Gazeteci Şule Aydın: "Siz devlete gözaltında telefonunuzu emanet ediyorsunuz. 'alın buyurun' diyorsunuz. Bu benim mahremim.
Suça ilişkin bir şey varsa onu ayıklayacaksın ve bakacaksın.
Sen benim özel hayatımı, bana ait olan her şeyi yaklaşık bir saat içerisinde paylaşıyorsun. Ve ben devlete emanet etmişim bu telefonu.
Herkes şunu biliyor ki: ben telefonu verdiğimde aslında dosyaya ilişkin hiçbir şeye bakılmayacak. Aksine toplumun önüne ben başka türlü atılacağım.”
Modern ülkelerde devlet başkanlarının durumu şeffaf olarak halka bildirilir. Örneğin Amerikan devlet başkanının haftalık sağlık raporlarını devlet yayınlar. Bizde hemen herşey gibi buda gizlinin, gizlisi bir şeydir. Adeta tabudur. Şu sıra bir sürü dedikodu dönüyor. Ortada iki satırlık bir açıklama yok.
Denizin dalgasının kıyıya vurduğu noktadan itibaren 50 metre içeriye kadar olan bölümü, yani kumsalı; hiç bir otel veya işletme şezlong, şemsiye, platform ve benzeri şeyler koyarak işgal edemez.
Bu bölüm, Anayasa ve Kıyı kanunu gereği, ücretsiz olarak tüm vatandaşların kullanımına açıktır.
İşletmeler, ancak bu bölümün dışında mülkiyetleri altındaki veya kiraladıkları alanda; duş alma yeri, şemsiye, şezlong, havlu vb denize girmek için gerekli eşya ve levazımatı bulundurabilir ve kiraya verebilirler.
Kamunun kullanımına açık 50 metrelik alanda denize girmek üzere; isteyen herkes kendi şezlongunu, şemsiyesini, koyarak veya havlusunu sererek güneşlenebilir ve denize girebilir.
İşletme adı altında sahili işgal eden şebekelerin, belediyeye veya herhangi bir merciye “işgaliye bedeli” ödemiş olmaları;
-Yaptıkları işgali yasal hale getirmez ve “işgallerinin devamına dair izin almış oldukları” anlamına gelmez.
-Vatandaşların kamuya açık ve ücretsiz kullanma hakları olduğu bu bölümden faydalanma haklarını ortadan kaldırmaz.
-Kendilerine vatandaşları oraya sokmama veya oradan faydalanmalarına engel olma hakkı vermez.
Mevzuat böyle olduğu halde; Deli Dumrul gibi gelen kişileri bu alana sokmayan, yolunu kesen, tehdit eden veya para ödemeye mecbur bırakan işletmeler veya kişiler düpedüz eşkıyadır, haramidir ve hayduttur.
Bunu yapanlar hakkında;
-İnsanları hürriyetlerinden yoksun bırakma,
-Kamuya açık alanları işgal etme,
-Haydutluk ve eşkıyalık yapma suçlarından işlem yapılması gerekir.
Bu konuda kendilerine suç ihbarında bulunulan emniyet makamları ve savcılıklar; işgalci ve yol kesenler hakkında gereken işlemi yapmadıkları ve bunların çıkardıkları engelleri kaldırmadıkları takdirde, kanuni görevlerini yerine getirmemiş olur ve “görevi ihmal” suçunu işlemiş olurlar.
Eğer resmi yetkililer, kendilerine ihbar geldiği halde işgalciler ve vatandaşları engelleyenler hakkında suç takibatı yapmaz ve işgali kaldırmazlarsa; bu defa onlar hakkında, görevlerini ihmal ettiklerine dair üst mercilerine suç duyurusunda bulunulması gerekir.
Yılmaz Özdil, Bodrum'da bir top dondurmanın 400 liraya satılması tartışmasına ilişkin:
"Geçen hafta Bitez sahilinde, restoranda birini ensesinden tabancayla vurup öldürdüler. Millet yemek yiyor, adamı vurup motora binerek kaçıyor.
Restoranlara gelen her beş kişiden birinin belinde silah var. Ama sayın yetkililerimiz dondurmacı kovalıyor.
Dondurmanın topu 400 liraymış. Aynı Bodrum'da metamfetamin kaç para, ondan kimse bahsetmiyor. Sahil beldelerimizde alenen narkoturizm var."
