MEZARLIKTA RAKI, ABDEST GÖRÜNTÜLERİ VE LÂİKLİK
Sevgili sınıf arkadaşım S.U,
Senin şahsında -bir saygısız kaypak dışında- diğer arkadaşlarımı cevaplıyayım.
Özgür Özel ve arkadaşlarının mezarlıkta rakı içmelerinin ve Özel'in ayarlanmış abdest alma çekimlerinin fotoğrafını koyup lâikliğe dikkat çekmemi nedense yadırgamışsın.
Hayal kırıklığı yarattığımı yazmışsın.
Doğrusu neden Özgür Özel'i ve kimseyi desteklemediğimi yazmama rağmen adeta fikri fikirle karşılaman gerekirken kişiselleştirmisin.
Buna latince "Ad hominem" deniyor.
Yani bir tartışmada ileri sürülen düşünceyi veya argümanı çürütmek yerine, o düşünceyi ortaya atan kişinin karakterine, kişiliğine, geçmişine veya fiziksel özelliklerine saldırarak konuyu saptırma yöntemi.
Benim hayatım ortada.
Bazıları gibi çalıp çırpmadım.
Lâik, demokrat, Atatürkçü, ikiyüzlü olmayan, değişimcilerin talimatı ile basın sansürü uygulanan Aytun Çıray'ım ben.
Din istismarı yaptıkları için AKP'lileri nasıl eleştiriyorsam, kim olursa olsun, hangi partiden olursa olsun diğerlerini de eleştiririm.
Ben Tayyip Bey Cuma'dan çıkıp siyasi açıklama yapıyor diye eleştirirken, Özgür Bey de aynı şeyi yapınca susacak kadar ikiyüzlü müyüm sence? Unutmayalım ki taklitçiler asıllarını güçlendirir.
Doğrusu ben de sizleri din istismarına karşı biliyordum. Beni şaşırtmadınız, sarstınız!
Devlet Koruma sistemini bilen biri olarak -FETÖ Komisyonundan bu yana korumadayım ve bürokrat olarak da bilirim- bu kadar yakından, bu kadar uzun süre abdest alma çekimi yapılmasına, korunan kişinin izni olması şarttır.
Aksi halde hemen engellenir.
Ayrıca Özgür Bey"i -kendisini ilgilendirir ama- Genel Başkan olmadan önce Meclis'te abdest alıp Cuma namazına kılarken gören yok.
Şahidi de her Cuma namaza giden milletvekilleridir.
Yani Özel bal gibi din istismarı yapıyor ve daha kötüsü din istismarcılarını meşrulaştırıyor.
Sizin gibi laik zannettiklerim de onu değil, beni eleştirdiğinizden derin hayal kırıklığına asıl ben uğruyorum.
MEZARLIKTA RAKI KAMER GENÇ'İN VASİYETİ Mİ?
Gelelim mezar başında rakı içilmesine..
Aslında ideolojik olarak ne Kamer Genç onları ne de onlar Kamer Genç"i severlerdi.
Çünkü Kamer Genç tavizsiz Atatürkçü, onlarsa ex Marksist yeni liberallerdi.
Olay sonrasında bazı çevrelerden merhumun yaşam tarzı veya vasiyeti yönünde mezarının başında rakı içilmesini savunanlar olması üzerine..
Kamer Genç'in ailesi ve avukatı bu iddialara tepki göstererek durumun kabul edilemez olduğunu, merhumun hatırasına ve mezarlık adabına saygısızlık yapıldığını ifade ettiler.
Gelelim sadede...
Tarih ve miillet, kişilerden bağımsız olarak Atatürk'ün partisinin içinde mücadele etmek yerine, -edilemezdi diyorlarsa yalandır- emperyalistlerin temennileri doğrultusunda yıkılmasına neden olanları affetmeyecek.
Sevgiler.
NOT: Cevaba kapatmamın sebebi yorum yerine hakareti tercih eden terbiyesizlerdir.
Onların dışlanması yerine, bana "boşver yazma" diyenleri de ayıplıyorum.
@herkesicinCHP@yenipartiyiz
SİLİVRİ'DEN MEKTUPLAR - II:
İMAMOĞLU ile İBB TUTUKLULARI ARASINDA GÖNÜL BAĞI ZAYIFLAMAKTA
========================================
Burası da neticede kainatın bir noktası ; zaman öyle veya böyle akıp gidiyor. Önemli olan , beynin zamanı nasıl algıladığı. Ve beyninize zamanı nasıl algılaması ve yönetmesi gerektiğini öğretebiliyorsunuz. Böylece dışarıda olmak ile içeride olmanın bir farkı kalmıyor.
