ben de 30 olmak üzereyim. önceden aynı fikirdeydim. hatta yaşım ufakken şehir kütüphanesinden ödül vermişlerdi bana, raf raf kitap okurdum. ama birkaç sene önce kendi evime geçince sıkıntıdan evimi arkadaşlar için bir sosyallik alanına çevirdim. insana insan lazım olduğu fikrine vardım bir süredir. sanırım insan bir noktada kendinden de sıkılıyor, hatta sıkılmaktan da sıkılıyor. ille öyle olacak demiyorum tabi ama fikirler ve bakışlar değişebiliyor zamanla. daha basit ve fiziksel bir yaşam fikrine kapıyı tamamen kapatmamaktan yanayım. bunun da kendince bir güzelliği var. doğanın bir parçası olmak, oradaki sosyal yapıda yer almak, fiziksel olarak deneyimlemek de güzel. insanın kendini fiziksel olarak sevip gözetmesi hoş bir şey
evet .d yani ilk etapta gece klübüne gidip zıplamak pek makul olmaz gibi .d ufak sosyalleşmeler ve yavaşça hayata dahil edilen fiziksel aktiviteler falan olabilir. ortak ilgi alanlarıyla ilgili toplantılara katılınabilir. belki bisiklet alınabilir. güneş gözlüğü ve şapka gibi şeylerle insan kendini gizleyerek katılabiliyor böyle şeylere .dd kim's island diye bir film vardı oradaki kız motosiklet kaskıyla sokağa çıkıyordu, onun gibi aynı. kademeli sosyalleşme diyebiliriz.
jung'u birçok alanda eksik bulurum ama bu sözünde haklılık payı var. yıkıcı bir eleştiri olarak görünmemesini dileyerek fiziksel vücut ve basitliğin ön plana çıktığı bir yaşam tarzının da denenmesi gerektiğini düşünüyorum. her ne kadar benliğimizi geliştirip gözlemci olarak yaşasak da vücut ve psikoloji de bizim içinde bulunduğumuz yapılar. denge, dünyadaki bütün öğretilerdeki ortak payda. belki basit gelecek ama spor, yürüyüş, konser gibi frenkansı yüksek ve sosyal aktivitelere katılmak; fikirler ve gözlemler arasında kalmaktan daha etkili olabiliyor. ben de fazlasıyla içe dönük bir insanım, kendimi bu tarz şeyler için zorluyorum. bir fikir sadece. bazen biraz temiz hava almak ve kasları zorlamak bile insana dünyayı çok farklı gösterebiliyor. ne kadar derin de düşünsek günün sonunda biyolojik olarak hayvanlar ve doğanın geri kalanından çok da farkı olmayan bir vücudun içerisindeyiz.
Ο βασικός λόγος που η Οθωμανική Αυτοκρατορία ήταν εχθρική απέναντι στην Ευ��ώπη ήταν η θρησκεία. Πλέον οι άνθρωποι αρχίζουν να σταματούν να πιστεύουν στις θρησκείες. Η οπτική των ανθρώπων απέναντι στον κόσμο αλλάζει.
Πιστεύω ότι, μέρα με τη μέρα, εξελισσόμαστε ως ανθρωπότητα. Και πιστεύω πως στο τέλος αυτής της διαδικασίας όλοι θα μπορέσουμε να συναντηθούμε σε ένα κοινό σημείο.
mevcut karaktere tam ters davranışlarla durumu dengelemeyi savunuyorum. yıllardır yaparım çok işe yarıyor. alkolle blackout yaşamak, riskli motosiklet kullanımı, poligon, yüksek bpm elektronik müzikler/rock müzik, savurganlık. has avrupalılar da böyle yapar bu arada. çivi çiviyi söker konseptiyle ilgili the accountant (2016) filmini de öneriyorum. otizmli bir adamın bu şekilde hayata adaptasyonunu anlatan bir aksiyon filmi
bir şeyler almaktan ziyade bir şeyler vermeye/katmaya meyilli insanların ilk aşamada olmasa bile neticede hayal edileni karşıya vermesi pekala mümkün gibi geliyor. burada biraz insanın dünyayı nasıl gördüğü ve karşıyla aynı frekansa kendini entegre edebilme becerisi de önemli. bu biraz da karşıyı anlamayı gerektiriyor tabi. günümüzde böyle şeyler biraz önemsizleştirildi maalesef. yüzeysel etkileşimler de gerekli tatmini sağlamadığında insan kendini soyutlamaya meyilleniyor. burada sözlerden ziyade anlayışta bir ortaklık kurulması daha doğru gibi. saygı, anlayış ve değerle ortak bir dil de kurulabilir.
