One day, your home will be empty, and someone will have to decide what to do with your things. They'll open your drawers. They'll find the watch you treasured so much, the car you spent three years paying off, and the clothes you saved for special occasions because you didn't want to wear them out. And they'll make three piles: what to sell, what to give away, and what to throw away. None of it goes with you. Not a single thing. The only thing that goes with you is that afternoon you stayed talking for hours and didn't even realize where the time went. The look on your mom's face when you showed up to visit her without telling her you were coming. Don't collect things... Collect moments with the people you love
Atina’da şimdi bir kafede oturmuş, elimde frappe’yle karşı masadaki Yunan dostların "Hayat çok zor, hayat pahalılığı bizi mahvetti" ağıtlarını dinliyorum. Mesleki olarak gözlerimi devirmemek için kendimi zor tutuyorum tabii.
Arkadaşlar, siz henüz "zor" kelimesinin etimolojik kökeniyle bile karşılaşmadınız !
Atina’dan bakınca insan Türk olmanın ne kadar genetik bir süper kahramanlık durumu olduğunu çok daha net anlıyor. Avrupalı dostlarımız enflasyon iki puan arttı veya otobüs beş dakika gecikti diye varoluşsal sancılara girip psikanalize koşarken, bizim insanımız en zifiri krizin ortasında "Hallederiz, o iş bende" diyerek kadere ters kroşe atıyor.
Türk olmak sadece bir vatandaşlık bağı değil, dünyadaki en gelişmiş absürt kriz yönetimi yazılımı ve çelikten bir omurgadır !
Dünyanın hangi kıtasına giderseniz gidin, masada bir Türk varsa o masa bir şekilde yönetilir. Nerede bir adaletsizlik veya kurumsal hantallık varsa orada kaşını çatan, nerede bir mağduriyet görse sofrasına hemen bir tabak daha ekleyen o kolektif hafıza var ya, işte o bizim tarihsel harcımız.
Bizim genetiğimizde pes etmek de yok, başkasının gölgesine sığınmak da.
Tarih boyunca ne zaman birileri çıkıp "Tamam, bu defa bittiler" dediyse, hepsinde küllerimizden değil, bizzat o ateşin kendisinden yeniden doğduk.
Ege’nin karşı kıyısından, Eflatun’un memleketinden açıkça ilan ediyorum: Kimse bize "küresel entegrasyon" veya vizyon dersi vermeye kalkmasın.
Biz Doğu’nun kadim derinliğiyle Batı’nın rasyonel aklını harmanlamış, krizlerden bağışıklık kazanmış devasa bir köküz.
Bizim ruhumuz yerel değil, son derece evrensel !
O yüzden bir silkelenin bakalım !
Türk olmak; Zarafetle dik durmak, fırtınanın ortasında bile o çayı demleyip yarınlara dair strateji kurabilmektir. Kökümüz derin, hafızamız çelik, irademiz sarsılmaz. Şımarık coğrafyaların nazlı çocuklarına duyurulur: Biz bu dünyada olduğumuz sürece, o masalardaki ana aktörün kim olduğu asla değişmez !
E Meltem
Bu arada Rahmi Koç’un dünya turu tam 657 gün sürüyor.
İstanbul’dan 10 kişiyle yola çıkıyorlar.
Yanında kaptanı, aşçısı, makinisti, mühendisi, doktoru, hatta hemşiresi bile var. Yani dünya turuna çıkarken işi şansa bırakmıyor, denizin ortasında lazım olabilecek ne varsa yanında götürüyor.
Bu ekiple birlikte neredeyse 2 yıl denizin üzerinde yaşıyorlar.
Bu sürede 55 limana uğrayıp 28.276 deniz mili, yani yaklaşık 52 bin kilometre yol yapıyorlar.
Rahmi Koç’un güzel bir huyu da var.
Neredeyse her gün oturup günlük tutuyor.
Nereye gittiler, ne yediler, kimlerle tanıştılar, teknede ne bozuldu, nerede başları derde girdi… Yaşadığı ne varsa yazıyor.
Yolculuğun sonunda ortaya 3 bin sayfaya yakın günlük çıkıyor. Sonra bunları kitaba çeviriyor.
Keza kendisi mektuplaşmayı da çok seviyor.
Yıllar sonra bir röportajında da çok güzel bir laf ediyor:
Dolar milyarderi olacağıma 20 yaşında olmayı tercih ederim.
İnsan, parası yokken en değerli şeyin para olduğunu sanıyor.