Yunanistan, 2012.
Ülke batmış, işsizlik %27, gençlerde %58. Maaşlar yarıya düşmüş, IMF kapıda.
Atina'nın her köşesinde kafeler tıklım tıklım.
Yunan siyasetçiler bunu gösterip "hangi kriz?" dedi. Halk da inandı, bir süreliğine.
Teşhis sonra konuldu: Café Economy.
Ev alamayan, iş bulamayan, birikim yapamayan insan son lüksüne sarılıyor.
Bir kahve.
Krizde büyük harcama durur, küçük lüks artar.
Kafede oturan 50 kişiyi görürsün. Evde ekmek arası patates yiyen milyonları görmezsin.
Dolu kafe refahın değil, krizin vitrinidir.
Yunanistan bunu 10 yıl geç anladı.
Karadeniz Halkı bir 20 sene önceye kadar yaşlıların ölmesi.. yaşlı nüfusun azalması genç nüfusun internet çağına ulaşması ile Karadenizdeki Lazlık kimliği yerine Çepni boyu Türk kimliği tekrar yerleşmiştir. .
Bu güzel gelişmedir. Sırada Kürtleşen Türk Karakeçili aşireti ve Kürtleşen Türkmen aşireti Celaliler gelmelidir.
Ulus kimliğinin erimemesi için Milli Eğitimde Türklüğün mayası Boyculuk canlandırılmalıdır.
Oğuzlarda, Türk kimliğinin erimesine İslam,Mezhepçilik gibi faktörler Boyunu töresini eritmesi nedendir.
When a Cherokee woman wanted a divorce, she just put her husband's belongings outside—and that was legally binding. No lawyers. No judges. No permission from male relatives. If she decided the marriage was over, she gathered his things, placed them on the doorstep, and he left. Because in Cherokee society, women owned the houses. The land. The food. The tools. Everything in them.
When European colonizers arrived in what is now the southeastern United States, they were shocked. They expected a world where men ruled, and women obeyed. Instead, they found a society where women held real power. Cherokee women sat in councils alongside men, debating war, treaties, and tribal policies. Some earned the title of "Beloved Women" or "War Women," a position of authority so great their words could spare prisoners’ lives or decide whether the nation went to battle. Nancy Ward, one of the most famous Beloved Women, negotiated directly with colonists and influenced decisions during the Revolutionary War era.
But power wasn’t only political. Cherokee society was matrilineal: identity came from the mother’s clan, children belonged to their mother’s family, and property passed from mother to daughter. When a couple married, the husband moved into his wife’s home. If he failed as a father or husband, her brothers—not his male relatives—held authority over him.
Irish trader James Adair, living among the Cherokee in the 1700s, was scandalized. He called it a “petticoat government,” unable to imagine a world where women weren’t property. Yet women weren’t just making laws—they ran the economy. They cultivated corn, beans, and squash, the “Three Sisters” that fed the nation. They wove baskets that held water, tanned hides into soft leather, built houses, and raised children. They preserved stories, dances, and traditions that kept Cherokee identity alive. Men hunted, fished, and fought—but the women controlled the distribution of food. Men might provide, but women decided its fate.
This wasn’t utopia. There was hierarchy, conflict, rules. But it worked on a fundamentally different principle: women and men were different but equal partners, each with authority over vital aspects of life.
Then came forced removal, boarding schools, and federal policies meant to erase Cherokee culture. The U.S. recognized only male leaders, imposed patriarchal laws, and taught women to be submissive. Yet Cherokee women resisted, preserving language, stories, and traditions. Today, Cherokee Nation citizenship is still traced through maternal lines in many families, keeping alive the principles of centuries past.
The power Cherokee women held wasn’t a quirk. It was proof that patriarchy is a choice, not inevitability. In the 1700s, Cherokee women owned property, divorced freely, and shaped government—rights most American women wouldn’t see for centuries. The next time someone says gender inequality is “just how things have always been,” remember the women who placed their ex-husbands’ belongings on the doorstep, on land they inherited, in a nation where their voices mattered. Different worlds are possible. We know because they existed.
#archaeohistories
Küba'dan bir çığlık yükseliyor !
DÜNYAYA AÇIK BİR MEKTUP: Küba'dan bir kadın, kimsenin görmek istemediği suçu ifşa ediyor.
