine ekleme planıdır.
Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl'ın 42'nci ölüm yıldönümünü rahmet, 101'inci doğum yıldönümünü minnetle anıyoruz.
O, yepyeni bir dünya görüşünün ve İslâma bağlı tarih ve hal muhasebesinin temellerini attı. İslâm İnkılâbının ideolojisini örgüleştirdi.
Tüm İbda bağlıları O'nu bu kimliğiyle tanır ve sever. Bunun dışındaki her şey tafsilat ve teferruattır.
Yolu yolumuz, kavgası kavgamızdır.
Elias Rodrigez, Meksika kökenli ABD vatandaşı. Müslüman bile değil, Sosyalist Parti üyesi. O bile Gazze'deki zulme dayanamadı ve kendinden zuhur eylemine imza atarak 2 yahudiyi cehenneme yolladı. Biz buradaki Müslümanlar'ı Starbucks masalarından kaldıramıyoruz daha!
Son bir ay içinde 7-8 anket gördüm. Tümünde CHP kazanıyor. Kiminde 2-3 puan, kiminde 5-6 puan önde. Şunu söyleyebiliriz ki, Ak Parti kurulduğundan bu yana ilk defa CHP'nin gerisinde kalıyor.
Tekrar toparlayıp öne geçebilir mi? Bence bu artık çok zor. Çünkü halk, Ak Parti'ye olan güvenini kaybetti. "Yaparsa Ak Parti yapar, düzeltirse Ak Parti düzeltir" sloganları da giderek önemini kaybediyor.
Ak Parti'nin bu yok oluş sürecini durdurmasının hiçbir yolu yok değil. Bunun için İsrail'i durdurması gerekir. Fakat bu da olmayacak dua. Masada sert söylemler, masanın altında F16'lar ve F35'ler var. Güdük bir uzlaşmaya dönüşmesi daha muhtemel.
Bence İslami kesim, bunları bir kenara bırakıp CHP iktidarına ciddi olarak hazırlanmalıdır. Çünkü öyle görünüyor ki, geçiş hiç de yumuşak olmayacaktır. Ak Parti ebediyen iktidarda kalacakmış gibi davrananlar, bu geçişle savrulacaklardir.
En kötüsü de vatandaş, "Cumhuriyet tarihinin en büyük sahtekârı"ni kurtarıcı olarak görmeye başlamıştır. Bu tamamen Ak Parti'nin eseridir. Ak Parti sıradan insanı o kadar hiçe saydı ki, bu toplumun yetiştirdiği en büyük kötülüklerden biri, insanlara pir-ü-pak görünmeye başladı.
Bu kötülük, hatırlarsanız, Kur'an okuyarak gelip rakı içerek giden bir karakterdedir. Diyebilirsiniz ki, selefleri de Kur'an okuyarak gelip halkı soyup soğana çevirerek gitti. Onlar şeytana uydular, bu gelen ise şeytanın ta kendisi.
İslâmî kesimi bekleyen bir varoluş mücadelesidir. Bunu şimdiye kadar çoktan yapmalıydı. Ama o, bunu yapmak yerine düzenden nemalanma yolunu seçti. Parayi dinine tercih etti. Şimdi o da bu tercihinin hesabını verecektir. Bakalım çeyrek asırda ne kadar kazanmış ve bu kazandıkları onu kurtarmaya yetecek mi?
Bu süreç bana kalırsa artık durdurulamaz. Adıyaman bu sürecin ilk habercisiydi. Dün Yozgat ikinci haberci gibiydi. İslâmî kesim, Ak Parti ile birlikte yok olmak istemiyorsa onun yokluğunda hayatta kalmanın yollarını (şerefsiz yolları kasdetmiyoruz) kavramak zorundadır.
En inançsız ülkeler hangileridir? Kuzey Avrupa ülkeleri mi? Kuzey Kore mi? Tarih boyunca en acımasız güçler kimlerdir? Moğollar mı, Asurlular mı, yoksa çok daha ilkel kabileler mi? Afrika'da birbirini bire kadar kıran topluluklara bakın...
Göstereceğiniz örneklerin hiçbiri vahşette, hunharlıkta İsrail ile yarışamaz. Bunların hiçbiri çocuk katliamları, bebek soykırımları yapmamışlardır. En vahşî hayvanlar bile çocuklara karşı bu kadar hunhar olmamışlardır. Hepsinin bir sınırı vardır. Ama İsrail'in yok. Çünkü o Yahudi'dir. Onun yaptığını yapabilmek için Yahudi olmak gerekir.
Bu, en ilkel, en vahşi, en inançsız insanları bırak, hayvandan da aşağı bir seviyedir. Yahudi olmak, başlı başına bir şeydir. Cinler, şeytanlar, devler, ejderhalar, hepsi İsrail'in yanında masum kalır. Çocuklar karşısında, üç başlı yılan kuyruklu cehennem yaratıklarının bile bir sınırı olur. Ama İsrail'e hiçbir sınır yoktur.