Para gelince ev, araba, tekne alıyor. Dünyayı geziyor. İstediği restorana gidiyor, istediği otelde kalıyor.
Ama bir yerden sonra karşına parayla alamayacağın şeyler çıkıyor.
Warren Buffett’ın da buna benzer meşhur bir sözü var:
Sizin yaşınızda olmak için bütün servetimi verirdim.
Steve Jobs da hayatının son dönemlerinde benzer bir şey söylüyor: Parayla birilerini işe alıp birçok işi yaptırabilirsiniz ama hastalığınızı sizin yerinize taşıyacak birini bulamazsınız.
Milyarder de olsan olay dönüp dolaşıp aynı yere geliyor.
Para çok şey satın alıyor ama geçen salı gününü satın alamıyor.
O yüzden gençken sadece para değil, biraz da anı biriktirin…
La dépression fonctionnelle est réelle. Tu travailles, tu plaisantes, tu réponds aux messages, tu prends soin des autres, tu fais tout ce qu’on attend de toi… pendant qu’intérieurement, tu te noies dans tes propres pensées et que personne ne s’en rend compte.
Abicim bugün iyice kanaat getirdim;
1-Değmeyecek insanlara,değil yardım etmek kılını bile kıpırdatmamalı.
2-İnsan kıymetinin bilinmediği yerde kesinlikle durmamalı.
3-İnsanlarla ilişkilerde mesafe konulmalı.
4-Bu memlekette iyi niyetli olunca insanlar size aptal gözüyle bakıyor
Harvard ve MIT, Dünya nüfusuna denk 8.3 milyar sanal insan yarattı. Dünya nüfusunun dijital ikizi de diyebiliriz buna.
Adı: MatrAIx. Her birinin 1.290 farklı özelliği var: yaş, psikoloji, harcama alışkanlığı, teknik bilgisi, hatta “fiyat artınca ne kadar tereddüt eder” seviyesinde detay. Tabi bu bilgiler bizim sanal dünyaya bir şekilde sunduğumuz bilgilerden derlenmiş.
Nitekim sanal insanlar GPT ve Claude gibi modellerin içine giydirilince, anketlerde, sohbetlerde, web sitelerinde ve uygulamalarda neredeyse gerçek gibi davranıyorlar. Testlerde kişilik tutarlılığı %91.5.
Artık bir meseleyi muhtemelen sanal dünyadaki bu bireylere yani matrixteki izdüşümlerimize yaşatıp istedikleri sonucu alırlarsa gerçek dünyada hayata geçirecekler. Pazar araştırması firmalarını, odak gruplarını, haftalar süren anketleri beklemeden… Tek bir sunucuda, bir gecede.
Bu, pazarlamanın, ürün geliştirmenin ve davranışsal bilimin kurallarını sessizce değiştiren bir kilometre taşı.
Dünya nüfusunun dijital ikizi ya da woodo bebeği artık ellerinde.
sen öleceksin.
sıradan, can sıkıcı derecede güneşli bir salı günü öğleden sonra kalp krizinden, yahut saçma sapan bir trafik kazasında gideceksin.
gideceksin ve her şey tam da korktuğun umursamazlıkla devam edecek. cüzdanında taşıdığın çok mühim kartvizitler, taksitini yeni bitirdiğin ankastre set, şuraya buraya attığın imzalar falan hepsi bitecek.
acil servisin florasan lambaları altında, üzerinde sadece beyaz bir örtüyle yatarken, yan odadaki hemşire nöbet değişiminde yiyeceği tostun kaşarlı mı yoksa karışık mı olacağını tartışıyor olacak. kasiyer kız aldığı makarnayı kasadan geçirirken, dışarıda kornalar çalmaya devam edecek. ve evren senin nefesinin kesilmesini zerre kadar umursamayacak.
birkaç saat sonra eve gelecek akrabalar. halıların üzerine alelacele serilen gazeteler, sokağın başındaki fırından alınan kıymalı pideler. senin bedenin toprağın altında yavaş yavaş soğurken, en yakın arkadaşın ayranı kafasına diktiğinde bıyığında kalan beyaz köpüğü diliyle sıyıracak.
