🚩 Aydınlı İşçi Evi, emekçilerin ve mahalle halkının aydınlanma ve dayanışma adresidir.
📍Aydınlı Mah. Aslı Cad. No: 12/7C Tuzla/İstanbul
📱Takip etmek için:
- https://t.co/978gefWT7D
- https://t.co/uUzv2JZNRC
📍soL’un özel haberlerine anında ulaşmak için WhatsApp kanalımızı ve Telegram kanalımızı takip edin:
📌WhatsApp: https://t.co/NsqWWEQqTR
📌Telegram: https://t.co/VZ1PmOWQLt
📍soL’a güç vermek için tüm okurlarımızı abone olmaya çağırıyoruz: https://t.co/Q7xswVu5Ue
📍soL’un sesini kısma girişimine karşı soL’u Google’daki tercih edilen kaynağınız olarak seçin: https://t.co/Frz2rcRJIq
Okurlarımıza sözümüz var: soL Haber susmayacak!
İktidarın talebiyle üçüncü kez soL Haber’in X hesabına erişim engellendi.
“Halka yalan söylemek suçtur!” demiştik yola çıkarken, bir adım bile geri atmayacağımızı yeniden ilan ediyoruz.👇
https://t.co/uiWMqV5cfT
soL'un X hesabı bir kez daha kapatıldı.
Gerekçe, "milli güvenlik". Kim karar veriyor? Mahkeme bile değil, AKP'nin atadığı memurlar. Kapatıyorlar, sonra karar çıkarttırıyorlar.
Son dönemde soL Haber'e yönelik sistematik saldırının sebebini okurlarımız gayet iyi biliyor, şüphemiz yok.
Püskürtürüz. Susmayacağımızı söylemeye gerek yok.
Ama bu saldırıya güçlü bir hamleyle karşılık vermeye gerek var.
Zaten hazırlanıyorduk. Emekçilerin kavgasını ciddiye alan kimse, kaderini uluslararası tekellerin platformlarının da, AKP'nin kapıkullarının da eline bırakamaz.
Kalıcı biçimde çözülmek zorunda bu sorun. Çözüm, okurla yayın arasındaki ilişkinin aracısız hale gelmesinden ve güçlenmesinden geçiyor. Planladık.
Bu aşamada iki isteğimiz var.
İlki, yeni hesabımızı takip etmeniz.
İkincisi, ve esas önemlisi, soL Haber'e abone olmanız. Bu sorunu çözmek, gerçeği sesini yükseltmek ve bu saldırılara büyük bir atılımla yanıt vermek için en önemli ihtiyacımız bu. Kaynaklarımızı büyütmeliyiz.
Sizinle birlikte, el ele.
Verdiğimiz rahatsızlığın farkındayız!
“Halka yalan söylemek suçtur!” demiştik bu yola çıkarken, bir adım bile geri atmayacağımızı yeniden ilan ediyoruz.
Bu saldırıların sıradan bir “yasaklama” adımından ibaret olmadığını biliyor ve meydan okuyoruz.
Çözüm sürecinin Alevilerle ilişkisi tartışılıyor. Tartışılması normal. Çözüm sürecine meşruiyet sağlamak için gündeme getirilen tarihsel referansların Alevi yurttaşlarımızı rahatsız etmemesi mümkün değil.
Peki neden süreç bu kadar tarihsel referansa ihtiyaç duyuyor
Cumhuriyet ile derdi olan bir masa var karşımızda. Ama bir yandan da “biz”i kanıtlamak zorundalar. Masada “Türk”ün ve “Kürt”ün oturduğu iddiasından hareket ederek…
“Kavga ettik, bizi kavgaya sürüklediler ama aslında öteki yok, biz varız” demek için, tarihsel figürler, olaylar yardıma çağrılıyor. Hatırlayalım, ilk başta Çanakkale Savaşı’na gönderme yapılırdı, “hep birlikte savaştık” diye. Gerisi geldi, Malazgirt filan derken Yavuz Sultan Selim’e ulaştık.
