Mutluluk söylemi, toplumsal sorunları ruhsal sorunlara tercüme eder: Güvencesiz çalışma koşulları “stres yönetimi” meselesi, eşitsizlik “şükran eksikliği”, işsizlik “özgüven sorunu” oluverir.
Dert hep içeride arandığı için, düzene dokunmadan insanı onarmaya çalışan devasa bir endüstri doğar. Kişisel gelişim raflarının “her daim pozitif ol” telkinleri, ruhun yarasını iyileştirmek şöyle dursun, insana kendi yetersizliğini hissettiren yeni bir yük vurur.
İnsana sürekli “daha mutlu olabilirdin” demek, onu mahzunluğundan ötürü bir de suçlu kılmaktır. Mahzun insan artık ödevini yapmamış bir öğrenci gibi görülür; kederin bile bir verimlilik raporu vardır.
İYİLEŞMEK
Hepimiz bir yerde görülmeyi bekleriz. Biri bize baksın, ne demek istediğimizi anlasın, bizi düzeltmeye çalışmadan olduğumuz gibi kabul etsin isteriz. Ruhumuzdaki yaraların çoğu, bu bekleyişin karşılıksız kaldığı yerde açılır.
Çocukken yaşadığımız incinmeler, boğazımızda kalan sözler ve kimseye göstermediğimiz korkular zamanla kendimize dair bir hikâyeye dönüşür. Sevilmeyi hak etmediğimize inanırız mesela. Kimseye tam olarak güvenemeyiz. Ya da aynı acıyı başka yüzlerle, başka ilişkilerde yeniden yaşarız.
Bence iyileşme, kendi hikâyemize bir gün başka bir gözle bakabildiğimizde başlıyor. Bu çoğu zaman tek başına olmuyor. Sabırla dinleyen, acele etmeyen birinin yanında, yıllardır kendimizden bile sakladığımız duygulara yavaş yavaş yaklaşabiliyoruz. Anlaşıldığımızı hissettiğimiz an, içimizde çoktandır kapalı duran bir kapı aralanıyor. Bize gösterilen şefkat zamanla kendi iç sesimize karışıyor. Sonra bir gün kendimizle de aynı yumuşaklıkla konuştuğumuzu fark ediyoruz.
Birinin ruhuna yaklaşmak, onun hayatının bütün karmaşasına saygı duymayı gerektiriyor. Her acının kendi dili, her hayatın arkasında görmediğimiz bir geçmiş var. Değişmek isteyip de eski yarasına tutunan çok insan tanıdım. Aynı şeyi kendimde de gördüm. Alıştığımız acı, hiç bilmediğimiz bir hayattan daha güvenli gelebiliyor. Böyle zamanlarda belki yapılacak en iyi şey beklemek. Yargılamadan dinlemek, karşımızdakinin kendi hakikatine kendi adımlarıyla varmasına izin vermek.
Bana kalırsa iyileşme büyük anlarda değil, küçük karşılaşmalarda saklı. İçten bir ilgide, tam zamanında sorulmuş bir soruda, birlikte taşınan bir kederde. Başkasının hayatını kendi doğrularımıza göre biçimlendirmeye kalkmadığımızda, onun kendi sesini bulmasına yalnızca eşlik ettiğimizde gerçek bir yakınlık doğuyor. Birine verebileceğim en değerli şeylerden biri, onun kendisi olabileceği kadar güvenli bir yer açmak. Çünkü kendisini anlayan birinin yanında, zamanla kendini anlamayı da öğreniyor insan.
‘İnsanlara gemi yaptırmanın yolu, onlara marangozluk öğretip görev vermek değil, engin denizlerin özlemini aşılamaktır.’ der Saint-Exupery. Büyük işler, derinlerde hissedilen bir ihtiyaç, kalpte duyulan bir özlemle başlar.
ODTÜ’nün efsane hocası Muhan Soysal’dan anekdotlar
Anlatan Big Chef’in kurucusu Gamze Cizreli:
Bir gün ders arasında orta alanda sohbete dalmışız.