haddime ise bununla ilgili şöyle bir düşüncem var. bir şey hakkında konuşmak ile konuşmak hakkında konuşmak farklı şeyler. bir şey deneyimlemek ile deneyimlemek hakkında düşünmek de farklı şeyler. ilişkilerde insanlar parmağını karşıya çevirip "sen şunu şu yüzden yaptın, şunu yapmalıydın" dediğinde onun tadı da kaçıyor. sağlıklı olan beraber ortak bir şeyler deneyimlemek ve birbirini idare etmek. eskiler, birisi uygun olmayan bir şey yaptığında onu eleştirmek yerine "sana bir hikaye anlatayım" deyip karşıyı kırmadan konuyla ilgili öğretici bir hikaye anlatırlardı. derine inmek bu kadar hassas bir konu. fazlaca kitap okuyan veya toplumu izleyen insanlar direkt deneyimlemek yerine sürekli bir katman daha derinden davranıyor. bu sefer hayat, yaşanılacak değil incelenecek bir şeye dönüşüyor. bu yüzden kişinin kültürü ne kadar yüksek olsa da insan ilişkilerinin ilkel temelde ele alınması, bedenle ve duyguyla yönetilmesi daha sağlıklı diye düşünüyorum. bu etkileşimin etrafına kişiye uygun bir kültür ve tema oluşturulabilir elbette. ne kadar makul bir düşünce bilmiyorum.
insanlar çok ağır şeyler yaşadığı zaman psikolojileri onlara alternatif bir gerçeklik yaratabilir. o gerçeklik içinde güvende hissedip hayatta kalırlar. bu hikayelerde de her zaman önemli bir kişi olurlar. kimisi mehdi olur, kimisi ünlülerin arkadaşı, kimisi b��rokrat. bu insanlara psikolojik destekte bulunmak yerine dalga geçip bazılarını da televizyon programına çıkarıyorlar, sırf aşağılayıp gülmek için. bu karakterizliğin kaçıncı seviyesi bilemiyorum artık. böyle bir iğrençlik böyle bir şerefsizlik olamaz. yardıma muhtaç insanları dalga malzemesi yapmak inanılmaz aşağılık bir hareket
bu sonsuzluk muhabbetleri de bi acayip. zenon paradoksunu da ilk duyduğumda dedim bu kadar salakça bir şey olamaz. aynısını sonsuzluk için de hep söylemişimdir. bir maymunu oturtsak sonsuz zaman versek rastgele klavyeye bassa hamlet’i yazabilirmiş falan. matematiksel olarak doğru da evren yetmez ona kardeşim. matematik dediğin şey fiziği anlamak için kullandığımız bir dil. bir şey matematiksel olarak mantıklı diye fiziksel olarak da geçerli olacak diye bir şey yok. bunun az da olsa örnekleri var. mesela etkin alan teorisinde sonsuz integraller neredeyse her zaman sınırlanır. cutoff koyarsın ki teoriyi geçerli olduğu enerji ölçeğinde tutabilesin. kuantum mekaniğinde normal çalışan matematik kuantum alanlarına girince daha farklı kullanılıyor. daha yiyeceğimiz 40 fırın ekmek var bakalım ilerde neler çıkacak. böyle tekillik, sonsuzluk, paralel evrenler falan filan muhabbetleri teoride güzel ama gerçekliğin kendisi asıl nasıl çalışıyor onu çözmek lazım
@bosunatiklama beni de o yaşlarda atmışlardı dereye. ölmeyince tüm mahalleyi dövdüğüm bir hayat şekline geçiş yaptım. farklı insan görünce dereye atıyorlar. bu konunun bi incelenmesi lazım
millet zamanında sazan gibi kripto para alırken dedim ki bu parayı fiyatlandıran nedir. arkasında bir devlet yok, altın rezervi yok, buğday yok, arpa yok. bunun değeri nedir. sallamadılar, battılar tabi. şimdi aklıma o geldi. memur ne üretiyor da özel sektörü finanse edecek. memur maaşını nerden alıyor da nereye vergi veriyor. memurun işi halkın üretim yapabileceği ortamı sağlamak. memur ekin mi ekmiş, ağaç mı dikmiş. program mı yazmış, makine mi üretmiş. kim kimin maaşını ödüyor konusunda hiçbir kafa karışıklığı yok.
ben daha çok işçi ve emekçi tarafından konuşmuştum. onların vergisi maaşta direkt kesildiği gibi üstüne de dolaylı vergileri ödüyorlar. özel sektör işvereni tarafından bakarsan bu adamların vergi kaçırması devlet isterse bugün bile tamamen engellenebilir. ordaki sorun ülke bazında ve siyasi. ben daha çok sistem olarak devlet ve halktan, verginin ne olduğundan, emeğin kaynağından bahsetmek istedim önceki yazdıklarımda. bizim özelimizde değil de herkesin vergisini düzenli ödediği bir ülke için de geçerli olmak üzere.