--- Tüm insanlığa, dünya annelerine, Sınır Tanımayan Doktorlar'a, dürüst gazetecilere ve hâlâ adalete inanan hükümetlere sesleniyorum:
İsmim, milyonlarca diğer insanınkiyle aynı. Ünlü bir soyadım ya da yüksek bir makamım yok. Ben sıradan bir Kübalı kadınım. Bir evlat, bir kız kardeş, bir vatanseverim. Ve bunları paramparça olmuş bir ruhla, titreyen ellerle yazıyorum; çünkü halkımın bugün yaşadığı şey bir kriz değil. Bu, Washington tarafından soğukkanlılıkla gerçekleştirilen, yavaş ve hesaplanmış bir cinayet.
Ve dünya başka yöne bakıyor.
👵 BÜYÜKANNEM VE BÜYÜKBABAM İÇİN SESİMİ YÜKSELTİYORUM:
Küba'da yaşlı insanların vaktinden önce ölmesini ifşa ediyorum; çünkü abluka, kalp rahatsızlıkları, yüksek tansiyon ve diyabet ilaçlarının ülkeye girişini engelliyor. Mesele kaynak yetersizliği değil. Bu, kasıtlı bir yasak. Küba'ya satış yapmak isteyen şirketler para cezasına çarptırılıyor, baskı görüyor ve tehdit ediliyor. Kendi hükümetleri ise sessiz kalıyor. Ve bu sırada, Kübalı bir büyükbaba göğsünü tutarak bekliyor. Ölüm uyarı yapmaz; ama abluka yapar.
---
👶 ÇOCUKLARIM İÇİN SESİMİ YÜKSELTİYORUM:
Küba'da yakıt yetersizliği nedeniyle kuvözlerin kapatılmak zorunda kalmasını ifşa ediyorum. Amerika Birleşik Devletleri hükümeti hangi ülkelerin bize petrol satıp hangilerinin satamayacağına karar verirken, yenidoğan bebeklerin hayatta kalma mücadelesi vermesini... Washington'daki bir ofiste imzalanan bir emrin, kıyılarından sadece 90 mil ötedeki bir çocuğun feryadından daha önemli görülmesi yüzünden çocuklarının hayatının tehlikeye girdiğini gören Kübalı annelerin varlığını...
Uluslararası toplum nerede? Çocuk haklarını bu denli hararetle savunan örgütler nerede? Yoksa Kübalı çocuklar yaşamayı hak etmiyor mu?
🍽️ KASITLI AÇLIĞA KARŞI SESİMİ YÜKSELTİYORUM:
Ablukanın, kurgulanmış bir açlık yaratma girişimi olduğunu ifşa ediyorum. Gıda, sebepsiz yere ortadan kaybolmuş değil. Gerçek şu ki, onu satın almamız engelleniyor. Gıda taşıyan gemiler taciz ediliyor. Banka işlemleri engelleniyor. Bize tahıl, tavuk ve süt satan şirketlere yaptırım uygulanıyor.
Küba'daki açlık bir tesadüf değil. Bu, ABD hükümetinin bir devlet politikasıdır; 60 yıl boyunca geliştirilmiş, her yönetim tarafından güncellenmiş, Donald Trump tarafından şiddetlendirilmiş ve Marco Rubio tarafından acımasızca uygulanmıştır.
Buna "ekonomik baskı" diyorlar. Bense buna açlığa mahkûm etme terörü diyorum.
ÜLKEMİN DOKTORLARI İÇİN BİR ÇAĞRI:
Tüm dünya çökerken pandemi sırasında hayat kurtaran doktorlarımızın bugün şırınga, anestezi ve röntgen ekipmanından yoksun bırakılmasını kınıyorum. Bunları nasıl üreteceğimizi bilmediğimiz için değil; yetenekten yoksun olduğumuz için de değil. Aksine, abluka yüzünden malzeme, yedek parça ve teknolojiye erişimimiz engellendiği için.
Bilim insanlarımız beş COVID-19 aşısı geliştirdi. Beş tane. Kimsenin yardımı olmadan. Tüm zorluklara rağmen. Ablukaya ve yalanlara rağmen. Yine de imparatorluk, bunu başardığımız için bizi cezalandırıyor.
