milyonlarca kit zekanin, muge anli’dan edindikleri köylüler hep konu komşu seks eyleyip, cocuklarini dusunmeden bogarlar yargisi ve en siradan partizan kendi cocugunu ailecek katletse de ust seviye kayirilir genellemesi sayesinde yuzyillik bir sacmalik yasaniyor
📢 Deniz Göktaş'ın tutuklanması, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 'diktatörlük' iddiasına tahammül açıklamasını gündeme getirdi
💬 “Ben diktatör olacağım, birisi kalkacak bana ‘diktatör’ diyecek, onun vay hâline!"
💬 "Diktatörlüğün mizacında bu tür şeylere tahammül yoktur. Anında götürürler.”
baştan sona yaptığı eylemi sahiplendi. reklamsız, sansürsüz paylaştı. türkiye’ye döneceğini söyledi. cumhurbaşkanı hakkındaki şakasını tekrar yayınladı. kıvırmadı, eğilmedi, bükülmedi. seni doğuran ana desin ki ben aslan doğurdum. imran deniz göktaş yalnız değildir.
🟣 Narin Güran için adalet mücadelesi bitmedi.
#NarinGüran dosyasını başından sonuna takip eden DEM Parti Diyarbakır Milletvekili Sevilay Çelenk (@SevilayyCelenk), yargılama sürecindeki adaletsizlikleri, cezasızlık politikalarını ve Narin için adalet mücadelesinin neden sürdürülmesi gerektiğini Çatlak Zemin'e değerlendirdi.
Feminist mücadele açısından bu davanın ortaya çıkardığı sorumlulukları da ele alan söyleşiyi Cemre Baytok ve Filiz Karakuş gerçekleştirdi.
https://t.co/7QH7fcw8an
Sevilay Çelenk, 'Narin Güran için Adalet Mücadelesi Bitmedi', 30 Haziran 2026:
''Hepimize başta kadın örgütlerine derhal ve çok açık bir çağrı yapmak istiyorum. Eril ve şovcu adalet arayışları dışında bir adalet arayışını hâkim kılmak zorundayız. Biz Narin’in, Yüksel Güran’ın ve bu talihsiz ailenin adaletine her gün her dakika sahip çıkmak zorundayız. Onu ve Narin’in hakkını bu karanlıktan biz çıkarabiliriz.''
.....
''Hepimiz için önerim şu. Şu sahneyi düşünüp hissetmeye çalışalım:
Evinde kendi halinde oturan, akşam kocasının ve oğlu Baran’ın şehirden, kızı Narin’in kurstan gelmesini beklerken çamaşırlarını katlayan, sonra Ağustos sıcağında uykuya yatan ve o esnada dışarıda çok yakında bir yerde evladı katledilen Yüksel Güran… Sabah kızını kursa göndermezden evvel patates kızartmış. “Gitme kızım, bugün çok sıcak” demiş. Narin gitmiş… Çünkü kuzenleri/arkadaşları da gidecekmiş. Sonra işte uyanıyor Yüksel Güran, bir kabusa uyanıyor esasen. Fakat henüz bilmiyor… Evladı katledilmekle kalmayıp, kendi üzerine de bir kamyon zift boşaltılan bu kadın çaresizce, korkunç bir çaresizlikle o ziftten arınmaya çalışıyor. Olmuyor. Bizler de çabalıyoruz. Olmuyor. Zift eve, aileye, köye yayılıyor. Hınçla dökülmüş, hınçla yayılmış. Temizlenmiyor, temizlenemiyor…
Olan bu. Hiç şüphem yok. Şu yaşımda, şu pozisyonda bu hakikatten zerre kadar şüphem olsa bu söyleşideki tek cümleyi kurmazdım. Ben kendi hayatına, kendi sözüne, kendi itibarına karşı sorumluluğu ve saygısı olan bir insanım. Beşer şaşmaz mı şaşar. Fakat kendisine saygısı olan bir insan, bu riski sıfıra en yakın bir noktaya getirmeden bu şekilde konuşmaz. Bence konuşmaz. Ben konuşmam…
Kadınlara son söz olarak, sevgili kadınlar, Narin’in üzerinde “Believe in You” yazan bir tişörtle bir fotoğrafı vardır. Hiç rastladınız mı?