çok acıktılar.
sabahtan beri koşturuyorlar, mezarlık yokuşuydu, defin işlemleriydi derken herkesin şekeri düştü. ekmeği koparacaklar. fırından yeni çıkmış, dumanı tüten sıcak somunu tam ortasından neşeyle bölecekler. karnı doyan bir köşeye çekilip cebinden telefonunu çıkaracak. kimse kötü niyetli değil. hayat sadece çok arsız. hayat öylesine arsız ki, senin yere göğe sığdıramadığın kibrini, benliğini, bensiz yapamazlar triplerini bir bardak açık çayın buharında saniyeler içinde havaya karıştırıyor.
senin cenazen kalkarken mahalledeki manav tezgahını sulamaya devam edecek. üst kat komşun gece yarısı tuvalete kalktığında yine sifonu çekecek, suyun borulardan aşağı inerken çıkardığı gürültü aynı umursamazlıkla yankılanacak.
sen yoksun. bitti.
bunları kime anlatıyorum. sana anlatıyorum. gece yatağa girdiğinde tavana bakarak ertesi gün söyleyeceği havalı cümlelerin provasını yapan sana. aynada kendine bakıp "ben farklıyım" diyen sana. değilsin.
hiçbirimiz değiliz.
dağ başında bir meşe ağacı nasıl çıt çıkarmadan kuruyup devriliyorsa, sen de aynı şekilde sırtüstü uzanıp toprakla kucaklaşacaksın. ertesi sabah fırıncı kepengini kaldıracak. bakkal kasaları dükkanın önüne çekecek. iki taze somun alan adam evine gidecek, bıçağı alıp sıcak hamuru neşeyle bölecek. senin soğuyan bedenin kimsenin iştahını kapatmayacak.
zaman akacak.
ilk başta yastığında kalan birkaç tel saç için ağlayanlar, birinci yılın sonunda adını sadece bayram ziyaretlerinde yutkunarak anacak. beş yıl sonra yüzündeki detaylar bulanıklaşacak. on yıl sonra mezar taşına düşen yaprakları temizlemeye gelenlerin sayısı iyice seyreltecek. elli yıl sonra, yeryüzünde senin sesini hatırlayan tek bir canlı bile kalmayacak. sesin yok oldu. gülüşün yok oldu. öfken, banka şubesinde çıkardığın olaylı kavga. hepsi boşlukta eridi. hiçbir yere kaydedilmedi. kimse hatırlamıyor.
sana kalkıp da her şeyi bırak, ormana yerleş demiyorum. zaten yapsan da ağaçların umurunda olmayacaksın. evdeki musluk damlatıyor diye stresten midene kramplar girdiğini biliyorum sadece. iş yerinde duyduğun iğneleyici lafın günlerdir uykularını böldüğünü de biliyorum. ama bütün bunların senin varlığınla beraber bir nefeslik ömrü olduğunu hatırla istiyorum.
bu gece yatağa uzandığında, yorganı çenene kadar çek. karanlık odayı dinle. alt katın televizyonundan gelen boğuk uğultuyu duy. gözlerini kapat ve bir daha uyanmayacağını düşün. herkesin hayatına nasıl da arsızca, nasıl da pürüzsüzce devam edeceğini hayal et. kendi acizliğinin, muazzam hiçliğinin tadını çıkar. kendine bir iyilik yap ve yastığa başını koyduğunda sadece şu cümleyi mırıldan: ben yoksam eksilmeyecekler, o halde bu yükü sırtımda taşımaya mecbur değilim de. bu benim hikayem de ben kendi hikayemi silip baştan yazabilirim de.
bırak dünya sen olmadan dönmenin provasını yapsın. zaten yapıyor. sen sadece izle.
ezgi akgül
20 temmuz 2026 / ankara
Agambe çağdaş siyaset felsefesinin en etkili isimlerinden biri. "İstisna hali", "homo sacer" gibi kavramlarını çoğumuz sosyal bilimler teorisi çalışırken öğrendik ya da en azından bir şekilde bunlara rastladık. Peki Agamben gibi, Chomsky gibi pek ünlü, pek önemli düşünürler/entelektüeller neden böyle aptal saptal, terörist öven açıklamalar yapar, terör örgütüyle/teröristle dayanışmaya girer?
Madde madde açıklayalım:
- Öncelikle bu düşünürlerin ciddi bir kısmının felsefesi, büyük oranda, hegemonik bir canavar olarak gördükleri devletin eleştirisi üzerine kuruludur. Bu saplantı sebebiyle, devlete karşı yükselen her sesi, her isyanı, doğası gereği "özgürleşmeci" ilan etme kolaycılığına kaçarlar. Devlet dışı bir yapıların, türlü ideolojilere sahip silahlı grupların, devletin zayıfladığı alanlarda nasıl daha vahşi, totaliter ve faşizan tahakküm mekanizmaları kurabileceklerini, halkı nasıl ezebileceklerini hesap etmezler ya da görmezden gelirler.
