@muratkgirgin Urla 'da halam yaşardı 90larda. Yazın İstanbul'dan yanına gittiğimi ve bir cocuk olarak kendimi filmlerdeki tatlı sahil kasabasında bulduğumu hatırlıyorum. Motorla gezmeler, yağlı direk bayrak yarışları, akşam karanlığında saklambaç,sokağı saran domates kokusu...
📢
Kocaeli Başiskele’de alkol satışı fiilen yasaklanmış durumda. Özellikle
Mahmutpaşa Mahallesi’nde tablo net: Migros, Carrefour gibi zincir marketlerde bile alkol satışı yasak. Vatandaştan da sürekli şikâyet geliyor.
“Milletin derdi bu mu?” diyen olursa peşinen söyleyelim:
Evet, demek ki milletin derdi bu. Çünkü bu mesele bira meselesi değil, yaşam tarzına müdahale meselesi.
İnsanların ne yiyip ne içeceğine karışmak, kendi yaşam tarzını başkalarına dayatmaktan başka bir şey değildir. Bu tutum ne ahlaktır ne hukuk, bu düpedüz ideolojik ve rövanşist bir dayatmadır.
Yetmedi, bölgede tekel bayisi açmak isteyenlere perakende ruhsatı bile verilmiyor. Yani bilinçli bir şekilde esnaf bitiriliyor, vatandaş bezdiriliyor. Sonuç ne?
Başiskele’de yaşayan insanlar 2 bira almak için 4–5 kilometre yol yapmaya zorlanıyor.
Bu mu belediyecilik?
Bu mu özgürlük?
Bu mu vatandaşın hakkını gözetmek?
Kimsenin kimseye hayat tarzı dayatma hakkı yok. Bu ülke tek tip insan, tek tip yaşam düzeniyle yönetilemez. Herkesin inancı kendine, herkesin tercihi kendine.
Bu yapılan açık bir haksızlık, açık bir baskıdır.
Sessiz kalırsak yarın daha fazlasını dayatırlar.
O yüzden susmayacağız, bu hukuksuzluğa ses çıkaracağız.
Kaygıdan göğsünün tam ortası yanıyorken işe gitmek, markete gitmek, bir şey yokmuş gibi yaşamaya devam etme ama o sırada tam anlamıyla cehennemi yaşamak. Anlatsan bile anlaşılmayacağını bilmek. Her yeni güne daha fazla kaygı duyarak başlamak... Sadece çeken bilir.
Eskiden insanların neden iyi okullara gitmek, elit sitelere yerleşmek istediğini anlamazdım.
“Önemli olan senin kendini geliştirmen, çevren çok önemli değil” der geçerdim.
Ancak zamanla öyle olmadığını anladım.
Bir insan her çeşit insanla fazla muhatap olduğunda, o insanların zamanla hayatına karışma ihtimali çok artıyor.
Halkçı olacağım diye, yüzyıllardan gelen kadın düşmanı fikirleri aktaran insanların fikirlerini çekiyorsun mesela.
Epistemik süreçleri şüpheli adamlara giyimin/yaşam tarzın hakkında yorum yaptırmaya başlıyorsun.
Taşrada büyümüş adam/kadın senin özgür kararlarına müdahale ediyor, sana laf gönderiyor, o hakkı kendinde buluyor.
Bir delüzyon içinde, seni bir kalıba sığdırabileceğini, yorumlayabileceğini sanıyor.
Çünkü zamanında seninle “muhatap” olabildi.
Çünkü zamanında senin aşırı kibarlığın yüzünden seni “kendi çevresinden” zannetti. Farkı ayırt edemedi, o derinliği de yok zaten.
İşte elitler bu sorunu görmüşler. Ve yüzyıllardır bu çözüm olarak “göreceli izole yaşam” uygulamasını bulmuşlar.
Kendilerine özel evler, restaurantlar, ortamlar kurup çocuklarını da buralarda büyütmüşler. Herkesle muhatap olmamışlar, çocuklarını da halkın gerilimlerinden uzak şekilde büyütmeyi başarmışlar.
Ne var ki bu sorunu onlar da tam çözememişler, çünkü onların da elitizm anlayışı sadece servete indirgenmiş.
Davranışsal klaslık, vizyon ve eğitime değil.
Bu yüzden onlar da başka iç mücadelelerle uğraşmışlar.
O sebeple bizim elitlerin bu “göreceli izole yaşam” pratiğini, çok daha akılcı ve insancıl şekilde pratik etmemiz lazım.
Nasıl? Herkesle muhatap olmamalıyız. Herkese cevap vermemeliyiz. Etik değerleri
şüpheli, yoksunluk geçmişini aşamamış, hala çocukluğuyla kavga eden, stres ve öfke dolu insanlarla vakit heba etmemeliyiz.
Sadece ve sadece insanlığa, evrensel kültüre, özgürlüğe, değişime ve empatiye açık, bilgi adaletsizliğinden uzak, kimlik ve etiketçi insanlardan uzak kimselerle yapmalıyız bunu.
Aksi takdirde, yaşamsal sorunlarınızın yüzde doksanının geçmişten gelen bu hatalı ilişkilerimizden kaynaklı olduğunu görürüz.
Özetle,
Bazı kapıları kapatmaktan korkmayacağız. Geç kalmış da değiliz. Ki, çok daha yüksek standartlı insanlara kapı açılsın.