Derse beş dakika geç girdim. Muhan Hoca bana yakın gözlüklerinin üstünden şöyle bir bakarak, "Sen tarifeli uçağa geç binebiliyor musun?" diye sordu.
Öylece kalakaldım.
"Uçak kaçtı, çık dışarı!" dedi. Devamsızlık aldım, hem de sadece beş dakika geç kalarak.
*Boş kâğıtla en yüksek notu alan öğrenci efsanesi*
Muhan Hoca'nın her davranışı ayrı bir ders niteliğindeydi. O beş dakika bana kısacık anların ne kadar büyük sonuçlar doğurabileceğini gösterdi.
Sonrasında hiçbir yere geç kalmamaya, geç kalacaksam da önceden haber vermeye azami özen gösterdim.
Muhan Hoca'nın hâlâ aklımda olan o kadar çok sözü var ki:
* "Para kazanılırken değil, harcanırken zengin olunur."
* "Nasıl ki boks maçına çıkarken rakibe nasıl vuracağı sorulmazsa, sınavda ne çıkacak diye de sorulmaz!"
* "Çocuklar büyük düşünün. Azıcık aşım ağrısız başım demeyin. Aşınız çok olacak, başınız benim gibi kel olacak!"
* "Hayalleriniz paranızdan çok olduğu sürece ve paranız hayallerinize yetmedikçe hâlâ gençsiniz."
Muhan Hoca'nın sınavları da kendine has kültürünün ayrı bir parçasıydı.
Sınavları ders kitaplarına geçen, hayat dersleri niteliğindeydi.
Bir sınavında tahtaya tek bir soru yazar: "Risk nedir?"
Öğrencilerinden biri de beyaz bir sayfaya "Risk budur!" yazıp, kâğıdı verir. Sınıfta en yüksek puanı o almıştır.
Muhan Hoca başka bir zaman, yine aynı soruyu sorar.
Aynı öğrenci, aynı cevabı yazarak bir kere daha şansını dener. Ancak bu sefer beklediği olmaz, en düşük puanı almıştır!
Kitabın Adı: Ateşle Oynayanlar
Baskı: İlk Baskı
Kitabın Yazarı: Gamze Cizreli
Sayfa No:42
Yayınevi: Alfa Yayınları
2026 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Anne Carson’ın Nobel Komitesi’yle yaptığı telefon görüşmesi:
“Reykjavik’teki evimde çay içip London Review of Books okuyordum. Yerleri süpürmeye kalktığımda telefonlar çalmaya başladı. Hepsini kapattım. Eşim zorla geri arattı. Eşim “Aç şu telefonu artık. Belki de Nobel’dir” dedi.”
Şu anda nasıl hissediyorsunuz?
— Sadece kraker yiyip çay içiyorum. Pek dramatik bir durum yok.
Nobel’i bekliyor muydunuz?
— Tanrı aşkına, tabii ki beklemiyordum. Bence hepiniz çıldırmışsınız.
Nobel sizin için ne anlama geliyor?
— Hiç düşünmedim. Sadece parayı nasıl bağışlayacağımızı düşünüyoruz. Evi olmayan bir arkadaşımız var. Bir de Sınır Tanımayan Doktorlar’a bağış yapıyoruz.
Nasıl kutlayacaksınız?
— Telefonlara cevap vermek zorunda kalmamak için ormanda yürüyüşe çıkacağız. Sonra sessizliği dinleyeceğiz.
Yazarlığınızı nasıl tanımlarsınız?
— İstemsizce. Hep başka bir şey yapmaya çalışırken oluyor.
Kitaplarınızı okumaya nereden başlamalı?
— Herhangi bir yerden. Ben hep ortadan başlayın derim.
Yeni bir kitaba nasıl başlarsınız?
— Ortadan. Tek kuralım bu.
İlham kaynağınız?
— Homeros.
Antik hikâyelerin bugün hâlâ geçerli olmasının nedeni ne?
— Geçerli değiller. Onların bizim için geçerli olmasıyla ilgilenmiyorum. Bizim onlara layık olmamızla ilgileniyorum.