Bitmek bilmeyen ihtiyaçlar ve tüketme hastalığını burada sınırlamak zorunda bırakılmanın da nefsi terbiye eden bir tarafı var. Tırnak makası ile saç kesmeyi , tişörtün boyun kısmını yandan yırtıp etek yapmayı, çatlak topuklarınızı tereyağı sürerek onarmayı filan öğreniyorsunuz.
Semaverde yapılan yemekler, masterchef yarışmasını aratmayacak seviyede. Türk kadınının temizlik ve titizliğine ise burada on puan daha vermek lazım. Uyuşturucudan yatanından siyasi tutukluya kadar herkes koğuş temizliğini ve kişisel bakımını eksiksiz yapıyor. İş bölümü ve dayanışma mükemmel.
Yaşlı, yoksun ve düşkün olanlar da genç mahkumların şefkati desteğiyle zorluk yaşamadan hayatlarını sürdürüyorlar.
Toplumun uzak durduğu, tehlikeli suçlardan mahkum olmuş insanların bile içine derin bir yolculuk yaptığınızda pek çok değerli cevher çıkarabiliyorsunuz.
Çevremde; okumuş,statü sahibi, kendini toplumun üstünde gören pek çok insanda yıllardır ümitsizce kovaladığım o "özü" burada bazı insanlarda on güne yakaladım. Aİlelerimiz, doğal olarak;
"uyuşturucu sanıklarıyla nasıl yatıyorsun"
diye endişe ediyor ama inanın veya inanmayın, marka giyimli, entellektüel görünümlü,para ve kariyer sahibi insanların arasında, siz çok daha tehlikedesiniz.
Para, kumaş, kol saati , statü bütün hastalıkları görünmez kılabiliyor.
Buradaki insanlar ise çırılçıplak karşınızda.
Tabi bu durumun hırsızlık ve uyuşturucu gibi suçları önemsizleştirdiği düşünülmesin.
Uyuşturucu kullanımı ve satıcılığınınj ulaştığı seviye toplum ve geleceğimiz adına çok endişe verici. 2024 yılında Bakırköy Kadın Cezaevi'ne girdiğimde gördüğüm uyuşturucu vakaları olağanüstü artmış.
Sosyal profil inanılmaz gelişmiş ve genişlemiş.
Ev kadınları, 70 yaşındaki nineler, öğretmenleri, temizlik işçileri veya para kazanan iş kadınları.
"Torbacı " olarak tabir edilen kesimin gerekçesi daha çok yoksulluk.Bunların arasında örneğin çok sayıda ev kadını var.
Bazıları yaptıkları şeyi "meslek" ve geçim kapısı olarak görüyor; ahlaki ve vicdani boyutunu sorgulamıyor. Paranın tadını aldıktan vazgeçemeyen veya vazgeçmeyi düşünmeyenler de var. Bu insanlar üzerindeki rehabilitasyon çalışmasının yeterli olduğu da düşünülemez. Çoğu, çıktıktan sonra , aynı işi yapmaya devam edeceğini söylüyor. Uyuşturucunun bu derece yayılması ve kolay erişimi sağlanabilir hale gelmesi gerçekten büyük bir felaketin habercisidir. Çocuklarımızı korumalıyız.
Yalnızlığın en acı örneklerine , en karanlık dehlizlerine de burada rastlamak mümkün. Seçilmiş bir yalnızlık değil bu. Kaderi doğuştan çizilmiş ve giderilmesi mümkün olmayan bir kimsesizlik. Yetiştirme yurtlarında büyümüşler. Hayatlarında bir kez bile kendileri için endişe eden, merak eden, ne yaptığını soran kimse olmamış.
Tükenmek bilmeyen bir şimdiki zaman, hiç olmayan bir geçmiş ve toplu iğne ucu kadar bir umut vaat etmeyen bir gelecek zincirlemesi içinde aslında yaşamıyorlar; soluk alıp verme egzersizi yapıyorlar.
Siz dışarıda nasıl;
"Şuradan para gelebilir mi?"
"Bu yıl tatili yurtdışında mı yaparım?"
