İnsan, bütün toplumlarda doğuştan itibaren muhafazakar olarak yetiştirilir.
O insan, her şeyi kolayca terk edebilir, ama en zor terk ettiği ise inançları ve önyargılarıdır.
Önyargılarını ve inançlarını terk eden insan sayısı, toplumda % 10’u bile geçmez. Ama toplumların yolunu açan bilim insanları, filozoflar, siyasetçiler bunların arasından çıkar. Kendini muhafazakarlıktan kurtaramayanlar, sadece bilinen bilgi ve inançları çiğneyip dururlar…
Aşıların kalp krizine yol açmadığı biliniyor.
Covid hastalığının kalp krizi riskini artırdığı da biliniyor.
Bilim insanları böyle şeyleri nasıl mı biliyor?
Sadece kendi çevrelerinde veya sosyal medyada gözlerine çarpanlara değil, devasa miktarda veriye bakarak.
Bilimi seviyoruz.
Bugün evlilikte resmi nikâh zorunluluğunu ve tek eşle evlilik esasını getiren, kadınlara istedikleri mesleğe girebilme hakkını veren ve mahkemelerde tanıklık yapma, miras ve boşanma konularında kadınla erkeği eşitleyen Türk Medeni Kanunu'nun çıkarılmasının 99. yıldönümü. 🇹🇷
Mahvolmadığı bir günü güzel bir gün sayan, tek iyiliği (şimdilik) başına yıkılmaması olan beton yığınını yuva belleyen, karnının şişkinliğini beslenmek zanneden, tehlike atlatmadan birkaç adım yürüyebilmeyi lütuf gören, ölmediği her güne yaşamak adını veren otomatlara dönüştük.
Kabul edilebilir, süreğen, dingin ve kendinize özgü bir mutsuzluk seviyesi mutluluktur; sizde yerleşik kalamayacak, sizin hikâyenize yabancı, sizin yaşam pencerenizin manzarasına girmeyen bir mutluluk seviyesi mutsuzluktur.
Kadınları evlenmede, boşanmada, mülkiyette, mirasta ve mahkemede tanıklıkta erkeklerle eşitleyen, istedikleri mesleği seçme hakkı veren ve çocuk yaşta evliliği yasaklayan Medeni Kanun'un yürürlüğe girişinin 98. yıldönümünü kutladık dün.
Uygarlık öncümüze şükranla.
Nereden baksan yerleşikleşmiş, kökleşmiş, hatta belki de normalleşmiş bir çürümüşlük içindeyiz ve bu çürümüşlüğe karşı günübirlik bir arınma ayinine değil; topyekûn (toplumsal, hukuki, vicdani, sosyoekonomik, eğitimsel) güçlü bir itiraza ve muhalefete ihtiyaç var.
Dünyayı değiştirebileceğimiz fikri, iyiliğimizin değil kibrimizin ürünüdür. Dünyayı değiştirmeyeceğiz, dünyada birkaç salise görünüp kaybolacağız. Bu görünüp kayboluşta ancak kendi görünüşümüzü değiştirmeye zamanımız var ama kimse bunun peşinde değil; çünkü cesaret isteyen budur.
Kaygı düzeyim o kadar arttı ki, kaygım kendini kendine nesne yaptı, her yere o kadar yöneldi ki kaygım, yönelmediği bir kendisi kaldığı için direkt kendine yönelmeye başladı. Ben yürüyen bir kaygıyım artık, kaygılı değilim bakınız, kaygıyım direkt. Psikolog atın üzerime.
yaşam kendisine yenilmeye değecek denli değerli değil. bugüne değin ellerimi bırakmadıysam, savaşmaktan vazgeçmediysem tek nedeni bu. bilinçten yoksun bir doğaya ve topluma yenilmek zoruma gitmişti çünkü.
akıntıya karşı yüzmek gibi bir şey bu, belki ilerleyemezsin ama hiç değilse bir süre yerinde sayarsın! yaşamak da zaten bir süreliğine yerinde saymak demek değil mi?
kaslarım eridiğinde kulaç atma azmim ne denli işe yarayacak bilemiyorum, doğrusu önemsemiyorum da. bildiğim tek şey: tutkun yoksa yoksun!
sanırım, en çok, geldiğim yere yeniden geri dönerim: hiçliğe.
hani bana yaşamın trajik anlamını sormuştun ya talib, işte yanıtı: varlık ve yokluk.
her iki biçimiyle de ne kadar tanrısal (!) görünüyor değil mi?
(notlarımdan)
Cuma gününden beri ülkenin yarısı:
“Bu ülkeye ve bu hayata dair hiçbir şeyin, hiçbir zaman benim dilediğim gibi olmayacağını biliyor, artık bundan acı duymuyorum.” (Zeki Demirkubuz)
Diyojen, yaşamanın felaket olduğunu söyleyen birisine, “Yaşamak değil, kötü yaşamak felakettir” diye cevap vermişti. Ama daha da felaketi var; kötü yaşamı norm hâline getirmek, daha iyisini talep etmemek, daha iyisini hayal edememek.