🌍 DÜNYAYA SESLENİYORUM:
Küba sadaka dilenmiyor.
Küba asker istemiyor.
Küba sevginizi istemiyor.
Küba adalet istiyor. Ne fazlasını, ne de azını.
Halkımın çektiği acıları normalleştirmeyi bırakmanızı istiyorum.
Ablukayı gerçek adıyla, yani İNSANLIĞA KARŞI BİR SUÇ olarak adlandırmanızı istiyorum.
Biz boğulurken "diyalog" ve "demokrasi" masallarıyla kandırılmamanızı istiyorum.
Hayırseverlik istemiyoruz. Sadece yaşamamıza izin verilmesini istiyoruz.
Sessiz kalarak buna ortak olan hükümetlere:
Tarih sizden hesap soracak.
Yalan söyleyen medyaya:
Gerçek her zaman bir yolunu bulup ortaya çıkar.
Yaptırımlara imza atan cellatlara:
Küba halkı unutmaz ve affetmez.
Kalbinde hâlâ insanlık taşıyanlara:
Küba'ya bakın. Ona neler yapıldığına bakın. Ve kendinize sorun: Tarihin hangi tarafında yer almak istiyorum?
---
Bu küçük adadan, devasa bir halkın içinden; pes etmeyi reddeden sıradan bir Kübalı kadından...
Ikay Romay
Eğer bu yazı içinizde derin bir his uyandırdıysa, paylaşın.
İster 10 arkadaşınız olsun ister 10.000 takipçiniz; fark etmez.
Profilinizin herkese açık ya da gizli olması; fark etmez.
Normalde hiç paylaşım yapmıyor olmanız; fark etmez.
Ama bu farklı.
Bu, bir gün batımı fotoğrafı değil.
Bu, bir dedikodu değil.
Bu, sadece bir fikir beyanı değil.
Bu bir HAYKIRIŞ. Ve haykırışlar kendine saklanmaz. Onlar DUYULUR. Onlar TEKRARLANIR. Onlar KOCAMAN BİR KALABALIĞA DÖNÜŞÜR.
Bugün sizden bir "beğeni" istemiyorum.
Sizden, başparmaklarınızı sadece ekranda gezinmekten çok daha büyük bir amaç için kullanmanızı istiyorum.
PAYLAŞIN.
Ki dünya, Küba'da yaşananların sadece bir kriz olmadığını bilsin.
Bu bir SUÇ.
Ki başka ülkelerdeki anneler bilsin; burada çocuklar, abluka yüzünden elektriği kesilen kuvözlerde hayatta kalma mücadelesi veriyor.
Ki başka diyarlardaki büyükanneler ve büyükbabalar bilsin; burada yaşlılar, Washington'ın ülkeye girişine izin vermediği ilaçları beklerken can veriyor.
Ki bu duruma ortak olan hükümetler utanç duysun.
Ki yalan haber yayan medya organlarının saklanacak yeri kalmasın.
Ki sorumlular, SESSİZ KALMAYACAĞIMIZI bilsin.
Bu mesajı paylaşan tek bir kişi dünyayı değiştirmez.
Ama binlercesi, milyonlarcası—işte onlar değiştirir.
Sivrisinek sorunu bile sınıfsal valla. Ali Koç'u sinek sokmuyordur kesin. Zengin bir arkadaşıma sordum sizin evde ya da bahçede bizi niye hiç sinek sokmadı dedim bahçeye açılan devasa cam kapıların üstünde görünmez hava perdeleri varmış, kapıyı açınca aşağıya doğru güçlü ve yüksek hızlı bir hava akımı üflüyormuş. Sinekler bu hava duvarını aşamıyormuş. Bahçede de gizlenmiş otomatik püskürtme mekanizmaları varmış. Bu sistemler günün belirli saatlerinde insan sağlığına zararsız olan ama sinekleri tamamen uzak tutan doğal krizantem çiçeği özleri (pyrethrum) püskürtüyormuş. Bizim mahallede de açık rögardan beslenip gece kulağımızın dibinde vuvuzela çalan sinekler.
Yunanistan, Lozan Antlaşması ile güvence altına alınan 8 Türk ilkokulunu daha kapattı!
Türk dış işleri ne iş yapıyor?
Yunanistan, Lozan’ı delik deşik etti nerdesiniz aloooo @TC_Disisleri