Türkiye’de modern devletin oluşumuna disiplinlerarası bir perspektiften katkı sunmak isteyen araştırmacıları bekliyoruz. Tarihsel süreklilikler, kırılmalar ve dönüşümler ekseninde özgün çalışmalarınızı paylaşabilirsiniz.
📌 Son başvuru: 8 Nisan 2026
📩 [email protected]
Entelektüel düşünce, en çok yanılan ve yanılma riskini en fazla göze alan düşünce biçimidir. Çünkü entelektüel, topluma yön verme ya da devlet adına politika üretme beklentilerinden bağımsız olarak, düşüncenin kendisiyle meşguldür. Dolayısıyla entelektüelin hata yapmasını yadırgamak, entelektüel faaliyetin doğasını kavrayamayan eksik bir tutumdur. Yanılmayan entelektüel yoktur; varsa, o artık düşünce üreten değil, mevcut düşünceyi güvenli biçimde tahkim eden bir figürdür. Peki entelektüelin topluma karşı sorumluluğu ne olacak diyebilirsiniz. O halde tartışmanın entelektüel bir alanda gerçekleşmediğini anlamamız gerekiyor..
Modernitenin ulaştığı noktada her şeyden fazlası var. Her şeyin, herkesin daha iyisi sürekli ulaşılabilir görünüyor. En güzelin, en iyinin peşindeki bu bitmeyen arayış ise çoğu zaman yüzeysel ilişkileri ve zayıf bağları beraberinde getiriyor. Seçenekler arttıkça özgürlük müphemleşiyor; insan yönünü şaşırıyor.
İntihal, bir araştırmanın temel fikrini kendi görüşüymüş gibi sunmaktan, başka bir çalışmadan alınmış tek bir cümlenin referans gösterilmemesine kadar uzanan geniş bir alanı kapsar. Bu alan içinde çoğu zaman birbirine karıştırılan bazı durumlar bulunuyor. Örneğin bir paragrafın doğrudan alınmasına rağmen yalnızca referans verilmesi. Bu çoğu zaman yöntem bilgisindeki eksiklikten kaynaklanır. Yazar alıntı ile atıf arasındaki farkı bilmez. Bu nedenle ortaya çıkan şey çoğu durumda kasıtsız intihaldir.
Buna karşılık kasıtlı intihalin en yaygın biçimlerinden biri, bir araştırmanın ulaştığı birincil kaynak verilerini kullanırken bu verilere erişimi sağlayan çalışmayı görmezden gelmek ve yalnızca aktarılan kaynağa atıf yapmaktır. Böylece araştırmacının harcadığı emek görünmez hâle gelir. Akademik açıdan son derece sorunlu olan bu uygulama, belirli bir araştırma tecrübesine sahip kişilerin kolaylıkla fark edebileceği; ancak alana yeni giren araştırmacılar ve öğrenciler tarafından çoğu zaman gözden kaçırılabilen bir intihal türüdür.
İntihal skalasının diğer ucunda ise klonlama bulunur. Burada artık bir araştırmanın fikrini ya da tezini sahiplenmek söz konusudur. İntihal türleri elbette çoğaltılabilir; literatürde de oldukça geniş bir tartışma alanı mevcut. Ancak asıl sorulması gereken soru şu: kasıtsız intihal, bilinçli bir sahiplenmeye dönüşüyor mu? Bu yüzden bilhassa klonlama şüphesinin ortaya çıktığı durumlarda, yazarın tüm çalışmalarını aşamalı bir şekilde değerlendirmek gerekebilir.
Bir işi yapıyor gibi görünmek ile gerçekten yapmak arasında ciddi bir fark var. Zira görünür olmak, üretmekle aynı şey değil. Günümüzde bu görünür olma hali birçok mesleği özünden koparıp bir gösteriye dönüştürdü. Akademisyenlik de bu durumdan ciddi biçimde etkilendi. Herkesin söz sahibi olduğu bir alanda, neredeyse hiç kimsenin bir başkasını yeterli bulmaması bu mesleğin ironisi haline geldi.