Cumhuriyet’in “kapanması gereken bir parantez” olduğunu göstermek için daha eskilere gitmenin kaçınılmaz sonucudur bu. Konu sadece Alevilik değildir. Tarihsel ilerleme diye bir olgu vardır ve daha yeniyi daha eski ile zaten asla düzeltemezsin.
Öte yandan konu bayağı güncel bir boyuta da sahip. Gazze merkezli Hamas’ın yediği darbe sonrasında bölgedeki ABD ittifak sistemi kendisini mezhepsel olarak ifade edebiliyor. İran merkezli “direniş ekseni”nin karşısında bir Sunni blok şekillendi. Çözüm sürecinin bölgesel gelişmelerle bağı olduğunu hepimiz biliyoruz. Dolayısıyla dönüp dolaşıp “biz”i oluşturmak için Sunni referansları bulup çıkarmanın güncel bir karşılığı da var: İran’ın kuşatılması.
Bütün bunların karşısına “bu sefer de bizi dışarıda bırakıyorsunuz”a varacak kimlikçi itirazlardan uzak durmak gerekir. Bugünkü sürecin sorunu bazı kimlikleri dışarıda bırakması ya da onlara karşı olması değildir. Sürecin hedefleri vardır, bu hedefler sorunludur, sorunlu hedeflere yönelen bir sürecin yeni sorunlar yaratması kaçınılmazdır.
Yani, yeni süreçle ilgili tartışmaların Alevilik meselesine sıkıştırılmamasında yarar var. Kuşkusuz konuyla ilgili ısrarlı ve provokatif tutum, güçlü bir tepkiyi hak ediyor. Ancak bu tepkiler daha bütünlüklü bir çerçeveye yerleşmeli.
Bugünkü çözüm süreci, kim ne dersen desin, bir Türkiye tasarımı ile ilişkilidir. Bu tasarımın sınıfsal ve ideolojik karakteri ile bağlandığı uluslararası dinamikler veri alınmadan yürütülecek bir tartışmanın hiçbir anlamı yok.
Türkiye’de etnik kimlikler üzerinden bir “biz”in ya da “birlik”in yaratılamayacağını defalarca vurguladık. Bu türden “birlik”ler her zaman yeni “öteki”ler yaratır, yaratmak zorundadır.
Öte yandan evet, bir “biz” yaratabiliriz. Bugün yurttaş kavramının içine dahi sokamayacağımız, para neredeyse oralı olan, sömürücü-asalak-hırsız çok küçük bir azınlığı dışarıda tutarak oluşturulacak bir “biz”, yani sınıfsal temellerde oluşacak bir “biz”, en kapsayıcı ve en az sorunlu “birlik” inşasını sağlayacaktır. Sanıldığının tersine etnik, kültürel zenginliklerimizi koruyup geliştirecek olan da böylesi bir “birlik”tir.
Ama işe etnik ve mezhepsel kimliklerle başlayınca, sorunlar derinleşmektedir. Buradan “biz” filan çıkmaz, çıkmayacak.
Bugünkü süreç Yeni-Osmanlıcıdır. Ademi-merkeziyetçi bir demokrasi deniyor. Bunun sermayeye ve tarikatlara mutlak özgürlük anlamına geldiğini 20 yıldır anlatıyoruz. Sınır geçişkenliklerinin artmasının “demokrasi” değil, kuralsızlık anlamına geleceğini ısrarla vurguluyoruz. Şu artık anlaşılmalıdır: “Yerel demokrasi” diye kodlanan şey sermaye diktatörlüğünün en sert ve acımasız biçimlerinden biridir.
Bunlar tartışılmalıdır. Bunlar tartışıldığında “biz” diye yaratılmak istenen şeyin Kürt, Arap ya da Türk çoğunluğun çıkarlarını da kapsamadığı görülecektir. Yani dışarıda kalan sadece Aleviler değildir.