"Haydi gidelim deniz kenarında bir balık yiyelim" vs gibi motivasyonlarla yaşarken , biz de burada demir kapı gürültüyle açılınca;
"mektup mu geldi? Revire mi çağıracaklar"
umuduyla heyecan buluyoruz.
Kantin siparişlerinin gelmesi büyük bir neşe ve enerji yaratıyor. Tutukluların arasıra kendi aralarında kavga etmesi bile gün boyu konuşulacak bir konu olarak günlük hayata dinamizm katıyor.
En büyük destek kitap. Kitap okumak, tutuklu insanın ruhunu dört duvarın arasından alıp, avludan gökyüzüne uçuran tek şey. Silivri'nin çok zengin bir kütüphanesi var. Dört kitap istedim ama sadece bir tanesi geldi.
Çivi çiviyi söker diye Albert Camus'un en iç karartıcı kitaplarından biri olan Veba'yı okuyorum. Kötü bir çeviri ama yazarlık o kadar güçlü ki kötü bir çeviri bile eserin ruhunu bozamıyor.
Biraz da güncel olaylardan söz edecek olursam, Silivri'yi kamuoyunun gözü önünde tutan tabiki İmamoğlu ve İBB tutukluları.
Toplumun ve medyanın merceği sadece bu olaya odaklanmış durumda. İki yaşındaki bebeğini kimsesi olmadığı için üvey anneye bırakmış, çocuğunu yanına aldırma hakkına sahip olduğunu dahi bilmeyen, kaygıdan geceleri uyuyamayan 21 yaşındaki genç anneye odaklanacak değildiniz ya.
Her kesim sadece kendi "elitinin" sorunları ile ilgileniyor. Titanik gemisinin alt kamaralarında sular ayak bileğine kadar yükselmiş , kimsenin umurunda değil.
Dışarıda nasıl Özgür Özel ve Kemal Kılıçdaroğlu, ne parti tabanını, ne de muhalif kesimi temsil yeteneğinden yoksun, ayakları yerden kesik şekilde dolaşıyorlarsa; burada da Ekrem İmamoğlu göğe yükselen İsa Mesih gibi başının üstünde ilahi bir hale ile hücresiyle duruşma salonu arasında gidip geliyor.
Kendisiyle aynı davalardan yargılanan Silivri tutuklulularını temsil ettiğini düşünüyor, çıkışlarını çoğu zaman onların da adına yapıyor ama bilmediği bir şey var.
İBB tutuklulularının büyük bir çoğunluğu ve onların dışarıda perişan olmuş aileleri, kendisine karşı siyasi bir bağlılık duymadıkları gibi gönül bağı dahi kopmaya başlamış.
Siyasetin acımasız çarkının sıradan vatandaşlar olarak kendilerini öğütmesinden acı duyuyorlar. İmamoğlu'nun neden aniden çevresindeki dar kadro ile kafa kafaya verip, ortada ne fol, ne yumurta yok iken belediyeciliği bırakıp Cumhurbaşkanlığı seçimi kampanyasına başladığını anlayamıyorlar.
Kimisi belediyede iş bulduğuna, kimisi İBB'den iş aldığına sevinen bu insanlar, kendilerini birden bire Silivri'nin soğuk duvarları arasında bulmaya alışamıyor. İmamoğlu'nun mağduriyet düzeyi ve tutuklanma sebebi birbirinden tamamen ayrı insanların tümünden kendi kadroları ve kendi "inananları" gibi bahsetmesinden de teselli buluyor değiller.
Siyasetten bıkmış, ürkmüş ve soğumuş durumdalar.
Medyaya başlık vermekten başka bir işe yaramayan,
"ben buraya sizi yargılamaya geldim" gibi
aşırı çıkışlar da kimseyi heyecanlandırmıyor.
Dosyanın altlarındaki bu insanların tek isteği , bir an evvel evlerine dönmek ve yaşananları ebediyyen unutmak.
İnsanlık adına bir dram, gazetecilik adına bir hikaye çarşısının ortasında kendi kaderimi beklemekteyim.
4 Ağustos Salı günü Kartal Anadolu Adliyesi'ndeki duruşmama hepinizi beklerim.
Fatma Sibel Gürcihan
Marmara Ceza İnfaz Kurumu
10 Nolu Kapalı Kadın Cezaevi
Koğuş C/7
Siyasette dost olunur mu?
Lord Palmerston’ın dediği gibi; "Ebedi dostlarımız veya ezeli düşmanlarımız yoktur; ebedi ve daimi olan çıkarlarımızdır."