Sıkılmaktan kaçınmak neden önemli?
— Kim sıkılmayı sever ki? Uyumak mı, Homeros okumak mı? Günün geri kalanında ne yapacağıma böyle karar veriyorum. Hayat sıkıcı.
Genç yazarlara tavsiyeniz?
— Ortadan başlayın.
Nobel Fizik Ödülü, hayalet parçacıklar, yani nötrinolara gitti. Nötrinolar fizikte en sevdiğim konu. Her saniye vücudumuzdan trilyonlarca nötrino geçip gidiyor. Farkında değiliz ama evrene dair elimizdeki en önemli gazeteciler onlar.
Francis Halzen'e ödül getiren fikir çılgınca: Evreni görmek için gökyüzüne değil, yerin kilometrelerce altına bakmak.
📌 Nötrinolar evrendeki en bol temel parçacıklardan. Elektrik yükleri yok, kütleleri son derece küçük ve diğer maddelerle çok zayıf etkileşiyorlar. Ama çok önemliler.
Uzayda yıldız patlamaları, karadelikler vs gibi çok ekstrem mekanlar var biliyorsunuz. Bu mekanlar parçacıkları inanılmaz hızlandırıp sağa sola fırlatıyor. Ama mesela ışık parçacıkları, kozmik ışınlar vs hep yüklü şeyler. Yani uzayda yol alırken manyetizmadan etkileniyor, etkileşime giriyor, çarpıp yön değiştiriyor, bükülüyorlar. Bu yüzden bu parçacıkların izini sürüp evrenin uzak köşelerindeki kesin kökenlerini belirlemek zor.
Nötrinolar ise yüksüz. Gezegenler onlar için adeta saydam. Öylece geçip gidiyorlar, kendi yollarını izlemeyi sürdürüyorlar. Bir nötrinoyu yakalasak nereden geldiğini hesaplayıp evrenin kıyı köşesindeki kara deliği bulabiliriz.
Ama bu nötrinoları nasıl göreceğiz ki? Belki de yukarı değil aşağı bakmak gerek. Burada Halzen'e geliyoruz.
📌 Nötrinoları görünmez uçaklar gibi hayal edin. Arkalarında görünür bir duman bırakıyor olsunlar. Bu dumana Cherenkov ışıması deniyor.
Çook yüksek enerjili nötrinolar nadiren de olsa etkileşime girer. Arkalarında "müon" gibi elektrik yüklü ikincil parçacıklar oluşur. Bu parçacık buzun içinde hareket ederken "Cherenkov ışıması" adı verilen karakteristik, çoğunlukla mavi bir ışık parlaması yaratır.
📌 Bilim insanları okyanusun derinlerinde veya çook devasa bir su tankıyla bu izi yakalayabileceğini düşündü. Halzen çıktı dedi ki "neden kutup buzlarını kullanmayalım? Kutup buzlarının derinlerinde saydam buzlar var. Buralara kuyular açıp sensör yerleştirebiliriz."
📌 İşte bu yol, Antarktika'daki IceCube Gözlemevi'nin kuruluşuyla sonuçlandı. Bugün IceCube'da, Antarktika'daki bir buz alanında 86 dikey hat üzerinde 5 bin 160 dijital optik sensör var. Sensörler 1.450 ila 2 bin 450 metre derinlikte. Dedektörün toplam hacmi de yaklaşık 1 kilometreküp.
Yani yaklaşık bir milyar ton buz, fiilen bu bilimsel cihazın bir parçası.
📌 2013'te buradaki ilk yüksek enerjili nötrino adayları tespit edildi.
Sonra 2017'de çok yüksek enerjili bir nötrino yakalandı.Sistem hemen dünyanın dört bir yanındaki gözlemevlerine nötrinonun geldiği yönü gönderdi ve teleskoplar o bölgeye çevrildi. Orada yaklaşık 4 milyar ışık yılı uzaklıkta, merkezinde süper kütleli kara delik bulunan aktif bir galaksinin Dünya'ya doğru fırlatılmış plazma jeti görüldü.