Mayıs ayında Norveç’te katıldığım bir insan hakları ve demokrasi forumunda bir binayı dolaşırken şöyle bir şeye rastladım: Herkes bir kâğıda dilediğini yazıp bir duvar boyunca gerili iplere mandalla tutturmuştu. Ne yazdıklarını filan pek incelemedim, zamanım azdı. Hemen Narin’i yazdım önce. Adalet istedim. Annesi için, ailesi için, kendisi için adalet. Sonra Figen Yüsekdağ’ı, Selahattin Demirtaş’ı, Osman Kavala’yı ve Çiğdem Mater’i yazdım. Mandalla ipe tutturdum bunları, fotoğraflarını çekip birkaç gün sonra Facebook’ta paylaştım. Narin için yazışıp durduğumuz bir kadın arkadaş, benim notlarımın hemen yanında birinin daha evvel “Believe in You” yazdığını ve oraya mandalla tutturduğunu fark etmiş, ben fark etmemiştim. Fotoğrafladığım halde sağdaki soldaki notlarda ne yazdığına dikkat etmemiştim. Benim Narin için adalet istediğim yerde, tıpkı Narin’in siyah tişörtünde olduğu gibi, Norveç’te biri, “Believe in You” yazmış… Hayatın ve hakikatin tesadüfleri çoktur. Öyle çok tesadüf yaşadım ki bu mücadelede. Bir gün hepsini anlatabilmeyi umuyorum.
Son on yılın feminist pratiğinde hakikatin ıskalandığını, klişe bilgilere veya grup aidiyetlerine feda edildiğini, ayrıntılarda boğulduğunu gördüğüm anlar oldu. Çok oldu. Belki hep vardı da ben ancak on yıldır görebiliyorum. Belki de yeni bir şeydir. Teorinin hızına, çevirinin, teorisyenin çokluğuna yetişememekle, sindirememekle ilişkili bir şey.
Bunlara teslim olmak istemiyorum. Yüksel’i o ıssız o karanlık hücrede bırakıp yürümek istemiyorum. Çünkü biz bir avuç insan onu bıraktığımızda kimse bir daha dönüp o karanlığa bakmayacak.
“Cinayeti eve getirmek” sözü Alfred Hitchcock’a aittir. Korku filmlerinin unutulmaz yönetmenine. Bunu televizyon için söyler. “Televizyon cinayeti eve, ait olduğu yere getirdi,” der. Televizyonun cazibesini böyle açıklar. Bu cinayeti Güranların evine getiren de işte o sorumsuz cazibe. Medya cazibesi… Cinayetin eve ait olduğu fikrine gelince, sadece retorik bir önerme. İsterseniz teorik bir önerme de diyebiliriz. Hayat her tezahüründe retoriği de teoriyi de doğrulamaz… Doğruladığını varsayarsak hayatı da hakikati de ve teoriyi de ıskalamış oluruz.
Narin bizden adalet istiyor. O minnacık o güzel kalpli annesini, abisini, amcasını o korku filmi kıyametinden çekip çıkaralım istiyor. Biz bunu yapabiliriz. Önce buna ikna olalım. Sonra nasıl yapacağımızı hızla ve hep birlikte örgütleyebiliriz.
Bu “cinayet”i ait olmadığı o yerden, Narin’in evinden çekip çıkarabiliriz! Believe in You.''
Narin Güran için Adalet Mücadelesi Bitmedi',
Sevilay Çelenk ile Söyleşi, 30 Haziran 2026
https://t.co/EbQfAxAQVt
@SevilayyCelenk@NarinveAilesi
Bugün, olayın üzerinden iki yıl geçtikten sonra hâlâ Tavşantepe’nin bazı sakinleri ve onları destekleyen bazı yurttaşlar, ağzından çocuk ve aile düşmeyen Cumhurbaşkanı Erdoğan bu konuyu duyarsa, bu büyük hukuksuzluğa ve bu benzeri görülmemiş kıyamete derhal son vereceğini umuyor… Çok çaresiz bir durum. İnsanın Beştepe’ye gidip, “Dicle’nin kıyısında bir annenin kuzusunu kurt kaptı Sayın Cumhurbaşkanı, duydunuz mu?” diye pankart açası, çadır kurası geliyor… Narin Güran olayı garip bir biçimde bugün artık hiçbir mazlumun sesinin Saray’dan duyulmadığını, sistemin kendisinin zaten mazlumların sesinin Saray’dan duyulmaması üzerine oturduğunu en somut biçimde ortaya koydu.
