5 gündür düğün için geldiğimiz Kuzey Makedonya’dayız.
Geri dönmeden önce dünürlerle vedalaşmak için Üsküp’ten Ohri’ye gidiyorduk.
Akşam olmuştu. Yolun kenarından, tepenin en ucunda bir minare gördük.
“Burada bir cami var, hadi akşam namazını burada kılalım.” dedik ve yönümüzü minareye doğru çevirdik.
Köyün adı Jance’ymiş.
Köy öyle dik bir yamaçtaydı ki arabayla yukarı çıkamadık. Arabayı bırakıp yürümeye başladık. Daracık sokaklardan geçerken hayran kaldık.
Her yer tertemizdi. Taş evler, dar sokaklar, eski yapılar…
Sonradan öğrendik ki burası eski bir Osmanlı köyüymüş.
İnsan yürürken bunu zaten hissediyordu. Sanki Anadolu’nun yıllar önceki köylerinden birine gelmiş gibiydik.
Caminin yanına vardığımızda şadırvanı ve tuvaleti gördük. Tertemizdi. Her şey özenle korunmuştu.
Cami de eski caminin temelleri korunarak yeniden yapılmış. Küçük ama tepenin en ucunda öyle güzel ve ihtişamlı duruyordu ki…
Namaz vakti geldi.
Bizden başka iki kişi daha geldi. Namazdan önce biraz sohbet ettik.
Köyde yaşayan insanların çoğunun gurbette olduğunu öğrendik.
Kocaeli’nde, İzmir’de, İtalya’da…
Çalışmak için gitmişler.
Ama köylerini hiç unutmamışlar.
Gurbette kazandıklarıyla köylerine sahip çıkmışlar.
Caminin yapımına destek olmuşlar. Belki artık burada yaşamıyorlar ama gönülleri hâlâ bu köyde.
Ezanı bize bıraktılar. Talha Bilal de isminin hakkını verircesine ezanı okudu. Yer gök, “Allahu ekber!” nidasıyla adeta inledi.
Akşam namazımızı kılarken cemaate 9 yaşında bir çocuk geldi.
Adı Eymen’miş.
Anneannesinin cenazesi için ailesiyle birlikte köye gelmiş.
Çocuk işte…
Ama öyle güzel, öyle kocaman bir yüreği vardı ki…
Bizimle konuşmaya başladı. Sonra hiç tanımadığı insanlara:
“Müsaitseniz bize gidelim, sizi misafir edelim.” dedi.
Daha dokuz yaşında…
Ama misafirperverliği, koca insanlara ders verecek kadar güzeldi.
Bir taraftan bizimle konuşuyor, bir taraftan daracık sokaklarda koşturuyordu.
Birden annesine doğru bağırmaya başladı:
“Anne! Türkler gelmiş!”
O an gerçekten çok duygulandım.
Çünkü o çocuğun sevincinde başka bir şey vardı.
Bizi tanımıyordu.
Biz de onu tanımıyorduk.
Ama Türkleri görünce, sanki yıllardır beklediği insanlar gelmiş gibi seviniyordu.
O an düşündüm…
İnsan bazı şeyleri kitaplardan okuyarak değil, yaşayarak anlıyor.
Üsküp’ten Ohri’ye giderken yol üzerinde uğradı��ımız küçük bir Osmanlı köyüydü.
Ama o köyde gördüğümüz şey çok daha büyüktü.
Tepenin ucunda bir minare…
Eski Osmanlı camisinin temelleri üzerine yeniden yapılan bir cami…
Gurbette yaşayan insanların köylerine sahip çıkması…
Ve 9 yaşındaki Eymen’in bütün sokağı inletircesine:
“Türkler gelmiş!”
diye sevinmesi…
İşte o an şunu hissettim:
Türk beklenenmiş.
Bunu bir yerden okumadım.
Birinden dinlemedim.
Gördüm.
Duydum.
Yaşadım.
