Bu bölümünde, Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da yaşanan olayların ardından ortaya çıkan “suçlu içerikler mi?” tartışmalarını ele alıyorum. Medya gerçekten belirleyici bir etken mi, yoksa daha derin yapısal sorunları mı gözden kaçırıyoruz?
https://t.co/iCtsU2nqC4
Sinema politik midir?
Berlinale’deki tartışma ve İranlı sinemacıların Nuri Bilge Ceylan’a çağrısı üzerinden şu soruyu soruyorum:
Sanat gerçekten “tarafsız” olabilir mi?
🎧 https://t.co/4eXBKsMbRu
#SüperPanoptikon#Sinema#İdeoloji#FilmTeorisi
Anthropic’in raporundan yola çıkarak: sanayi devriminde makineler kol emeğini devralmıştı. Bugün otomasyon zihinsel emeğe doğru ilerliyor. Peki AI işleri mi yok ediyor, yoksa emeğin tarihsel dengesini mi değiştiriyor?
🎧 https://t.co/KAH7wsKqkl
#YapayZeka#Emek#Teknoloji
Sınav bitti.
Google, Gemini App içine tam kapsamlı SAT denemelerini entegre etti. Üstelik The Princeton Review iş birliğiyle.
Süre tutuyor.
Yanlışları analiz ediyor.
Rota çiziyor.
Yapay zekâ artık araç değil, pedagojik aktör.
Dinlemek için 👇
https://t.co/3aYm1bJS4s
Uyku neden hâlâ sistem için bir problem?
Optimizasyon nasıl “atıl pratik”e dönüşüyor?
Bu bölümde Jonathan Crary’nin 7/24’sinden Sartre’ın atıl pratiğine uzanmaya çalışıyoruz.
Link profilde. Ayrıca dinlemek için👇
https://t.co/LhMdLF4QYR
#AtılPratik#Uyku#DijitalKapitalizm
Yeni bölüm yayında:
Optimizasyondan Sonra Geriye Ne Kalır?
Her şeyi doğru yaptığın hâlde neden yetmiyor?
Zaman neden artık bize ait değil?
Jameson, geç kapitalizm, yalnızlaşma ve dağa yürüyen penguen metaforu üzerine.
Link profilde 👆ve ayrıca
https://t.co/qISckMv6tM
Bu bölümde yapay zekânın duyguları gerçekten “anlayıp anlayamayacağının” izini sürmeye çalıştık. Empatinin bir yazılım özelliğine dönüşmesi, duyguların veri olması ve insanların duygusal dünyalarını giderek algoritmalara çevirmesi üzerine düşünmeye çalışıyoruz.
Link profilde 👆
Cumhuriyet’in 102. yılında bu bölümde, kameranın gözünden “yurttaş olma” fikrine bakmaya çalıştık.
Görsel Yurttaşlık ve Cumhuriyet, Süper Panoptikon’un 29 Ekim özel bölümü.
Link profilde 👆
#cumhuriyet#panoptikon#teknoloji#sinema#film#kültür
DeFi yalnızca kripto değil; gözetim kapitalizmine karşı da yeni bir finansal alan. Bu bölümde bankalardan CBDC’lere, panoptikondan blokzincire uzanıyoruz.
Gerçekten özgür müyüz, yoksa gözetimin yeni bir biçimine mi evriliyoruz?
Link Profilde 👆
#Blockchain#DeFi#Bitcoin
Barbie filmini Jean Baudrillard’ın simülasyon kuramı çerçevesinde ele aldığım “Barbieland as a Simulacrum: A Baudrillardian Approach to the Barbie Movie” başlıklı makalem, The Turkish Online Journal of Design, Art and Communication’ın 2025/Güz sayısında yayımlandı!
Makalede Barbie’nin yalnızca bir popüler kültür figürü değil, aynı zamanda hipergerçek bir evren olarak nasıl işlediğini tartışmaya çalıştım. Filmi ilk izlediğimde aklıma Baudrillard'ın Disneyland ile ilgili yazdıkları gelmişti. Ben de bunun üzerine bir şeyler yazmak istedim.