Bilim insanları artık sadece nötrinoları tespit etmekle kalmıyor, bazı yüksek enerjili nötrinoların kaynağını gökyüzünde gösterebiliyordu.
📌 Bu yeni bir astronomi türüydü.
2023'te ekip, 10 yıllık verideki yaklaşık 60 bin nötrinoyu analiz ederek Samanyolu'nun galaktik düzleminden gelen yüksek enerjili nötrino emisyonunu tespit etti. Ortaya bir anlamda Samanyolu'nun ışıkla değil, nötrinolarla çekilmiş ilk görüntüsü çıktı.
Nobel bugün işte bu hikayeye gitti.
1/ 2026 Nobel Tıp Ödülü ışıkla açılıp kapanan bir anahtara verildi: Karl Deisseroth, Peter Hegemann ve Georg Nagel, ışıkla açılan iyon kanalları ve optogenetik için (Nobel Assembly, 2026). #yapayzeka#beyin
2026 Nobel Tıp ve Fizyoloji ödülü Optogenetik alanında verildi.
Bir alg ışığa nasıl yönelir? Basit görünen bu sorunun peşinden gitmek, beynin nasıl çalıştığını araştırma biçimimizi değiştirdi ve 2026 Tıp Nobel’iyle ödüllendirildi.
Peter Hegemann ve Georg Nagel, tek hücreli Chlamydomonas alginde channelrhodopsin adlı, ışıkla açılan bir iyon kanalını keşfetti. Hücre zarında bulunan bu protein, mavi ışıkla karşılaştığında açılıyor; iyonların zardan geçmesine izin vererek hücrenin elektriksel durumunu değiştiriyor.
Asıl dönüştürücü adım, bu proteinin başka hücrelerde de çalışabilmesiydi. Karl Deisseroth ve çalışma arkadaşlarının katkılarıyla, channelrhodopsin belirli nöronlarda üretildiğinde bu hücrelerin aktivitesini ışıkla tetiklemek mümkün oldu. Böylece optogenetik, sinirbilimin en güçlü araştırma araçlarından biri haline geldi.
Ne işe yarıyor? Beyinde bir bölgenin aktif olduğunu gözlemlemek, onun belirli bir davranışa neden olduğunu göstermeye yetmez. Optogenetik sayesinde araştırmacılar seçilmiş nöronları belirli anlarda etkinleştirerek davranışın nasıl değiştiğini inceleyebiliyor. Farklı optogenetik araçlarla nöron aktivitesini baskılamak da mümkün. Bu, hafıza, hareket, duygu ve hastalıklarla ilişkili sinir devrelerinin rollerini nedensel olarak araştırmamızı sağlıyor.
Bu yıl ödülü paylaşan Deisseroth, Hegemann ve Nagel’in çalışmaları, temel bilimin neden vazgeçilmez olduğunu gösteriyor: Bir algin ışığı nasıl algıladığını anlamak, beynin işleyişini çözmek için yeni bir kapı açabiliyor.
Sentetik biyoloji açısından da çok güzel bir örnek: Doğadaki bir biyolojik parçayı alıp başka bir hücreye yeni bir kontrol işlevi kazandırmak. Meraktan keşfe, keşiften mühendisliğe!
Telaffuz edilen rakamları, edinilen varlıkları izliyoruz günlerdir. Ekonomist değilim, hukukçu değilim. Bu işlerin teknik tarafını değerlendirecek biri değilim. Sıradan bir yurttaş olarak, bugüne kadar emeği ile yaşamış, bundan sonra da sağlıkla bir ömür tamamlamak isteyen biri olarak, ki, bu artık ne kadar mümkün olabilir bu memlekette hiç emin değilim. Bütün bu çirkinliğin bende bıraktığı duyguyu anlamaya çalışıyorum kaç gündür.