Bazen bir yolculuğun en güzel hatırası, gideceğin yerde değil…
Yol üzerinde, hiç planlamadan uğradığın; geçmişten bugüne Türk izlerini taşıyan küçücük bir Osmanlı köyünde saklı oluyor.
Geç olmuştu, yolumuz da uzundu. Ohri’ye doğru yolumuza devam ettik.
Ama aklımızda o köy kaldı.
Ve özellikle de Eymen’in:
“Anne, Türkler gelmiş…”
sözü.
O cümleyi sanırım uzun süre unutmayacağım.
Tarih şahit olunca dava düşer, demişti bir ebedî ahbap. Firdevsî'den yarım asır geçmeden Kaşgarlı Mahmut'un daha büyük aksiyonunu da hatırlatmış olalım: Divan-ı Lügati't Türk.
Neden büyük?
Çünkü Türklerin tarihteki rolünü görmüş ve işaret etmiştir: "Dolunay olan hilal parmakla gösterilmez."
Kaşgarlı o dolunayı nasıl oldu da gördü?
Zor değil bugün bizim için olduğu gibi. Çünkü o her şeyden önce kendi emeğini görüyordu. Onun gibilerin varlığı o dolunayı Allah'ın göğünde yükseltti evre evre. Bugün eksik olan bu nevi insanlar.
İkona, kutsal şahsiyetin sûretini görünür kılarak onların huzurunu (divanını) devam ettirmeye yönelirken, İslam sanatında vahyin kelâmı hat ve tezhip aracılığıyla görünür bir nizama kavuşur. Böylece İslam’da huzurun devamı, ilâhî yahut nebevî bir sûretin temsiliyle değil, vahyedilmiş kelâmın görsel tecellisiyle sağlanır.
https://t.co/UopFoJyTFG
İsrail’e satış yapan bir silah fabrikasını basıp zarar verdiği için 5 yıl hapisle yargılanan 5 aktivisti halk duruşma salonunda Filistin şarkısıyla selamlamış.
Etkileyici görüntü.
Odyssey üzerine Gülcan Tezcan hanımefendinin sorularını cevaplamaya çalıştım.
"Christopher Nolan, bir önceki filmi Oppenheimer'de olduğu gibi The Odyssey'de de ürettiği savaş hilesiyle kötülüğün sınırlarını zorlayan kahramanının iç hesaplaşmasına, belki kısmen vicdan azabına şahit ediyor seyirciyi.
Ancak şair Celal Fedai, bu hesaplaşmayı çok da samimi bulmuyor.
Fedai, “Nolan'ın filminde Odysseus'un bazı erdemlerden söz açtığını görüyoruz. Gazze ile ilişkilendiriliyor evet. Bunu safça buluyorum. Batılı dünyada poetika bazen böyle erdemlerin lafını eder ama politika bildiğimiz vahşiliğini sürdürür.” diyor.
https://t.co/rJ5jGMDRgJ
Yıl 1988, yani 38 yıl öncesi.
Yapılan ne?
Siyonaziler yakaladıkları Filistinli çocukların kollarını, taşlar ve çekiçlerle kırıyorlar.
Olmaz böyle şey, demeyin!
Filistin'de 100 yıldır öyle şeyler oluyor ki, biri diğerini unutturuyor. Çünkü bu insanımsılar, yaptıkları kötülükleri unutturma konusunda da çok mahirler.
Aslında şimdi yazacaklarım, okuyacaklarınız, ilgilisi için, hem bir makale, hem bir belgesel hem de aslında arşivlik bir metinden fazlası 📌
Yaklaşık 10 gündür milyonlarca insan haklı olarak Christopher Nolan imzalı The Odyssey filmini konuşuyor
Cüneyt Özdemir'e müteşekkirim, Ali Arıkan isimli bir birikimle kendisi sayesinde tanışmış oldum, ezber yüzler ve isimler dışında orijinal perspektif sahibi bir insanı daha tanımış olduk onun yayını sayesinde
Arıkan'ı, orijinal kılan unsurlardan biri şuydu, uzun yıllardan bu yana ABD'de yaşayan "seküler" bir Türk'ün konuşmasında bu yoğun ve doğan şekilde Türkçe - Osmanlıca - Arapça kelimelerin yer alması, az bulunan bir zenginliktir
Ali Arıkan'ın yorumlarında benim merkeze aldığım cümlesi şu oldu genel olarak;
Yapay zeka üretimi sahnelerin dünyasında, her şeyin dijital imitasyonunun yapıldığı bir evrende, Nolan, her şeyiyle, gemisi, denizi, insanı, sahnesi ile, gerçek bir sinema yapmış
Şahsen ben de filme dair, en çok buradayım..