Dün en sert eleştirdiğiniz isimle bugün müttefik olmak insan fıtratına aykırı gelebilir. Çünkü insan psikolojisi güven ve vefa arar. Ancak siyaset, bireysel ahlak normlarıyla değil; gücün ve kurumların mantığıyla işler.
Bir siyasetçi için "dostluk" çoğu zaman kişisel bir bağ değil, dönemsel bir çıkar ortaklığıdır. Çıkar bittiğinde dostluk da biter.
Bu durum siyasetin kaçınılmaz bir doğası mıdır, yoksa toplum olarak liderlerden ilkesel bir duruş talep etmeyi bıraktığımız için mi bu çark böyle dönüyor?
"Neden belediyelerdeki apaçık yolsuzluk ve rüşveti hala görmüyorlar" diye şaşıran iktidar çevrelerinin şunu bilmesi lazım; Çünkü inanmıyorlar.
Bunun da iki nedeni var;
1- Bunu siz söylüyorsunuz. Kabile gururu buna engeldir Senden geleni kabul edemez . Yalan dolan iftira demek zorunda. Çünkü sen de 17-25'te aynısını yaptın, hala da yapıyorsun.
2- Neden iktidar belediyelerine operasyon yapılmıyor diyerek burada bir tarafgirlik görüyorlar. Asıl niyetin adalet değil siyasi operasyon olduğunu seziyorlar. Bu nedenle önce siyasi operasyonu püskürtmeyi yolsuzluk ve rüşvetten arınmaya tercih ediyorlar.
1. madde sizin 2. madde onların handikapı.
Yapmayın, etmeyin, memlekette adam mı kalmadı?
Hele bir partiyi düzlüğe tam çıkarın.
Sonra genç, liyakatli, dürüst, güvenilir ekiplere emanet edin.
Mümkünse daha önce siyaset arenasında bulunup kirlenmemiş, tamamen yeni isimler.
Temmuz 2026;
Açlık sınırı 36.940 TL.
Yoksulluk sınırı; 120.325 TL.
Bu tablo konuşulmasın diye 70'li yıllardan kalma okullara mescit isteyip/açıp en küçük bir eleştiri getireni dinsizlikle suçlama kolaycılığına kaçıyorlar.
Ne yani eleştirilemez mi?
Sakıncaları olamaz mı?
Her okulun etrafı zaten camilerle dolu gereksiz bulunamaz mı?
Başka alternatif dini çoğulculuk ve eşilikçi yaklaşım içeren çözümler önerilemez mi?
35 yıldır bu sektördeyim, gerçek basın emekçilerini iyi kötü bilirim.
Eğitimi, liyakati, basın geçmişi, ne idüğü belirsiz kişiler bir anda mantar gibi bitiyor 2-3 yıl içinde ülkenin en önemli gazetecisi, yorumcusu vs. diye halka yutturuluyor ve bin türlü dalavere çeviriyorlar.
"Fotoğraftaki insan Sinan Cemgil..
Yaralı yakalandıktan sonra bu hale getirildi
(Vücudundaki noktalar kurşun izi)
Tam bağımsızlık için “Mustafa Kemal Yürüyüşü” düzenleyip Samsun’dan Ankara’ya yürüdüler. Atatürk heykelleri tahrip edilmesin diye geceler boyu nöbet tuttular.Pancar, tütün, fındık, haşhaş mitingleri yaptılar.
Mahkemedeki savunmaları sırasında, Mevlana resmi çizip altına “Ben İnsanım” yazıp, hakime gönderecek kadar bu ülke değerlerine inanan bir kuşaktı.
Evet, 68 kuşağı yazmakla bitmeyecek bir destandır..
Arkadaşım dert yandı:
“Oğluma yatarken hikaye yerine bazı biyografiler anlatıyorum. Picasso, Maradona, Beethoven, Che, John Lennon, Marilyn Monroe gibi.
Geçen hafta nereden duydu ise Fransız İhtilali’ni anlatmamı istedi?
Anlattım. Ama anlatırken korktum! Aklıma Adnan Cemgil ve oğlu Sinan geldi. Korktum.”
Adnan- Nazife Cemgil çifti öğretmendi. 1940’lar başında DTCF’deki üniversite mücadelesinin önde gelen aydınlarıydılar.
Adnan Cemgil işsiz kaldı; hapis yattı, sürgüne yollandı.