Post-truth çağında sekülerizmin geçirdiği dönüşümü yeniden düşünmek gerekiyor. Bir zamanlar toplumsal düzeni ortak değerler ve normlar üzerinden kuran seküler çerçeve, bugün giderek bireysel deneyimlerin alanına kayıyor.
Charles Taylor’ın işaret ettiği anlam ufkunun çoğullaşması ve Zygmunt Bauman’ın “akışkanlık” vurgusu birlikte düşünüldüğünde, bu dönüşüm daha net görünüyor: sadakat ve aidiyet gibi kolektif bağlılıklar çözülürken, yerlerini daha esnek ve bireysel tercih odaklı ilişki biçimleri alıyor.
Ücret karşılığı yüksek lisans ve doktora tezi yazdıranların motivasyonunu anlamakta zorlanıyorum. Bu durum sadece akademik bir etik ihlali olarak düşünülmemeli, zira bu kişinin kendi emeğiyle kurması gereken hayatı, başkasının zihinsel üretimi üzerinden inşa etme girişimidir. Düşünün: Size ait olmayan bir tezle derece alıyor, o unvanla kadrolara yerleşiyor ve bir meslek hayatı kuruyorsunuz.
Kağıt üzerindeki başarı, emek, gelişim ve entelektüel çabayı ortadan kaldırıyor. Oysa akademi en temelde bir "üretim alanı''dır. Düşünce, tartışma, hatalardan ders çıkarma, yöntem geliştirmeyi dışladığınızda geriye sadece kendini tekrar eden bilgi yığını kalıyor. Bilgi yığınını satın almakta ayrı bir sorunsal doğuruyor. Para-tez teslimi gerçekleştiği anda artık kolektif bir sorunla boğuşmaya başlıyoruz. Elde edilen unvan ve maaşlar liyakatı aşındırırken, emek-üretim dengesi ortadan kalkıyor.
Post-truth çağında sekülerizmin geçirdiği dönüşümü yeniden düşünmek gerekiyor.
Bir zamanlar toplumsal düzeni ortak değerler ve normlar üzerinden kuran seküler çerçeve, bugün giderek bireysel deneyimlerin alanına kayıyor.
Charles Taylor’ın işaret ettiği anlam ufkunun çoğullaşması ile Zygmunt Bauman’ın “akışkanlık” vurgusu birlikte düşünüldüğünde, bu dönüşüm daha net görünüyor. Artık
sadakat ve aidiyet gibi kolektif bağlılıklar çözülürken, yerlerini daha esnek ve bireysel tercih odaklı ilişki biçimleri alıyor.
Öğretmenlik ile akademisyenlik, tipik bir şekilde “ders anlatma” ortaklığı üzerinden birbirine benzetilse de özünde farklı amaçlara, yetkinliklere ve mesleki gerekliliklere sahip iki ayrı uzmanlık alanıdır. Bu farklılığı, hem eğitim süreçlerinde hem de mesleğin icra biçimlerinde açık bir şekilde görebilirsiniz.
Öncelikle öğretmenlik, doğrudan pedagojik formasyon üzerine inşa edilen bir meslektir. Öğretmen, öğrenme süreçlerini planlama, öğrencinin bilişsel ve duyuşsal gelişimini gözetme, sınıf yönetimi ve ölçme-değerlendirme gibi pedagojik yetkinliklere sahip olmak durumundadır. Bu yönüyle öğretmenlik, öğrenme-öğretimin nasıl gerçekleştiğini bilen ve bu süreci yöneten bir uzmanlığı ifade eder.
Buna karşılık akademisyenlikte temel beklenti pedagojik yetkinlikten ziyade bilimsel üretimdir. Akademisyenin asli görevi, kendi alanına özgün ve nitelikli katkılar sunmak, araştırma yapmak, yeni bilgi üretmek ve bu bilgiyi bilimsel yöntemlerle tartışmaya açmaktır. Ders verme faaliyeti akademisyenin görevleri arasında yer alsa da, bu faaliyet çoğu zaman araştırma eksenli bir birikimin aktarımı niteliğindedir ve pedagojik uzmanlık, belirli alanlar dışında, mesleğin kurucu unsuru değildir.
