Bir öğrencimin danışma esnasında söylediği:” Hocam içimde sorun çözücü baloncuklar var ve sizin attığınız oklar onlara isabet ediyor. Başkalarının okları ise sorun çözmeyen balonlarıma düşüyor ve sorunum çözülmüyor. Rehberliğe gelince sorunumu farkedebiliyorum.” İşte bu dedim ya.
“Ben Budistim” dediğinizde çevreniz muhtemelen buna karşı çıkar.
Ama bir Budist gibi yaşadığınızda kimse itiraz etmez.
Bazen birbirimizle değil, birbirimiz hakkında öğrendiğimiz kelimelerle kavga ederiz.
Kötü niyet gerekmiyor; insan dünyaya tek bir ideolojik pencereden yeterince uzun süre bakınca, bazen gördüklerini değil, penceresinin izin verdiklerini gerçek sanabiliyor. Depresyonun varlığını inkâr etmek de böyle bir düşünsel daralmaya dönüşebiliyor.
Depresyonu yalnızca “serotonin eksikliği”ne indirgemek ne kadar yanlışsa, onu yalnızca kapitalizmin, yoksulluğun ve güvencesizliğin ürettiği bir ruh hali saymak da o kadar yanlıştır. İşsizlik, yoksulluk, ağır çalışma koşulları ve geleceksizlik depresyonun ortaya çıkmasını kolaylaştırabilir, riskini ve şiddetini artırabilir; ama bir hastalığın toplumsal belirleyicilerinin olması, o hastalığın olmadığı anlamına gelmez. Depresyon; biyolojik yatkınlıkların, kişinin ruhsal örgütlenmesinin, kayıplarının, çatışmalarının ve içinde yaşadığı toplumsal koşulların farklı oranlarda birbirine karışabildiği gerçek bir klinik tablodur. Psikanaliz de zaten insanın acısını ne yalnızca beynine ne de yalnızca sınıfına indirger.
Türkiye Psikiyatri Derneği’nin 2010 tarihli basın bülteninde, DSÖ verilerine dayanılarak düşük gelirli bireylerde depresyonun yüksek gelirli bireylere göre 1,5–2 kat daha fazla görüldüğü belirtiliyordu. O yıl TPD Yönetim Kurulu’ndaydım; o açıklamada benim de imzam vardı. TPD’nin 2012 Dünya Ruh Sağlığı Günü açıklamasında da ekonomik krizlerin yarattığı gelir kaybı, işsizlik ve yoksulluğun depresyon yaygınlığını artırdığı açıkça söyleniyordu.
Yani yoksulluk ile depresyon arasındaki ilişki yeni keşfedilmiş değil; psikiyatri bunu yıllardır söylüyor. Ama bu ilişkiyi göstermekten, “öyleyse depresyon diye bir hastalık yoktur” sonucu çıkmıyor.
Bu nedenle emeklerinin karşılığını alamadığı, çocuklarını besleyemediği, kirasını ödeyemediği için mutsuz ve umutsuz olan insanla depresyon hastasını birbirinden ayırt etmek gerekir. Bazen ikisi aynı kişide de buluşabilir. Birincisinin ihtiyacı insanca ücret, güvence ve daha iyi çalışma koşullarıdır; ikincisinin psikiyatrik ve psikoterapötik tedaviye ihtiyacı olabilir; ikisine birden ihtiyacı olanlar da vardır.
Sınıf analizinin olmadığı bir psikiyatri eksiktir; ama psikiyatrinin olmadığı bir sınıf analizi de depresyonu açıklamaya yetmez.
Sapla samanı karıştırmanın yeni biçimi: Acının toplumsal belirleyicilerini keşfedip hastalığın kendisini inkâr etmek olmuş!
Dinlemediğimiz birini iyileştiremeyiz; hiç yürümediğimiz bir yolun tarifini verirken de biraz daha az üfürmekte fayda var. Rüzgâr zaten yeterince sert esiyor.
Dünyadaki fenalıkların pek çoğu insanın bu gölgeler aleminde gelip geçiciliğini idrak edememesinden kaynaklanıyor. Varlık insan için bir emanettir.
Emanet bilinci, geçiciliğin idrakini nihilizme düşmeden taşımanın yolu. “Her şey geçici, o halde hiçbir şeyin anlamı yok” yerine “her şey geçici, o halde her şey kıymetli ve sorumluluğum altında” diyebilmek.
İki dizi ve bir tiyatro oyunuyla bu dönemi kapatıyorum, önümüzdeki dönem oyunculuk kadar akademi de hayatıma girsin Tanrım nolur. Bilim-Sanat-Spor üçlemesinin birinden de olamam 😉
Merhabalar,
Bugün Narin'in babası Arif Güran ile görüştüm. Görüşme öncesinde, dava dosyasını hukukçu gözüyle inceledim.
Dosya kapsamındaki deliller ışığında, suçu somut delillerle ispatlanabilmiş tek isim Nevzat Bahtiyar’dır.
Yine dosya kapsamındaki deliller ışığında, Narin'in annesi Yüksel Güran’ın, Narin’in ağabeyi Enes Güran'ın ve amcası Salim Güran’ın suçlu bulunup ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmaları tam bir hukuk faciasıdır.
Görünen o ki, basının yönlendirmesiyle oluşan yoğun kamuoyu baskısı, mahkemenin karar sürecini gölgelemiştir. Kişisel görüşler bir kenara bırakıldığında ceza hukukunun en temel kuralı, mahkumiyetin dedikodulara veya ihtimallere değil, somut ve şüpheden uzak delillere dayanması gerekliliğidir. “Şüpheden sanık yararlanır” ilkesi gereğince, dava dosyasındaki mevcut deliller anne ve amcaya bu cezanın verilmesi için teknik olarak yetersiz kalmaktadır. Anne ve amcanın suçlu oldukları, hukukun evrensel ilkeleri gereğince şüpheye yer bırakmayacak şekilde ispatlanamamıştır.
Dolayısıyla İstinaf Mahkemesi ve Yargıtay denetimlerinde bu cezaların kesinlikle bozulması gerekirdi. Hukuk bunu gerektirirdi çünkü yeni bir delil veya yeni itiraflar ortaya çıkmadıkça mevcut dava dosyasına göre annenin ve amcanın suçlu oldukları ispatlanamamıştır.
Sırf kamu vicdanını tatmin etmek için suçlu olduğu ispatlanmamış insanlara ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası vermek gerçek adalet değildir, kamu vicdanını tatmin etmez. Kamu vicdanını asıl yaralayacak olan durum, belki de Narin'in gerçek katilleri dışardayken annesinin, abisinin ve amcasının cezaevinde olmalarıdır.
Başta Diyarbakır Barosu olmak üzere ilgili tüm hukuk çevrelerini bu dosyada adaletin sağlanması için çaba sarf etmeye davet ediyorum. Adalet Bakanlığının, dosyayı titizlikle inceleyerek kanun yararına bozma talebiyle Yargıtay’a başvurmasını rica ediyorum.
Narin'in hatırası, ailesi ve kamuoyu bunu hak ediyor.
Selam, sevgilerimle…
Çikolata rengi olmak için günlerdir tuzlu suda yüzerek ve güneşlenerek verdiğim onca uğraştan sonra istediğimi elde edip Amed’e döndüm , arkadaşlarımın tepkisi “reş olmuşsun.” Ben ten rengimin kıymetinin bilindiği Ege-Akdeniz’e geri dönmek istiyorum tanrımmm 😂😜