Oğulları Sinan Cemgil o zorlu yıllarda 1944’te doğdu.
Sinan Cemgil meraklıydı; babasına-annesine hep sorular sordu. Onlar da oğullarının anlayacağı bir dille anlattılar.
Nitelikli bir kültür ortamında yetişen Sinan çok başarılı öğrenci oldu. İngilizce, Fransızca, İspanyolca, İtalyanca öğrendi. Arkadaşlarına Dante’den İtalyanca dizeler okurdu.
Ünlü Amerikalı artist Clark Gable’nin taklidini yapıp herkesi güldürecek kadar espriliydi.
ODTÜ Mimarlık’ta öğrenci iken devrimci mücadeleye katıldı. Teorik derinliğiyle öğrenci liderlerinden oldu.
ODTÜ’de “Hoca” deme adetini Sinan Cemgil başlattı. “Hoca” derlerdi arkadaşları bilgisinden ötürü
Köylüleri, toprak ağalarına karşı ayaklandırmak amacıyla gittiği Nurhak Dağları’nda Jandarma tarafından öldürüldü. Sırt çantasından 4 kitap, bir de kuru soğan çıktı. Yirmi yedi yaşındaydı.
Bir yaşındaki oğluna, 21 yaşında öldürülen arkadaşı Taylan Özgür’ün adını vermişti.
Oğlunun cesedini almaya giden anne Nazife Cemgil, tabut başındaki meraklı köylülere seslendi:
"Bu oğlum Sinan. Bunlar da onun arkadaşları (Kadir Manga ve Alpaslan Özdoğan), kardeşleri. Onlar da oğullarım. Bu çocuklar, bu oğullar; bu ülkeyi, halkı, sizleri sevdiler. Başka bir istekleri yoktu. Her biri birer dehaydı. Her biri üstün zekalı güzel çocuklardı. Dileselerdi, düzenin adamları olsalardı, şimdi burada cansız yatmazlardı. Birer milyoner olurlardı. Ama onlar, halkı, sizleri sevdiler. Sizin sorunlarınızı omuzladılar."
Arkadaşım yakın tarihin bu acı olaylarını bilen biri. Oğlunun Sinan Cemgil’le aynı kaderi paylaşmasından korktu ve tarihsel gerçekleri anlatıp anlatmama kararsızlığına düştü.
Ona Edip Cansever’in şirini okudum:
“Utancı bilerek yaşamak korkunç/ Daha korkuncu da var: utancı bilerekten yaşatmak…”
Size 68’lileri anlatmalıyım:
Mahir Çayan’ın şair olduğunu bilir misiniz; “Güneşi batmayan bir ada/Ben ne şuralıyım, ne buralıyım/Adalıyım… Adalıyım.”
Eşi Gülten Çayan atletti; 400 metrede milli takım seviyesinde bir koşucuydu. Yakın arkadaşı erkekler 400 metre koşan atlet ise bugünün tanınmış gazetecisi Osman Saffet Arolat’tı.
Hüseyin Cevahir edebiyat eleştirmenliğine Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde başladı. Şiir de yazdı. Tunceli Alevi Dedesi torunu Hüseyin Cevahir, Rolling Stones dinlemeyi de çok severdi. SBF’nin en çalışkan öğrencisiydi; “devrimci başarılı olmalıdır” diyordu hep arkadaşlarına. Dürbünlü silahla hedef alınarak öldürüldüğünde 26 yaşındaydı.
İstanbul Hukuk'un efsanevi hocalarından Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya, derslerinden hep tam not alan Cihan Alptekin’i yakından tanımak için evine davet etti. “Laz uşağı” Cihan yaşasaydı belki önemli anayasa profesörlerinden biri olacaktı. Öldürüldüğünde 25 yaşındaydı.
Tunceli’de yakalanıp işkenceyle öldürülen İbrahim Kaypakkaya’nın elinden; Varlık, Papirüs, Soyut, Türk Dili gibi edebiyat dergileri düşmezdi. Türk dilinin yapısını, sözcük hazinesini, şiirdeki gücünü ve müzikalitesini araştıran şair Kaypakkaya öldürüldüğünde sadece 24 yaşındaydı.
@oguzksalici "değerlerine aykırı yayın politikası izleyen bir kurumdan sırf maddi çıkar sağladığı için kovulana kadar çalışmaya devam eden birinden alacak Atatürkçülük dersim yok."
👍