Burada insanı asıl yoran şey yalnızca birilerinin çok para kazanmış olabileceği düşüncesi olmuyor. Bir toplumda çalışmanın, emeğin, kazancımın yeteceğini bilmenin ya da emekli biri olarak yaşamanın, geleceğe güvenle bakabilmenin, artık bir karşılığının olmayışı korkunç bir his. Çünkü çoğumuz hayatımızı büyük hamlelerle değil; maaşımızdan artırdığımızla, yıllarca çalışarak aldığımız evle, çocuğumuz için ayırdığımız parayla, geleceğimiz için yaptığımız küçük birikimlerle kuruyoruz.
Sonra bazı insanların, sizin yıllarca çalışarak ulaşamayacağınız paralara bir anda ulaştıklarını, ülke dışına çıkardıklarını vs vs gördüğünüzde bunun insanda yarattığı şey yalnızca öfke olmuyor. Daha ağır bir duygu var; ''emeğim ne kadar değersizmiş...'' Ve mesele artık yalnızca bu yolsuzluklar, para vs olmuyor. İnancımız yok, varoluşsal bir şey bu. Asıl büyük kayıp da bu yazık ki...
Victor Hugo’nun “Notre-Dame’ın Kamburu” adlı romanında, teşhir sehpasına bağlı Quasimodo, kendisiyle alay eden kalabalıktan su ister. Çevresindekiler yardım etmek yerine kahkahalarla karşılık verir; yüzüne kirli bir sünger, başına taş atılır. Bir gece önce kaçırmaya çalıştığı Esmeralda’nın kalabalıktan çıkıp merdivenleri tırmandığını görünce, onun da kendisinden öç almaya geldiğini düşünür. Esmeralda ise hiçbir şey söylemeden kemerindeki matarayı çıkarıp mahkûmun kurumuş dudaklarına yaklaştırır. Quasimodo’nun gözünden iri bir yaş süzülür; genç kız matarayı ağzına dayayınca suyu uzun yudumlarla içer. Az önce onun susuzluğunu eğlenceye dönüştüren kalabalık, bu kez yardımına koşan genç kızı alkışlar.
İnsan, bir topluluğun içindeyken davranışlarının ölçüsünü kendi vicdanından çok çevresindekilerin tepkilerinde arayabilir. Çoğunluğun onayladığı bir haksızlık sıradanlaşır, kişi, tek başınayken utanacağı bir davranışı başkaları da yaptığı için haklı görmeye başlar. Fakat birinin öne çıkıp doğru bildiğini yapması, az önce kimsenin üstlenmek istemediği sorumluluğu birden herkesin takdir ettiği bir erdeme dönüştürebilir. Böyle anlarda iyiliği alkışlamak, insanın kendi payını sorgulamadan kendisini iyilerin arasında saymasına da yarar. Bir iyiliği alkışlamak kolaydır, zor olan, henüz kimse onaylamazken onu yapabilmektir.
Nikos Kazancakis’in “Zorba” adlı romanında, anlatıcı bir sabah ağaç kabuğunda rastladığı kozadan çıkmaya çalışan kelebeğe nasıl müdahale ettiğini hatırlar. Bir süre bekler; ancak kelebeğin çıkışı uzayınca sabırsızlanır ve süreci hızlandırmak için eğilip nefesiyle kozayı ısıtır. Koza açılmaya başladığında kelebeğin dışarıya ağır ağır çıktığını, fakat kanatlarının buruşuk ve katlanmış olduğunu görür. Kelebek bütün bedeniyle titreyerek kanatlarını açmaya çalışırken anlatıcı ona yardım etmek için yeniden üzerine üfler. Bu çaba da sonuç vermez; vaktinden önce çıkmasına neden olduğu kelebek, birkaç saniye çırpındıktan sonra avucunda ölür.