Bu tartışmanın sol içi bir tartışma olarak ele alınmaya kalkılması ise tam anlamıyla abestir. Öcalan’ın bir yandan bu sürece dönük itirazları gidermek diğer yandan masadan çıkacak Türkiye tasarımında “kurucu fikir babası” olmak için yaptığı konuşmaları “şurası iyi” “şurası sorunlu” türünden bir sol içi eleştiriye tabi tutmak ancak sürecin ne anlama geldiğini kavramayan ya da kavramak istemeyenlerin işi olabilir.
İşsizlik yüzde 30’u aştı, açlık sınırı 37 bin liraya, yoksulluk sınırı 121 bin liraya yükseldi.
AKP, patronlar ve tarikatlar mutlu, halk işsizlik ve açlıkla karşı karşıya!
Bir tarafta kâr rekorları kıran dev holdingler, milyarlarca liralık serveti yöneten tarikatlar ve iktidar gücüyle zenginleşenler var…
Diğer tarafta ise tarihin en ağır yoksulluk ve işsizlik dalgasıyla boğuşan milyonlar!
*Koç Holding bu yıl net kârını yüzde 146,5 artırdı, Sabancı Holding ise “piyasa beklentilerini” ikiye katlayan bir net kâr açıkladı. Patronlar cephesi son derece mutlu!
*Türkiye’de tamamı birer holding haline gelen tarikat ve cemaatler de öyle. İş öyle bir noktaya gelmiş durumda ki, operasyona konu olan gözden düşmüş bir cemaatin dahi 45 milyon dolara ada satın alıp, milyarlarca liralık gayrimenkul, altın ve dövize sahip olduğunu gördük.
*Yine gözden düşen AKP eskilerinden Melih Gökçek’in oğlunun Almanya vatandaşlığı almak için 4,5 milyon avro bedelle 18 daire satın aldığını, 8,5 milyon avro karşılığında bir AVM satın almak üzere olduğunu, 180 milyon avro değerindeki bir AVM için ise anlaşma zemini aradığını öğrendik. Yani AKP’nin eskileri bile büyük bir servet biriktirmiş durumda.
Küçük bir azınlık, holdingler, tarikatlar ve düzen siyasetçileri büyük bir şatafat içinde yaşarken, ülkenin ezici çoğunluğu derin bir sefalete mahkûm ediliyor.
*Bugün açıklanan verilere göre ülkemizde geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 30,6’ya yükseldi.
*Temmuz ayında istihdam önceki aya göre 388 bin kişi azaldı ve 32 milyon 362 bin oldu.
*Genç işsizliği oranı yüzde 14,5'e yükseldi.
*Kadınlarda iş gücüne katılım oranı yüzde 35,2 seviyesinde kaldı.
Yine bugün açıklanan bir diğer veriye göre, işgücüne katılan milyonlarca yurttaşın durumu da giderek daha kötü hale geliyor.
*Açlık sınırı, yani dört kişilik bir ailenin aylık gıda harcaması tutarı temmuz ayı itibarıyla 37 bin 388 liraya yükseldi.
*Yoksulluk sınırı, yani gıda ile birlikte haneye girmesi gereken temel harcamalar için (giyim, konut, kira, elektrik, su, yakıt, ulaşım, eğitim, sağlık) ihtiyaç duyulan miktar ise 121 bin 786 lira oldu.
*Bekâr bir işçinin ‘yaşama maliyeti’ ise aylık 48 bin 305 liraya yükseldi.
Bir yanda holdinglerin ve tarikatların ihya edildiği bu sömürü düzeni, diğer yanda halkımızın açlığı ve geleceksizliği...
Bu düzenin böyle sürüp gitmesine izin vermeyeceğiz!
Yoksulluğa ve işsizliğe alışmayacağız.
Ayağa kalkmak, örgütlenmek ve bu düzeni değiştirmek zorundayız.