Filme dair binlerce twit - metin - kritik yayınlandı, çok ince, detaylı ve rafine bilgilerle örülü notları herkes okumuştur, yazmıştır, ben, çok başka bir "okuyacağım" 📌
Tam da bugün, ABD yeni medya yayıncılığının en popüler ismi, podcaster - videocaster Hasan Piker ( Hasan Abi ), Odyssey üzerinden, Yunan takipçileri ile ironik bir polemiğe girdi, kesinlikle orijinal, kesinlikle zihin açıcı idi.
“Homeros, Ömer yani Türk’tü.
Annem içeri girdi ve 'Homeros, Ömer... İzmir'in dışında doğmuş, o da Türk' dedi.
Homeros Yunanlara karşı çok eleştireldi. Yunanlara karşı başka kim çok eleştirel? Türkler! Düşünün bunu!"
Chat'ten bir izleyicinin "Asla masada olamayacaksınız, avunmaya devam edin" yorumuna ise Piker şöyle cevap verdi.
Bir kez daha, masa biz olacağız!“
**
Yukarda yazdıklarımla sizleri, ekte paylaştığım 4 çarpıcı videoyu, izlemeye - dinlemeye davet edeyim.
Oksijen gazetesinin Youtube platformunda böylesi bir ismi gördüğüme hayli şaşırdığımı itiraf edeyim. Program sunuculuğundan çok daha fazla bir birikime sahip olan Pınar Çelikel'e bu sebeple müteşekkirim.
Oksijen, şu notla duyuruyor Fahri Işık hocayı.
"Grek Mucizesi’ aslında bir ‘Anadolu Mucizesi
Meslek hayatı boyunca ‘Grek Mucizesi’nin aslında bir ‘Anadolu Mucizesi’ olduğunu anlatıp Batı merkezli tarih anlayışına meydan okuyan ve özellikle Ionia’nın önemini vurgulayan arkeolog Prof. Dr. Fahri Işık, “Roma’nın öğretmenleri” olarak bilinen Etrüsklerin Anadolu ile olan bağlantılarını, tarihteki rollerini ve Roma uygarlığı üzerindeki etkilerini ele aldı."
45 dakikalık yayının tamamını mutlaka dinlemelisiniz bence, gerçekten farklı ilgi, eğitim ve bakış açıları olanlar için hayli yüksek besin değeri olan, zihin açıcı bir video.
Arkeolojinin kurucusu Almanlar, arkeolojik istihbaratın kurumsallaştırıcısı İngilizler
ve bizzat Fehmi Işık hocanın ifadesi ile "büyük değerimiz olarak Abdulhamid Hân'ın" kurduğu, dünyada bir ilk olan telsiz tesisi ile, video, Odyssey anlatısının tarihsel mitlerini bile sıfırlıyor
Yeni bir tarih anlatısına hem davet ediyor
Hem de bunu tarihsel kaynaklarla delillendiriyor.
Tam da burada,
Enstitü Sosyal Genel Koordinatörü İpek Coşkun Armağan'ın,
bir süre önce
"Eğitimin Dekolonizasyonu Üzerine" başlığı ile kaleme aldığı 3 bölümlük büyük metni okumanızı öneririm..
Christopher Nolan sağolsun.
Geniş bir zihin taşıyan herkese
bir "Inception" imkanı sunuyor Odyssey ile...
https://t.co/YlM4hmSxZz
https://t.co/oaHLZ2mmSw
https://t.co/QS1O1d7NcY
https://t.co/0fvcmn1ntL
Sevmek için, anlamak için, kaybettiğimiz insanlığımızı yeniden bulmak için hep en başından Kitabımızın ferasetine sığınıyorum.