Tıpkı Baudrillard’ın metinlerinde olduğu gibi, Barbieland’in temsil ile gerçeklik arasındaki sınırların kaybolduğu bir simülakr dünyası olarak inşa edilmesi; film ekibinin ve birçok eleştirmenin kapitalizm ya da feminizm üzerinden getirdiği 'entelektüel' eleştirileri sergilemekten ziyade, filmin bizzat kendisinin nasıl estetize edilip bir gösteriye dönüştüğünü gözler önüne sermekteydi.
Bu kapsamda şu sorulara odaklanmaya çalıştım:
- Barbieland, Baudrillard’ın simülasyon evreleri içinde bir yere karşılık geliyor mu? Öyleyse tam olarak nasıl bir analoji kurulabilir?
- Film, ataerki ve kapitalizm eleştirisini nasıl estetize ederek etkisiz hale getiriyor?
- Filmde sergilendiği düşünülen eleştiri gerçekten eleştiri mi, yoksa yalnızca sistemin kendisini yeniden üreten bir “gösteri” mi?
Popüler kültür, postmodernizm, hipergerçeklik ve Baudrillard üzerine düşünen herkes için Barbie filminin yalnızca “renkli bir eğlence” değil, aynı zamanda bir ideoloji ve temsil sistemi olduğunu kendi bakış açımdan ortaya koymaya çalıştım.
🔗 Makaleye buradan ulaşabilirsiniz: https://t.co/ftvJmejbvX
Süper Panoptikon’un yeni sezonu başlıyor! İlk bölümde Foucault’nun panoptikon kavramı ve Zuboff’un gözetim kapitalizmi tezi üzerinden, Black Mirror: Nosedive örneğiyle dijital gözetim toplumunu konuşuyoruz.
Link profilde 👆
🎙️ Süper Panoptikon 3. Sezon Başlıyor!
Yarın, 22 Eylül’de ilk bölüm yayında. Gözetim, kapitalizm ve ekranların dünyasını birlikte çözümlemeye kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Takipte kalın.
Ken Loach'un "Sorry We Missed You" (2019) filminde duygusal ve duygulanımsal emek kavramlarını Hardt/Negri/Lazzarato perspektifinden tartıştığım makalem, yedi: Sanat, Tasarım ve Bilim Dergisi'nin 2025/Yaz sayısında erken görünüm olarak yayınlandı!
Makaleye geçmeden önce, konunun gündelik hayatınıza nasıl temas ettiğini düşünmenize yardımcı olacak bir soruyla başlamak isterim:
Sabah bir şeyler almak için girdiğiniz AVM'de sizi içten ve gülümseyen bir "günaydın" ile karşılayan güvenlik görevlisi ya da marketten çıkarken ödeme sırasında pozitif bir tonla "telefon numaranızı alabilir miyim?" diye soran kasiyer, neden size böyle davranmak zorundalar?
Böyle davranmak zorundalar çünkü aldıkları eğitimden, yaptıkları işin niteliğine ve yöneticilerinin onları değerlendirme biçimine kadar pek çok unsur, çalışanların duygularını, algılarını, arzularını ve tüm ilişkisel kapasitelerini ne ölçüde kullandıklarıyla ilgilidir. Onlar bu süreçte yalnızca bir hizmet sunmakla kalmaz, aynı zamanda duygusal atmosferler, ilişkiler ve bağlar da üretirler. Lazzarato’nun duygulanımsal emek [affective labor] adını verdiği bu kavram, özellikle maddi olmayan emek tartışmaları içinde ele alınır ve kapitalizmin artık yalnızca bedenin üretici gücüne değil, duygulara, arzuya, sabra, empatiye ve hatta öznelliğin tamamına ihtiyaç duyduğunu ortaya koyar. Gig ekonomisine dahil olan hizmet sektörünün neredeyse her alanında, çalışanlar müşteriyi "iyi hissettirmek" ya da onu bir şeye "motive etmek" gibi görevlerle yükümlüdür. Bu bağlamda çalışanlar, kültürel kodlarını, kişisel deneyimlerini, konuşma biçimlerini ve görünümlerini işlerinin doğal bir parçası haline getirirler. Bu da, doğrudan ‘benliğin’ sömürülmesi anlamına gelir. Bu durum, duygulanımsal emeğin yalnızca mesai saatleriyle sınırlı kalmadığı, bireylerin tüm yaşamına yayıldığı bir noktaya evrilir; insanlar hayatlarını, karakterlerini ve duygusal varlıklarını işlerinin doğal bir parçası haline getirirken, yaşamlarının bizatihi kendisi doğrudan sömürüye açılır.