Bu çerçevede öğretmenlikte öncelik etkili öğretim süreçleri ve pedagojik uygulamalarken, akademisyenlikte öncelik bilimsel araştırma ve bilgi üretimidir. Dolayısıyla her iki meslek, belirli kesişim noktalarına sahip olmakla birlikte, amaç, yöntem ve beklentiler bakımından birbirinden ayrışan iki farklı profesyonel alan olarak değerlendirilmelidir.
Çocuklara yönelik şiddet olayları gündeme geldiğinde, kamuoyunun refleksi çoğu zaman hızlı ve kolay bir suçlu bulmak yönünde oluyor. Son yıllarda bu rol, büyük ölçüde bilgisayar oyunlarına yüklenmiş durumda. Oysa problemi sadece oyunlar üzerinden açıklamak, karmaşık bir toplumsal sorunu basitleştirmekten başka bir anlam taşımıyor.
Çocuk davranışlarını şekillendiren zemin öncelikle aile içinde kurulur. Ebeveyn tutumları, çocukla kurulan iletişimin niteliği ve ev içindeki rol modeller, şiddetin öğrenilmesinde ya da önlenmesinde belirleyici bir yere sahiptir. Bunun üzerine eklenen eğitim sistemi ise günümüzde çocukların sosyal becerilerini geliştirmekten uzak; teorik bilgiye dayalı bir alan meydana getirmiş durumda. Bu alanda empati, öfke kontrolü ve çatışma çözme gibi beceriler yeterince kazandırılmadan yetişen bireylerden sağlıklı toplumsal davranışlar beklemek ne kadar gerçekçi?
Öte yandan, gündüz kuşağı programlarından televizyon dizilerine kadar uzanan geniş bir medya alanı, çatışmayı, tahakkümü ve kimi zaman aşağılamayı sıradanlaştıran içeriklerle dolu. Aile içi gerilimleri teşhir eden, hiyerarşileri dramatize eden ve eril güç ilişkilerini yeniden üreten bu yapımlar, çocukların maruz kaldığı sembolik şiddetin önemli kaynaklarından birini oluşturuyor.
Haliyle bilgisayar oyunlarını tamamen etkisiz görmek de her şeyin sorumlusu ilan etmek de doğru değil. Oyunlar, belirli koşullar altında bir etki meydana getirse de bu etki genellikle tek başına belirleyici olamaz. Zira, çocuğun içinde bulunduğu sosyal ve kültürel bağlam göz ardı edilmektedir. Sağlıklı bir aile ortamı, güçlü sosyal beceriler ve eleştirel medya okuryazarlığına sahip bir çocuk için oyunlar çoğu zaman yalnızca bir eğlence aracıdır. Ancak sorunlu bir çevrede, aynı oyunlar bir gerekçeye dönüşebilir.
Sonuç olarak, çocuk şiddetini anlamak istiyorsak kolay cevaplardan uzak durmak zorundayız. Sorunun tek bir yerde değil; ailede, eğitimde, medyada ve toplumsal değerler sisteminde iç içe geçmiş bir alan içinde üretildiğini anlamamız gerekiyor. Bu nedenle “yapalım” “kaldıralım”, “değiştirelim”, “yasaklayalım” gibi tek boyutlu yaklaşımlardan uzak durulmalıdır. Aksi takdirde her yeni olayda farklı bir “günah keçisi” bulsak da sorunun kendisine bir adım bile yaklaşamayız.