- Bunlar gibi düşünürlerin yaşadığı metin merkezli körlük, dış gerçekliği ıskalamalarının önemli sebeplerinden biridir. Öyle ki bunlar devlet karşıtı silahlı grupları, özellikle de bu gruplar ideolojik olarak solda konumlandıklarını iddia ediyorlarsa, sahadaki pratik eylemleriyle (köy yakmadır, çocuk bebek demeden katletmedir, etnik/bölgesel grubun kendisinden yana olmayan üyelerini ortadan kaldırmadır vs.) değil, sadece önlerine konan parlak metinlerle tanırlar. Öcalan gibilerin yazdığı, anında Batı dillerine çevrilen, oradan buradan aşırma yamalı bohça metinleri kutsarlar. Zaten bu terör örgütleri ve elebaşları da metinlerini Batı solunun duymak istediği kavramlarla süsleyerek Batılı entelektüelin dikkatini sahadaki kanlı, militarist ve otoriter pratiklerden teoriye, boş lakırdıya çekebileceklerini bilir.
- Başka bir mevzu da fiziki uzaklığın, uzak coğrafyaların getirdiği rahatlıktır. Batı'nın güvenli, konforlu kentlerinde yaşayan bu teorisyenler, şiddetin doğrudan muhatabı değildir. Terörün yol açtığı ekonomik yıkımı, zorunlu göçleri, sivil ölümlerini ve ilgili bölgedeki halkın iki ateş arasında kalma çaresizliğini asla fiziksel olarak deneyimlemezler (hadi olsun olsun şöyle yalandan, turistik turlarla sahaya inmiş görüntüsü verirler). Bu konfor alanı da örgütlerin eylemlerinin yarattığı şiddet sarmallarını, silahlı tahakkümleri uzaktan "estetik bir başkaldırı" ya da "marjinal bir özgürlük arayışı" olarak fetişleştirmelerine imkân tanır, zemin hazırlar.
- Yine bu sonuncuyla alakalı şekilde, Batılı entelektüelin kendi modernite krizine karşı Doğu'da saf bir özgürlük arama arzusu, kökleri Aydınlanma düşüncesine giden "noble sauvage" (soylu vahşi) mitini PKK gibi terör örgütleri üzerinden yeniden üretir. PKK özelinde, köktendinciliğe karşı bu örgütü ve kollarını seküler, feminist, ekolojist, özgürleşmeci bir fantezi olarak kodlayan entelektüeller, kendi ideolojik ütopyalarını korumak için sahadaki gerçeklere gözlerini kapatırlar. Neticede, çocuk militan kullanımı, iç infazlar, feodal aşiret yapıları ve bölge halkına kurulan totaliter baskı vs. bu romantizm uğruna görünmez kılınarak terör örgütü ve üyeleri romantize edilir.
Velhasıl, bunlar gibi Batılı "elit" sol entelektüeller, devlete karşı duran herhangi bir figürü desteklediklerinde, kendilerini sistemin, ana akımın dışında, radikal ve özgürlükçü bir yerde konumlandırdıklarını sanarak kibirli bir tatmin yaşarlar. Tabii kendi teorik labirentlerinde kaybolan bu figürler, akılları sıra ezilenlerin hamiliğine soyunurken, destekledikleri yapıların aldığı canları, döktüğü kanları, dahası kendi teorilerinin içindeki ciddi ahlaki ve mantıksal açmazları göremeyecek kadar körleşirler ve işte böyle salak salak açıklamalar yaparlar.
13.8 milyar yıl önce başlayan bu hikayede inanılmaz derecede tuhaf bir kozmik ironinin tam ortasındayız ve kimse bunun farkında değil. Evrenin bir yerinde bizi ve on binlerce komşu galaksiyi saatte 2 milyon kilometre hızla yutan devasa bir hayalet var. Astrofizikçiler bu anomaliye Büyük Çeker diyor. Bizden 200 milyon ışık yılı uzakta pusuya yatmış bu görünmez devin kütleçekimi o kadar muazzam ki Samanyolu milyarlarca yıldır bu yerçekimi çukuruna doğru akıl almaz bir hızla serbest düşüş yapıyor.