İnsan, bir şeyin gerçekleşmesini çok istediğinde, onun kendi hızında ilerlemesine katlanmakta zorlanabilir. Emek verdiği işin hemen sonuçlanmasını, sevdiği kişinin hemen toparlanmasını, yeni kurduğu ilişkinin hemen güven vermesini bekler; bekledikçe de daha fazla müdahale etmesi gerektiğini düşünür. Oysa bazen gösterdiği çabanın bir kısmı karşısındakinin ihtiyacından değil, kendi belirsizliğini bir an önce sona erdirme isteğinden doğar. İyi niyetine güvendiği için, yardım ettiğini düşünürken aslında kendi sabırsızlığının yükünü başkasına taşıttığını fark etmeyebilir. Bazen özen, ne kadar çok şey yaptığında değil, ne zaman durabildiğinde belli olur.
Edep, âlemdeki her varlığa hürmetle yaklaşmaktır. Tabiata bir mülk gibi değil, bir emanet gibi davranmayı; dünyayla bir efendi gibi değil, bir misafir gibi ilişki kurmayı yeniden öğrenmektir.
Dostoyevski'nin "Budala" romanında, Prens Mişkin kurşuna dizilmek üzere olan ve cezasının infazına sadece beş dakika kalan bir adamın hikâyesini anlatır. Adam kalan vaktini titizlikle böler: İki dakikasını arkadaşlarıyla vedalaşmaya, iki dakikasını kendini dinlemeye, son bir dakikasını da etrafına bakmaya ayırır. Ölüme saniyeler kala içinden, "Acaba affedilsem, hayata geri dönsem ne olurdu? Her dakikayı bir asır gibi yaşardım, tek bir ânı bile ziyan etmezdim!" diye geçirir. Gerçekten de son anda affedilir ve ona yeni bir ömür bağışlanır. Daha sonra Prens Mişkin'e adamın bu sözünü tutup tutmadığı sorulduğunda ise şu cevabı verir: "Hayır, tutmadı. Bağışlanan dakikaların birçoğunu yine boş yere harcadı."
İnsan, zihninde her zaman koşullar değiştiğinde ya da eline yeni bir şans geçtiğinde zamanın kıymetini çok daha iyi bileceğine inanma eğilimindedir. Kendisine yeni bir fırsat sunulduğunda hiçbir şeyi ziyan etmeyeceğine dair kendine büyük sözler verir. Ancak arzulanan noktaya ulaşıldığında ya da imkânlar genişlediğinde, kişi genellikle başlangıçtaki farkındalığını hızla kaybeder ve yine alıştığı ritme döner. Çoğu zaman hayatın veya zamanın hakkını verememenin nedeni elde yeterli fırsatın olmaması değil insanın, elinin altında sürekli var olduğunu düşündüğü her şeyi hızla sıradanlaştırıp kanıksamaya yatkın doğasıdır.
Ben üniversite mezunu, 20 yaşında #Otizmli bir evlat annesiyim.
Oğlum 18 yaşına kadar %80 ÇÖZGER raporuyla Evde Bakım Yardımı alabiliyordu.
18 yaşını doldurdu. Engel oranı yine %80. Otizmi aynı. Üstelik bakım ihtiyacı azalmadı; aksine yaşı ve bedeni büyüdükçe bakım, gözetim ve destek ihtiyacı da arttı.
Ama ÇÖZGER'den Erişkin Engelli Sağlık Kurulu Raporuna geçince rapora “KISMİ BAĞIMLI” yazıldı ve Evde Bakım Yardımı kesildi.
Soruyorum:
17 yaş 364 günlükken bakıma ihtiyacı olan evladım, 18 yaşına bastığı gün nasıl birden bakım desteğine ihtiyacı olmayan bir bireye dönüştü?
1 GÜNDE NE DEĞİŞTİ?
Üstelik yaşadığımız adaletsizlik bununla da bitmiyor.
20 yaşında, %80 engelli oğlum Engelli Aylığı alamıyor.
Ben oğluma bakım verdiğim için çalışma hayatına katılamıyorum.
Sosyal güvencem yok, GSS primimi cebimden ödüyorum.
Bakım veren anne olarak emeklilik güvencem de yok.
Ve bütün bunların üzerine oğlumun babasına açtığım nafaka davasında karşı tarafın avukatı savunmasına şu başlığı koyabiliyor:
“DAVACININ ANNESİNİN ÇALIŞMAMASININ MADDİ YÜKÜ MÜVEKKİLE YÜKLETİLEMEZ.”