Çağrımız bu düzeni alt etme, bunun için yan yana gelme çağrısıdır!
https://t.co/s9wJUxBQQd
⚠️Sakarya İl Emniyet Müdürlüğü yeni binası inşaatında çalışan işçiler olarak, haklarını aramak için Sakarya Gar Meydanı’nda bir araya geldik.
🚧Ana firma Ilgazlar İnşaat ve taşeron Sertmak Proje patronlarına sesleniyoruz: Haklarımızı alana kadar ensenizdeyiz! Şantiyeyi de Sakarya meydanlarını da terk etmeyeceğiz!
Değerli Sakarya halkını, emekçilerini inşaat işçileriyle yan yana olmaya, mücadeleyi büyütmeye çağırıyoruz.
Emperyalizme karşı elde edilen zaferin üzerinden 104 yıl geçti. Aradan geçen yüz yıldan sonra ülkemiz bir kez daha emperyalist planların kuşatması altında.
1919 yılında Mustafa Kemal ve yol arkadaşlarının önderliğinde emperyalizme karşı büyük bir mücadele başlatıldı. Bu mücadele, Sevr dayatmasına ve işgalcilere teslim olan köhnemiş saraya karşı yoksul Anadolu halkının biricik umudu haline geldi.
30 Ağustos Zaferi, her şeyden önce Anadolu halkının emperyalizme karşı gösterdiği eşsiz bağımsızlık iradesinin ve cephedeki kararlı direnişinin sonucudur. Bu ölüm kalım mücadelesinde, 1917 Ekim Devrimi ile kurulan devrimci ittifakın, Sovyetler Birliği’nin sağladığı lojistik ve diplomatik desteğin de büyük payı olmuştur. Başta İngiliz emperyalizmi olmak üzere karşıdevrim cephesine karşı elde edilen bu büyük askeri zafer; tebaadan yurttaşlığa geçişin, tarikat ve cemaatlerin tasfiyesinin ve bağımsız bir ülkenin de kapılarını aralamıştır. Cumhuriyet böylece kurulmuştur.
Bugün ülkemiz ve bölgemiz yine kanlı hesapların hedefindedir.
Yüz yıl önce bu topraklarda yenilgiye uğrayan emperyalistler, bugün yine aynı karanlık planları devreye sokmaktadır. Emperyalist güçler, sermaye sınıfı, işbirlikçi iktidarlar ve tarikatlar, bölgemizi yeniden kanlı bir savaş alanına çevirmiştir. AKP iktidarı ve Türkiye sermaye sınıfı, Yeni Osmanlıcılık hedefleriyle bölgesel gerilimleri beslemekte, emperyalist heveslerle ülkemizi maceraya sürüklemektedir.
Son çeyrek asırda Türkiye, emperyalizmin bölgesel stratejileriyle giderek daha fazla bütünleşme doğrultsunda bir eşiği aşmıştır. Cumhuriyet’in imzasını taşıyan tüm kamusal kaynaklar holdinglere teslim edilmiş, ülke tarikat ve cemaatlerin karanlığına bırakılmıştır. 103 yıl önce kurulan Cumhuriyet, sömürücülerin ve cumhuriyet düşmanlarının elbirliğiyle tasfiye edilmiştir.
104 yıl önceki zafer, bir halkın boyun eğmeyip ayağa kalkmasıyla, emperyalist işgalcilere ve işbirlikçi saltanata karşı saf tutmasıyla kazanıldı.
Bugün ülkemizin, sömürüden, gericilikten, savaştan ve bu çürümüş düzenden kurtulmasının tek yolu vardır: Halkın kendi kaderini eline alması, kurtarıcı beklemeden örgütlenip ayağa kalkması…
Yeni zafer, yerli ve yabancı patronlara, emperyalist ittifaklara, tarikat ve cemaat yapılanmalarına karşı tavizsiz bir mücadele yürütmekten doğacaktır.
Ülkemizin, holdinglerin ve emperyalist işgalcilerin egemenliğinden tamamen kurtulacağı emekçilerin cumhuriyetine ihtiyacı vardır.