O bir milleti tümden yok edip, onu yok etmek için önce çocuklarını ve bebeklerini vahşice ortadan kaldırıp onun ülkesine yerleşmeyi düşünecek kadar vicdan ve insaftan uzaklaşmış bir yaratıktır. Onun gibisi tarihte de, tabiatta da yoktur. İsrail, masalları ve hayalleri bile geride bırakmıştır. İnsanoğlunun tüm kâbuslarının toplamı onun yaptıklarına ulaşamaz.
Yahudi parasıyla tüm dünyayı satın alabilir. İşlediği hunharlıklara karşı herkesin gözünü bağlayabilir. Tüm ülkelerin yöneticilerini korkudan kıpırdayamaz hale getirebilir. Ama yaptıklarını, özellikle son 2 yıl içinde yaptıklarını unutturamaz. Bunların elbet bir son günü olacaktır.
İşte onun anlamadığı budur. İsrail yaptığı her şeyi kendi Yahudi karakterine yakıştırıyor ve Yahudi sermayesinin aklayacağını sanıyor. Sonu olduğuna inanmıyor. Yarın diye bir şey olduğunu hesaba katmıyor. Hesabı gittikçe büyütmekten başka da bir şey yapmıyor.
Bizim gönüldaşlarin savunduğu değerlere bakın, bir de muhafazakâr gençlerin savunduğu değerlere bakın:
Bizimkiler Mimar Sinan'ın eserine sahip çıkıyor ve onun temsil ettiği Müslümanlarin mabedine... Muhafazakârlar ise -Cumhurbaskaninin deyimiyle- komprador burjuvaziye, kapitalist şirkete...
Arada ne kadar aziz bir fark var, öyle değil mi?
Işin içinde Türkiye'nin en büyük bahis şirketlerinin, bira üreticilerinin, kola mümessillerinin, hamburger zincirlerinin vs olmasını hesaba katmayalim. En masum görünümüyle bile milletin içinde bulunduğu sefaletin ve ümmetin içinde bulunduğu esaretin müsebbibi bir düzen!
Bu düzeni mukaddesatı alet ederek savunmak başka bir şey, mukaddesatı hem bu düzene, hem de bu düzenin seri mamul halinde ürettiği mahlukata karşı savunmak başka bir şey.
Burada kimse "yerli sermaye" falan artistlik yapmasın diye de ilave edelim: Yabancı sermaye gelsin diye bir tarafını yırtan biz değiliz. Isteyen bir günde gönderir yabancı sermayeyi. Ama o zaman neye karşı sahte mucahitlik yapacaksınız, öyle değil mi?
Mesele yerli sermaye yabancı sermaye meselesi de değildir. Mesele bir kula kulluk düzeni, bir sömürü düzeni ve onun istenip istenmemesi meselesidir.
“Yediği kurşunla ŞEHİD olan bir mücahid, İMÂN bakımından yenilmiş midir ki, NE OLURSA OLUR, ben yenilmiş olayım?
Ben bu işin galibiyim!”
Salih Mirzabeyoğlu / Ölüm Odası Sf:109
#28Şubat
Bugün 25 Ocak; Noel Baba Operasyonu'nun 25. yıldönümü... İbda Mimarı Salih Mirzabeyoğlu ve bağlılarına yönelik saldırının üzerinden çeyrek asır geçmiş.
Bu saldırıya "Noel Baba" adını vermelerinin sebebi, rejimin Müslümanlara karşı Batılı değerleri ve Batıcılığı temsil ettiğini düşünmesi. İslam karşıtı çeteleşmelerine de "Batı" Çalışma Grubu adını vermişlerdi, biliyorsunuz.
O dönem, ülkenin sağ politikacılarının (Demirel-Çiller-Ağar ekibi), ülkeyi İsrail'in çöplüğü yaptığı dönemdi. İsrail, tüm devlet kurumlarına faal olarak yerleşmişti. Ülkenin silahını, mermisine kadar her şeyini sağlıyordu. Düzenin çeteleri de bu silahlarla, burada sayamayacağımız binlerce suçu gözünü kırpmadan işliyordu.
İslâma yönelik saldırıları bizzat İsrailli mahfiller denetliyordu. Bu saldırılar karşısında dimdik ayakta duran, başkaları gibi eğilip bükülmeyen Salih Mirzabeyoğlu, baş hedefti. Aynen, kelimesi kelimesine, o zamanki basına yansımış şekliyle, İsrailli yetkililerin Salih Mirzabeyoğlu'na ne yapacaksınız sorusu üzerine, rejimin onlara verdiği cevabı aktarayım:
- Merak etmeyin, onun dişlerini sökeceğiz.