Dışarıda doymazlığa, cinselliğe tapan pagan bir bilinçaltı; içimde ise yakıcı bir yüzleşme hissi var.
Biliyorum eşrefi mahlûkat varsa, insanıkâmiller de var, umut da var...
#pazaryazısı
https://t.co/QvCkOZCceK
“Eskiler, bir giysiyi nasıl yıllarca, yıllarca giyebiliyorlardı? Bir kalemi, bir çakıyı, cep defterini nasıl kendi uzuvları gibi benimseyip uzun seneler kullanmaktan bıkmıyorlardı? Bu sadece yoksullukla izah edilebilir mi?”
📷 Zekiye Aytemiz
Kahramanmaraş Evleri
150 dikiş. 150…
O beden artık düzelir mi? Yıllarca kanla, irinle mücadele edecek. Sonra ömür boyu sürecek izler. Tabii paramparça olmadıysa.
Yavrusunu sokak köpeklerinin ağzından alan domuzların videosu vardı bugün. İnsandan daha akıllılar.
''39 yıl önce bugün, Filistinli sanatçı Naci el-Ali Londra’da Mossad tarafından suikasta uğradı.
1948 yılında, 10 yaşındayken vatanından sürülerek Lübnan’a gönderildi.
Naci, en ünlü karikatür karakteri olan küçük Hanzala’nın Filistin halkının ve daha kişisel olarak da kendisinden çalınan çocukluğunun ve yarım bırakılan gençliğinin bir sembolü olduğunu söylerdi:
'Hanzala on yaşında doğdu ve her zaman on yaşında kalacak.
Ben de o yaşta vatanımı terk ettim. Geri döndüğünde Hanzala hâlâ on yaşında olacak ve ancak o zaman büyümeye başlayacak. Doğa kanunları onun için geçerli değildir.
O bir istisnadır; çünkü insanın vatanını kaybetmesi de bir istisnadır.
Vatan geri döndüğünde her şey yeniden normale dönecek.'
— Naci el-Ali
Huzur içinde yat, kahraman.''
💬 @doctor_rahmeh
"Birini sevmek, ondan tanımlanamaz, öngörüİemez bir şeyi beklemektir ama aynı zamanda ona bu beklentiye cevap verme imkânını da vermektir. Evet, paradoksal görünse de beklemek bir anlamda vermektir. Ama tersi de aynı derecede doğrudur: Artık beklememek, kendisinden hiçbir şey beklemediğimiz varlığı kısırlaştırmaya katkıda bulunmaktır; yani bir bakıma ondan bir şeyi, yaratma ya da ortaya koyma imkânını önceden çekip almaktır." (Gabriel Marcel)
Arjantinli yazar Jorge Luis Borges’in Funes el memorioso (Bellek Funes) adlı sarsıcı bir öyküsü vardır. Ana karakter Funes, geçirdiği bir kaza sonrasında kusursuz ve sınırları olmayan bir hafızaya sahip olur. Hayatında gördüğü her ağacın her bir yaprağını, gökyüzünün her saniyesindeki bulut formunu, yıllar önce okuduğu bir kitabın her kelimesini eksiksiz hatırlar.
İlk bakışta bir s��per güç gibi görünen bu durum, Borges’in kaleminde dehşet verici bir felsefi trajediye dönüşür. Borges'e göre Funes hiçbir şeyi unutamadığı için "düşünemez".
"Düşünmek; farkları unutmak, genellemek, soyutlamaktır."
Hepimiz daha keskin bir hafıza, daha fazla bilgi isteriz. Oysa zekâmızı var eden şey aslında "unutma" kapasitemizdir. Modern çağın her saniye üzerimize boca ettiği sonsuz enformasyon bombardımanında, asıl entelektüel beceri daha çok şeyi hatırlamak değil; neyi unutacağını ve neyi ayıklayacağını bilmektir.