Kurtuluş kendi kollarımızdadır.
Sakarya Ilgazlar İnşaat işçileri olarak görüşmelerde gelinen son noktaya ilişkin açıklamamızdır:
📣“Bizler Ilgaz İnşaat bünyesinde, Sakarya İl Emniyet Müdürlüğü yeni hizmet binası şantiyesinde çalışan inşaat işçileriyiz.
2 gün önce yaptığımız eylem sonucunda ana firma Ilgazlar İnşaat’ın, taşeron Sertmak Proje’nin, Emniyet müdürlüğündeki proje müdürü memurların ve Patronların Ensesindeyiz temsilci ve avukatlarının katıldığı bir toplantı düzenledik. Bu toplantıda haklarımızın ödenmesi için işçilik alacaklarının hesaplanması noktasında anlaşmaya varıldı ve Ilgazlar İnşaat’ın ödemeyi kısa sürede yapacağı karara bağlandı.
İşçilik alacaklarımıza ilişkin kendi hesabımızı; aylık ücretlerimizin eksik kısmını, hafta tatili alacaklarımızı, Ulusal Gün ve Bayram Tatili alacaklarımızı, İhbar tazminatımızı tüm arkadaşlarımız için tek tek hesaplayıp; Ilgazlar İnşaat’a ilettik. Usulen hesaplamalarımızı, Emniyet yetkililerine ve konkordato komiserlerine, Ilgazlar İnşaat’ın ileteceği konusunda mutabık kaldık. Buna karşılık Ilgazlar İnşaat da 2 gün içerisinde, kendi hesabını yapacağını ve hesapların karşılıklı olarak kontrol edilerek; haklarımızın ödeneceği noktasında anlaştık.
Ilgazlar İnşaat tarafından dün akşam, bir alacak hesabı çıkarıldı ve tarafımıza yollandı. Yaptıkları hesaba göre bırakın alacaklarımızı, bizi borçlu çıkardılar. Yaptıkları hesaba göre; kimi arkadaşlarımız 70bin, kimi arkadaşlarımız 30 bin, kimi 60 bin Ilgazlar’a borçlu çıktı. Biz yevmiye usulü çalışan işçileriz. Ödenmeyen haklarımız için eylem yapıyoruz. Nasıl oluyor da biz Ilgazlar’a borçlu çıkıyoruz?
Ilgazlar İnşaat bize; işçilik alacaklarından sadece yevmiyelerinizi öderiz diyor. Fazla mesai, hafta tatili çalışması, Ulusal gün ve bayram tatili çalışması, ihbar tazminatı ödemem diyor. Yevmiye günlerimizi hesaplarken de ciddi hatalar ve uyuşmazlıklar var. Şöyle söyleyeyim; 25 kişilik liste verdik, bize 19 kişilik liste geri dönüşü yaptılar. 6 arkadaşımız sanki hiç çalışmamış gibi.
Bu sabah avukatlarımız Ilgazlar İnşaat’la tekrar görüştü. Akşam bir görüşme daha olacak. Haklarımızın kalem kalem, düzgün ve eksiksiz hesaplanmasını istiyoruz. Ilgazlar’dan yapılacak teklifin kabul edilebilir olması gerekiyor. Biz kimseden eylemi bitirmek için para dilenmiyoruz. Çocuklarımız, eşlerimiz, ailelerimiz bizi bekliyor. Hakkımızı istiyoruz.
Akşamki görüşmeyi ve sonuçlarını takip edeceğiz. Haklarımızı alana kadar şantiyeyi terk etmeyecek, mücadelemizi sürdüreceğiz.”
Direnişlerinin 18. gününde Enerji Bakanlığı’nın önünde toplanan Bağımsız Maden İş üyesi maden işçilerinin yanındaydık.
Maden işçileri, mücadele eden işçinin gücünü ülkedeki tüm emekçilere gösteriyor. Öte yandan holdinglerin temsilcisi iktidar, mücadele edenleri suçlu ilan etmeye, saldırmaya devam ediyor.