Bu bağlamda Ken Loach’un neoliberal kapitalizmin işçi sınıfı üzerindeki yıkıcı etkilerini ele aldığı bu film, duygusal emek (Hochschild) ve duygulanımsal emek (Hardt, Negri, Lazzarato) teorileri için iyi bir örneklem sunar. Ricky ve Abby karakterleri üzerinden, güvencesiz çalışma koşullarının yalnızca fiziksel değil, duygusal ve bilişsel sömürüyü nasıl derinleştirdiğini yukarıda okuduğunuz bağlam üzerinden tartışmaya çalıştım.
Özellikle gig ekonomisi, iş-özel yaşam dengesinin çöküşü ve duyguların metalaşması gibi güncel meseleler üzerine düşünmek isteyenler için bir tartışma alanı açacağını düşünüyorum.
🔗 Erken görünüm için: https://t.co/m89Dn5aelS
“Hakikat parçalanabilir bir şey mi, emin değilim.”
Gündelik bir cümleyle başlayan, Heidegger’den Foucault’ya, Rancière’e uzanan kendime notlar.
Ps: Bu bir akademik makale değil, bir deneyimden süzülen notlar.
🔗 https://t.co/GxjrBmI9lR
Herkese güzel bir haberim var! Özellikle UI/UX tasarım alanında çalışan ve felsefi tartışmalara ilgi duyan dostlar için Zachary Kaiser’in “Interfaces and Us” kitabının giriş bölümünü Türkçeye çevirdim.
Akademik hayatım boyunca Hollywood Sinemasında Öznellik Üretimi üzerine çalıştım, bir yandan da teknoloji ve ürün geliştirme alanında profesyonel bir hayat kurdum. Özellikle UI/UX disiplinine ve Product dikeyine olan ilgim, bu iki dünyayı birbirine bağladı. Bugüne kadar fintech dahil birçok farklı üründe product rolleri üstlendim. Haliyle akademik hayatı sürdürürken teknoloji ile hep içli dışlı oldum.
Süper Panoptikon’da Okan’la yaptığımız bir bölümde şaka yollu olarak, Şükrü Erbaş’ın ‘Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz’ şiirini, ‘UI/UX’çileri neden öldürmeliyiz’ diye değiştirmemiz gerektiğini bile söylemiştim. Son kertede deneyim dediğimiz şeyi tasarlayan ekip genel olarak tasarım takımları olsa da alınan tüm o kararların bir UX’cinin kararı olmadığının farkındayım. Kararları doğrudan tasarım takımları almasalar da, (kitapta da iddia edildiği gibi) deneyimlerimizi biçimlendiren ve cisme büründüren onlardı.
Henrik Fisker’ın bu konudaki lafını hatırlıyorum;
“Eğer tasarım kârlı değilse, o zaman sanattır.” Ve şirketler kar etmek için kurulmuş varlıklar, dolayısıyla sanat yapmıyorlar. Bu kurumlar vakıf ya da toplum yararına çalışan entiteler değiller. Dolayısıyla kar odaklı bir tasarım ve ürün stratejisi belirlemeleri gayet normal.
Araştırma yaparken Zachary Kaiser’in “Interfaces and Us: User Experience Design and the Making of the Computable Subject” kitabını gördüm ve akademik geçmişimle teknolojideki deneyimimi birleştiren bir kitap olarak beni çok etkiledi.
Bu metin benim için neden önemli?
Teknoloji tarafında çalışan insanlar olarak çoğu zaman ne yaptığımızı bilmez halde çalışıyoruz. Agile, Scrum vb. bir çok metod ile KPI’lar, LOG’lar arasında kayboluyoruz ve yaptığımız şeyin toplumsal etkisini düşünmekten uzaklaşıyoruz.