Akademik yazma üzerine olan bu ders harika. Bu videoyu izledikten sonra doktoradaki tüm makalelerimin girişlerini değiştirmiştim. Doktora öğrencilerine ve genç sosyal bilimcilere tavsiye edilir. Özellikle mevcut literatür ile derdi olanlara.
https://t.co/4TujeCw3dm
Makale yazım süreci, araştırmanın kapsamı, yöntemin uygunluğu ve veri setinin güvenilirliği gibi temel unsurlara bağlı olarak şekillenir. Bu sürecin “zaman boyutu” ise tarihsel olarak önemli bir dönüşümden geçti. Örneğin, 2000 öncesinde bir araştırmayı yürütebilmek için kütüphane ve yerel arşivlere fiziksel olarak gitmek neredeyse zorunluyken, 2000’li yıllarla birlikte dijitalleşmenin etkisiyle bu zorunluluk kademeli olarak büyük ölçüde ortadan kalktı. Ayrıca arşivlerin dijitalleşmesi, araştırmacının mekâna bağımlılığını azaltarak literatüre erişimi belirgin biçimde hızlandırdı.
Günümüzde ise yapay zekâ araçlarının devreye girmesiyle bu dönüşüm yeni bir evreye ulaştı. Makalelere, dijital arşivlere ve ilgili kaynaklara erişim çok daha kısa sürede mümkün hâle geldi. Bilhassa literatür taraması ve yazım süreçlerinde ciddi bir zaman tasarrufu sağladığı su götürmez bir gerçek.
Ancak belirtmek gerekir ki, bazı araştırma türleri açısından arşivlere ve saha çalışmalarına fiziksel olarak başvurma gerekliliği bütünüyle ortadan kalkmış değil.
Özetle, akademik yazım sürecinin, mekân ve zaman açısından giderek daralan bir yapı sergilediği söylenebilir. Özgün katkı üretmeyi amaçlayan çalışmalar ise tüm bu teknik kolaylıklara rağmen, hâlen yoğun emek, dikkat ve uzun süreli bir düşünsel birikim gerektirmektedir.
Doktora öğrencilerinin nasıl hızlı makale yazdığına şaşırıyorum. Tezimin kuramsal çerçevesi için 1.5 yıl okudum. Yıllardır bir şeyler okuduğum halde bi makaleye kaç ay okumam gerek bilmiyorum. Yöntemi yazmak için bile birkaç hafta okuyorum. Bazen gerizekalı gibi hissediyorum ayol
Akademik yayın ile akademik faaliyet kavramları sıklıkla birbirine karıştırılıyor. Bu karışıklığın en somut örneklerinden biri, ulusal ve uluslararası kongre ve sempozyumlarda sunulan tebliğler. Tebliğ, esasen araştırmacının alanıyla ilgili güncel ya da özgün bir gelişmeyi akademik kamuoyuyla paylaştığı sözlü bir sunum niteliği taşır.
Ne var ki, günümüzde yayın baskısı ve doçentlik kriterleri gibi yapısal dinamiklerin etkisiyle, tebliğler çoğu zaman sayfalarca uzayan tam metinler hâlinde yayımlanıyor. Oysa bir tebliğ, kapsam ve derinlik itibarıyla bu ölçüde geniş bir izah gerektiriyorsa, artık makale formuna yaklaşmış demektir. Dahası, bu tür metinlerin sonradan genişletilerek veya kısmi değişikliklerle farklı başlıklar altında makale olarak yayımlanmaya çalışılması, akademik etik açısından tartışmalı bir alan oluşturuyor.
Bu durum, akademik yükselme süreçlerinde karşılaşılan yapısal sorunlarla da bağlantılı. Literatüre anlamlı bir katkı sunmayan, özgün veri üretmeyen ve çoğu zaman kendini tekrar eden metinler etrafında büyük ölçekli akademik organizasyonların düzenlenmesi, akademik üretimin niteliği açısından soru işaretleri doğuruyor. Oysa tebliğ sunumları, bir zamanlar benzer ilgi alanlarına sahip araştırmacıları bir araya getiren, fikir alışverişine imkân tanıyan bir faaliyet alanıydı.
Türkiye’de modern devletin oluşumuna disiplinlerarası bir perspektiften katkı sunmak isteyen araştırmacıları bekliyoruz. Tarihsel süreklilikler, kırılmalar ve dönüşümler ekseninde özgün çalışmalarınızı paylaşabilirsiniz.
📌 Son başvuru: 8 Nisan 2026
📩 [email protected]