Fakat evrenin burada bize oynadığı çok daha büyük bir oyun var. Saatte 2 milyon kilometre gibi devasa bir hızla o merkeze doğru çekilmemize rağmen o hedefe hiçbir zaman ulaşamayacağız. Hubble denklemine göre uzay dokusu karanlık enerji tarafından her saniye devasa bir ivmeyle esnetiliyor. Biz Büyük Çekere doğru son sürat koşuyoruz ama karanlık enerji evreni o kadar hızlı genişletiyor ki aramızdaki mesafe sürekli daha hızlı açılıyor. Hedefe doğru uçuyorsun ama hedefin senden ışık hızına yakın bir tempoyla kaçıyor.
Bu sadece bir kozmoloji kuralı değil varoluşsal bir ayna. Hepimiz kendi hayatlarımızda kusursuz bir kariyer ideal bir ilişki veya mutlak bir huzur gibi kendi Büyük Çekerlerimizi yaratıyoruz. Tüm enerjimizle bütün hayatımız boyunca o hedefe ulaşmak için saatte 2 milyon kilometre hızla koşuyoruz. Oraya vardığımızda her şeyin çözüleceğini sanıyoruz ama zaman ve hayat tıpkı karanlık enerji gibi o idealleri bizden hep bir adım daha uzağa esnetiyor.
Yani hayatta her şeye dokunabileceğini sanıyorsun ama hiçbir şeye varamıyorsun. Evren yaşam için mükemmel bir şekilde hazırlanmış gibi görünüyor ama mükemmellik onun asla bitmeyen bu ulaşılamazlığında yatıyor. Gerisi sadece dekorasyon. Varış noktası sadece bir illüzyon gerçek olan tek şey o devasa kütleye asla dokunamayacağını bilsen bile ona doğru koşarken arkanda bıraktığın o eşsiz ışık izi.
NASA, Artemis II görevi sırasında astronotların çektikleri 12 binden fazla fotoğrafı yayınladı. Muazzam güzellikte görüntüler var içlerinde.
https://t.co/NpFrDUVCsW
Ben burslu okudum ve öğrencilik hayatım boyu çok zorluk gördüm. Şimdi karşılaştığım bu manzara benim asla kabul edemeyeceğim bir davranış. 3 kuruş tutarlar için öğrencilerin adını ve soyadını açıkça yayınlamak kabul edilebilir değil, yasal değil, hiçbir etiğe ve ahlaka sığmaz. Hiçbir eğitim/öğretim kurumunda böyle bir şey olamaz.
Ben söz veriyorum, gittiğim tüm illerde üniversite üniversite gezeceğim ve buna benzer manzaralar yaşanmasına engel olacağım. Destekleriniz ve yanımızda olduğunuz için ayrıca teşekkür ederiz.
Çocuğunuz büyüdüğünde bir sofrada sizden bahsedecek.Tanımadığınız insanlara sizi anlatacak.O sofrada yüzü gülerek ve heyecanla anlatılan da olabilirsiniz,gözleri dolup,boğazına yumru oturur gibi anlatılan da.Hangi hikayenin konusu olmak istiyorsanız bugün çocuğunuzla öyle yaşayın
İstanbul’un köşe başlarında saklı bir hafıza daha gün yüzüne çıktı. 💧
Kadıköy Göztepe’de, Kayışdağı suyunun izini taşıyan Şehremaneti Çeşmesi olarak da bilinen tarihi çeşme; dökme demirin zarif detaylarını ve kentin su kültürünü yeniden görünür kılan titiz bir çalışmayla hayat buldu.
Paris’teki Val d’Osne dökümhanesinde üretilen bu zarif çeşme, Kayışdağı’nın yüzyıllar boyunca İstanbul’a ulaşan memba sularının kentteki simgelerinden biri. İBB Miras’ın özenli restorasyonuyla özgün kimliği ortaya çıkarılarak kent hafızasındaki yerini yeniden aldı. 💛
Özel Kuvvetler Komutanlığı bünyesinde görev yapan İs.Komd.Asb.Kd.Bçvs. Ertan Üstündağ, Bugün Geçitkale/KKTC'de 661,5 m2lik Şanlı Türk Bayrağımız ile Serbest paraşüt atlayışı gerçekleştirerek Türkiye
rekoru kırdı.
Bayrağımız, standart bir basketbol sahasından (241,5 m²) neredeyse 2,5 kat daha büyüktür.
Denge için kullanılan kurşun plaka ağırlığı 50 kg.
Tandem sistem ile toplam yükü 203 kg.dır.
Bir önceki rekor (531,2m²) 2005 yılında kırılmıştı.
#eğrisopalıdoğruadamlar