Guattari, Chaosmosis'te ne diyordu? “Kapitalizmin en önemli üretimi öznellik üretimidir. (...) Görsellik üretiminin olduğu her alan aynı zamanda öznellik üretiminin de alanıdır.”
Bu bağlamda tasarım yaparken aslında öznellikler üretiyoruz. Tasarımın sadece estetik ya da işlevsellik olmadığını, aynı zamanda öznellik ürettiğini fark ettirmek adına, alana minik bir katkı sunmak istedim.
Oğuz Adanır Hoca Baudrillard’ın Üretimin Aynası kitabını çevirdikten sonra derse girmiş ve sınıfta arka tarafta oturan (ve derste de sıklıkla marksizm vs. üzerinden tartıştığı öğrencilere ve) Burak Bakır hocama kitabı sallayarak “okuyun marksistler, sizin için çevirdim” demiş. Tıpkı Adanır hocamın söylediği gibi;
“okuyun UI/UX’ciler sizin için çevirdim.”
iyi okumalar.
https://t.co/C8c9Vs5Fyt
Spike Jonze'un 2013 yapımı 'Her' filmini mutlaka izlemenizi öneririm. Ayrıca konuyla ilgili olarak insan-makine etkileşimini Lacancı ve Žižekci psikanalitik çerçeve içerisinde ele alan "Kapitalist Gerçekçilik Çağında Aşk ve Seks: Spike Jonze'un 'Her' Filmi Üzerine" isimli makaleyi okumanızı öneririm. Makale İngilizce ancak yakın zamanda Türkçesini de okuyacaksınız.
"Love and Sex in the Age of Capitalist Realism: On Spike Jonze's 'Her'" 👇
https://t.co/jtFCnXJSiV
Günümüzde teknoloji felsefeyi politik olarak yeniden kavramanın tek referansı ve hatta dolayımıdır. Elimizde kalan tek özgürlük Stoalı köpeğin bağlı olduğu arabayı ‘özgürce’ takip etme özgürlüğü olamaz, olmamalıdır.
Üniversite tercih dönemine dair önemli bilgileri içeren Süper Panoptikon'un yeni bölümü yayında! 🎓📚
Bu bölümde, üniversite tercihlerinde dikkat edilmesi gereken bazı püf noktaları ele alıyoruz. Üniversite nedir, hangi bölümleri neden tercih etmeliyiz? Hangi şehirde üniversite okuyacağımızı neye göre belirlemeliyiz? Bölüm tercihlerinde öncelikli olarak düşünmemiz gereken noktalar neler? Bu soruların cevaplarını derinlemesine inceliyoruz.
Ayrıca üniversite tercihlerini ve seçilmesi düşünülen bölümleri yeni dünya düzeni içerisindeki değer teorileri bağlamında da değerlendiriyoruz. Özellikle 1950'li yıllara kadar üretim ve üretimle ilgili iş ve bölümler daha öncü iken, günümüzde tasarım, yazılım, inovasyon gibi üretimin öncesi ve sonrasını ilgilendiren bölümlerin tercih edilmesi daha mantıklı hale geldi.
Aynı şekilde üniversiteden mezun olduktan sonra ilgili alanın iş kolunda çalışmak gibi bir zorunluluk da artık söz konusu değil. Dünya değişiyor. Ortağı olduğum ABD merkezli son şirketimizde takımımıza katılan yazılımcı, felsefe mezunuydu. Ondan önce çalıştığım projede çalışan tasarımcı arkadaş coğrafya mezunuydu. Bu değişen dünyada, esnek bir bakış açısıyla hareket etmek gerekiyor. Özellikle de velilerin ve genç arkadaşların bu ilkeyi unutmaması gerekiyor.
Geleceğinizi şekillendirecek bu önemli kararları verirken size rehberlik edecek ve üniversite tercihleri konusunda eleştirel bir noktadan yaklaşmanızı sağlayacak bilgileri içeren bu bölümü dinlemenizi öneririm.
#ÜniversiteTercihleri #Eğitim #Gelecek #Podcast #SüperPanoptikon