@RTErdogan@EmineErdogan@abdulhamitgul@_cevdetyilmaz
@handesakarya bu kadar etraflica bir anlama, bu kadar muazzam bir anlatma olamaz. ne desek bos, @SevilayyCelenk hocamizdan yine ders gibi cumleler. insanin gozu doluyor bu muhtesemlige
Narin olayında olan da, bu olayın bir “hikâye,” “bir dizi,” “bir Esra Erol programı” gibi görülerek dehşet verici bir sorumsuzlukla, akıl ve muhakemeden tümden yoksun önyargılarla bu denli karmaşıklaştırıldıktan sonra o basit “hakikat”e kimsenin yaklaşamaz hâle gelmesiydi.
toplumdaki adaletsizlik var algisinin kotasini şahsi işlerinde harcayip bitirdikleri için adli davalara dadandilar, delisiz dayanaksiz muebbet dagitiyorlar kredi acilsin diye
toplumdaki adaletsizlik var algisinin kotasini şahsi işlerinde harcayip bitirdikleri için adli davalara dadandilar, delisiz dayanaksiz muebbet dagitiyorlar kredi acilsin diye
Ağrı'da kaybolduktan 18 gün sonra cansız bedeni bulunan Leyla Aydemir davasında, tutuklu sanık Yusuf Aydemir ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı.
Hayatımda izlediğim en iyi stand-up gösterisi olduğunu söyleyebilirim. Siyaseten lafını esirgemeyen, iktidarı doğrudan eleştiren ama bunu yaparken hiçbir noktada partizanlığa veya slogancılığa savrulmayan bir gösteri hazırlamak büyük bir mizah yeteneği, cesaret ve zekâ gerektiriyor.
Deniz Göktaş yalnızca güçlü bir sistem eleştirisi ortaya koymakla kalmamış, göz ardı edilen bir kuşağa da ses vermiş. Birçok insanın yılgınlığa kapıldığı, sustuğu ya da otosansüre yöneldiği bir dönemde, yaptığı işle hepimiz için çıtayı çok yukarı taşımış.
Sözcü TV mülakatı, Kılıçdaroğlu açısından muhalif seçmene kendisini anlatabilmesi için belki de son ciddi fırsattı. Ancak ilk kez ısrarlı ve zorlayıcı sorularla karşılaşınca, aylardır tekrar ettiği anlatı büyük ölçüde dağıldı. Pek çok soruya doğrudan cevap vermek yerine soruyla karşılık verdi, konudan konuya geçti. Defalarca vurguladığı "arınma" söyleminin içini dolduramadı, tek bir "kirli" ismi açıkça telaffuz edemedi. Demirtaş'ın dokunulmazlıklarının kaldırılmasına ilişkin tutumunu savunmayı sürdürdü.
Daha da önemlisi, son 1,5 yılda kendisi ve çevresinin gündeme taşıdığı birçok iddiayı (FETÖ, para alan gazeteciler, İBB iddianamesi vb.) geri çekmek veya yumuşatmak zorunda kaldı. Buna karşılık, 2018 kurultayına ilişkin tartışmalar ve 13 seçim kaybettiği eleştirileriyle de yüzleşti.
Mülakat, bundan sonraki stratejisine dair ipuçları da verdi. Olağanüstü kurultay yerine takvimi uzatılmış bir olağan kurultay tercih edeceğini söyledi. Ayrıca zamanı geldiğinde Özgür Özel'in dokunulmazlığının kaldırılması konusunda da farklı bir tutum almayacağının işaretini verdi.
Bu noktaların hiçbiri beni şaşırtmadı. Ancak dün akşam @szctelevizyonu yayınında da söylediğim gibi, bence asıl vurgulanması gereken nokta başka. Kılıçdaroğlu'nun başarısız bir siyasetçi olduğu uzun zamandır biliniyor. Buna rağmen bazı kesimlerde onun ilkeli, dürüst ve ahlaklı bir siyasetçi olduğuna dair bir kanaat vardı. Bu mülakat bence o anlatıyı da çökertti. Artık karşımızda, siyasi hedefi uğruna eski yol arkadaşlarını hapse yollayabilen, en ufak bir özeleştiri yapamayan ve örgütlü muhalefeti bitirmeyi göze alan bir siyasetçi profili var.
Barış Terkoğlu:
-Size “kurultaya neden gitmiyorsunuz” dicem,siz de bana “tedbir kararı var” diceksiniz. Bu nasıl bir tedbir kararı ki;size disipline sevk hakkı veriyor,size ihraç hakkı veriyor,il başkanlarını görevden alma hakkı veriyor,size atama hakkı veriyor,bir tek kurultay yapamıyorsunuz bu nasıl tedbir?
Kılıçdaroğlu:
-O’nu bilemiyorum,hukukçular otursun tartışsın.