Bu hadiseyi sonradan Türk basınına aktaran İsrailli yetkili, İngilizce'de "dişlerini sökmek" deyimi olmadığı için espriyi anlamakta güçlük çektiklerini, daha sonra anladıklarında da çok güldüklerini belirtmişti.
Ve Noel Baba Operasyonu... Onun ardından 18 yıl süren, misilsiz zulüm ve işkencelere konu olan Telegram safhası... Nihayet Salih Mirzabeyoğlu şehid oldu ve bu saldırılardan kurtuldu.
Yakın zamanda bir gönüldaşımız O'nu rüyasında görüyor. Soruyor:
- Neden bizi bıraktınız?
+ Size daha iyi yardım edebilmek için. Şimdi daha rahat çalışıyorum.
Salih Mirzabeyoğlu bağlıları, geçen 25 yıl içinde pek çok gönüldaşlarını kaybettiler. Bizzat Noel Baba Operasyonlarından (Metris ve Bandırma safhaları) başlayarak... 15 Temmuz'dan Maraş depremine ülkenin her badiresinde şehit verdiler.
Dağıldılar, aksiyonlarını yitirdiler. Ama bir şekilde hayatta kalmayı başardılar. Her nereye savrulmuş olurlarsa olsunlar, ideolojik bağlılıklarını ve intikam hislerini korudular. Salih Mirzabeyoğlu'nun şehadetinden sonraki bir durum değerlendirmeleri:
- Sahabiler gibi toplanamıyorsak Havariler gibi dağılalım; hem de dünyanın her köşesine...
Öyle görünüyor ki, gelecek 25 yıl, şu geçen 25 yıl kadar sönük geçmeyecek. Noel Baba Operasyonu 50. yıldönümüne girdiğinde, bu iddiamı değerlendirin.
Bugün şeriat diyenlerin asıl problemi, İslami dünya görüşünün ve buna bağlı yönetim biçiminin ne olduğudur. Ama onlar bu problemin farkında değildirler. Onlara bunu anlatmak da çok zor görünüyor. Çok çok ağır ilerleme kaydediliyor.
Eskiden böyle bir problem olmadığı için günümüzde de olmayacağını düşünüyorlar. Şeriat diyerek, hilafet diyerek işin içinden çıkıvereceklerini zannediyorlar. Eskiden kanser hastalığı yoktu diye bugün de olmayacak anlamına mı geliyor bu? Bugün bu hastalık var ve onun tedavisine yönelik fikirler de olmak zorunda.
Bugünkü Islamciligin problemleri, dünkü komunistlerin problemlerine çok benzer. O halde şunu soralım: Komünizm neden yıkıldı? Diyeceksin, yanlış olduğu için. Ya kapitalizm doğru olduğu için mi ayakta kaldı? Insanoğlu pekâlâ yanlışlarla da iş görebiliyor. Tekrar soralım: Komünizm neden yıkıldı?
Tek cevaba sığdırmak gibi olmasın ama en önemli sebebi şudur: Demokratik yozlaştirmaya karşı totaliter şartlandırmadan başka bir yönetim biçimi bulamadı. Insanları sürgit dipçikle yönetemezsin. Tamam iktidarı ele geçirdin, K.Kore gibi bir düzen kurdun. Iyi ama zorla tutmasan bir tanesi durmayacak orada.
Bugün şeriat davasının problemi de burada. Ya demoratik yozlastirmanin içine girip demokratik bir parti olarak, şeriatı sosyal mahvoluşun bir katığı yapacaksın yahut K.Kore gibi bir demir yumruk düzeni kurarak şeriatı kendi halkından ve onun firarlarindan korumaya çalışacaksın? Seriattan kaçan mülteciler ordusu, olur mu hiç?
Başka yol yok mu gerçekten? Evet var. Büyük Doğu-İbda dünya görüşü ve Aydınlar Aristokrasisi idaresi-Basyucelik rejimi... Bir türlü anlatamadığımız, hava gibi, su gibi zarurî ihtiyaç. Pekâlâ şimdi Suriye'yi izleyin ve bu söylediğimizden başka yol var mı, yok mu, tekrar konuşalım. Malum, halkın aklı gözündedir.
Parantez içi belirteyim. Ben şu an Suriyelilerin yerinde olsam Türkiye'yi değil İran'ı örnek alırım; laik cumhuriyet değil İslam Cumhuriyeti... Ama olduğu gibi kopya hiç değil, bakarak yapma, eleştirerek öykünme... Hiç olmazsa meselenin farkına varılması ve Suriye aydınları arasında tartışılmasına yarar. Ama Türkiye modeli alınırsa, bilmiyorum artık.
Yanlış anlaşılmıyor değil mi, İran'ı idealize etmiyorum. Aydınlar Aristokrasisinin gerekliliği idrak edilsin, hiç olmazsa hastalığın farkına varılsin temennisi...