Bunu söyleyen tarafın müvekkili ise 20 yaşındaki engelli oğlunu bugüne kadar hiç görmemiş, bakımında hiçbir sorumluluk almamış ve manevi olarak hiçbir destekte bulunmamış bir BABA!
Ben 20 yıldır evladımın bakımını, gözetimini, eğitimini, hastanesini, krizini, gecesini, gündüzünü üstlenirken; onun hayatında fiilen hiç bulunmamış bir babanın tarafından bana:
“Anne çalışmıyor.” deniliyor.
Üstelik benim “iş bulamamam veya çalışmayı tercih etmememden” söz ediliyor.
TERCİH Mİ?
20 yaşında otizmli bir bireye 7/24 bakım vermek ne zamandan beri “çalışmamayı tercih etmek” oldu?
Ben keyfimden çalışmıyor değilim.
BEN ZATEN ÇALIŞIYORUM!
Hem de 20 yıldır,
haftanın 7 günü,
günün 24 saati,
mesaisi bitmeyen, yıllık izni olmayan, emekliliği olmayan ve karşılığı ödenmeyen bir işi yapıyorum:
EVLADIMA BAKIYORUM.
Devlet bakım desteğimi kesiyor.
Engelli aylığı bağlamıyor.
Beni sosyal güvenceye almıyor.
Emeklilik hakkı vermiyor.
GSS'yi cebimden ödetiyor.
Sonra da mahkeme dosyasında karşıma:
“Anne neden çalışmıyor?” denilebiliyor.
O halde ben de soruyorum:
BEN ÇALIŞMAYA GİDERSEM OĞLUMA KİM BAKACAK?
Engel değişmedi.
Otizm değişmedi.
Bakım ihtiyacı azalmadı; AKSİNE ARTTI.
Bakım veren annelerin emeğini artık görün!
Biz “çalışmayan kadınlar” değiliz.
Biz emeği çalışma sayılmayan, görünmeyen BAKIM EMEKÇİLERİYİZ.
Sadaka değil; sosyal güvence, emeklilik, bakım desteği ve çocuklarımız için insan onuruna yaraşır bir gelecek istiyoruz ve hepsinden de ötesi, "BİZ ÖLDÜKTEN SONRA BİZİM ÇOCUKLARIMIZ NE OLACAK" ?!
BU BİR LÜTUF DEĞİL, HAKTIR!
#EngelliHaklarıİçinBirlikte
#Otizm365GünBizimle
John Steinbeck’in "Fareler ve İnsanlar" romanında, devasa bir cüsseye sahip olan Lennie’nin yumuşak şeylere karşı çocuksu bir zaafı vardır. Sırf okşayabilmek için cebinde fareler taşır. Ancak onları severken kendi gücünün farkına varamaz ve istemeden ölümlerine sebep olur. Aynı şey, şefkat göstermek için kucağına aldığı yavru köpeğin de başına gelir. Lennie’nin içinde zerre kadar kötülük yoktur; tek amacı sevmektir. Fakat kendi sınırlarını bilememesi, şefkatle yaklaştığı her şeyi farkında olmadan ezip yok etmesine neden olur.
İnsan bazen en büyük zararı, en çok sevdiği ve üzerine titrediği şeylere verir. Bir şeye duyulan yoğun sevgi, onu koruma ve kaybetmeme güdüsüyle birleştiğinde boğucu bir baskıya dönüşür. Kişi sevdiğine o kadar sıkı sarılır ki, ona nefes alacak hiçbir alan bırakmaz. Tıpkı Lennie'nin avucundaki fare gibi, hayattaki birçok değerli bağ da sevgisizlikten veya kötü niyetten değil; sadece sevginin şiddetini ayarlayamamaktan parçalanır. Sevmek, bir şeye sımsıkı tutunmak değil, onu incitmeden avucunda tutabilmeyi öğrenmektir.