Bağımsız Maden İş yöneticileri derhal serbest bırakılmalıdır.
Madenler devletleştirilecek, maden işçisi kazanacak!
Karma Eğitimi Hedef Alanları Durduracağız
Çıkardığı genelgelerle okulları tarikat ve cemaatlere teslim eden, zorunlu eğitimi hedef alan, müfredatı daha da gericileştiren, son olarak da “Neyden kurtuluyoruz, ondan önce koskoca Osmanlı vardı" diyerek Kurtuluş Savaşı’nı müfredattan çıkarmaya hazırlanan Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin döneminde karma eğitim hedef alınmaya devam ediyor
Bugün yandaş bir gazete tarafından atılan manşette “Asrın yanlışından dönülsün” denilerek “Karma eğitim sona ersin” çağrısında bulunuldu.
Yeni Akit bu cüreti açık şekilde Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’den almaktadır.
Bundan aylar önce yaptığı bir açıklamada bazı velilerin “Ben çocuğumu erkeklerle aynı okula göndermek istemiyorum” dediğini iddia eden Tekin, “Şimdi benim Milli Eğitim olarak birincil hedefim ne? Kız çocuklarının okullaşmasını sağlamaktı. O zaman veliyi ikna etmek için biz, gerekirse kız okulları da açabilmeliyiz, veli isterse çocuğunu kız okullarına gönderebilmeli, isterse erkeklerin gittiği okullara gönderebilmeli" ifadesini kullanmıştı.
Hem zorunlu eğitimi hedef alan hem de kız çocuklarının okula gitmemesini dert ettiğini öne süren Tekin, yalan söylemektedir.
Eğitim-İş’in açıkladığı verilere göre, Türkiye’de 2023-2024 eğitim-öğretim yılında zorunlu eğitim çağında olup örgün eğitime devam etmeyen çocuk sayısı yaklaşık 612 bin 814’tü. Bu sayı bir önceki döneme göre yüzde 38,4 artarken, tahminlere göre şimdi çok daha yüksek oranlara çıkmış, 800 bini geçmiş durumda.
Yine Eğitim-İş verilerine göre eğitim dışında kalan çocukların yüzde 53,6’sı erkek, yüzde 46,4’ü ise kız çocukları. Erkek çocukları genellikle ekonomik nedenlerle, çalışmak zorunda kaldıkları için okuldan koparken, kız çocukları ise erken yaşta zorla evlilik, ev içi yükler ve gericilik nedeniyle eğitimden uzaklaşıyor.
Bu tablonun sorumlusu içinde yaşadığımız düzen ve bunun temsilcisi Bakan Tekin gibilerdir.
Üstelik geldiğimiz noktada tehdit sanılandan çok daha büyüktür.
Geçtiğimiz yıl Ankara’nın Çankaya ilçesinde, Dikmen’deki bir okulda sadece kız çocuklara yönelik ortaokul açılmış, büyük tepki çeken bu adımın sadece başkentle sınırlı olmadığı ortaya çıkmıştı.
Şu anda tam 8 kentte sadece kız çocuklarının gideceği ortaokul açılarak karma eğitim zaten delik deşik edilmiş durumda.
Yandaşlar ise attığı manşetlerle AKP’ye gaza basma çağrısında bulunmaktadır.
Bu gerici saldırı püskürtülmeli, Cumhuriyet ve laiklik düşmanı, en başta da çocuk düşmanı olan bu girişim durdurulmalıdır.
Genişletilmiş Cumhur İttifakı cenahı "çözüm" sürecine ve yeni anayasa dayatmasına karşı oluşan her türlü toplumsal direnci "dış kaynaklı ve maksatlı" diyerek yaftalama telaşına düştü.
ABD ve İngiltere öncülüğünde uluslararası sermayenin, Orta Doğu'yu yeni ticaret, enerji, lojistik ve üretim ağları üzerinden yeniden yapılandırması ve bölge ülkelerini etnik ve mezhepsel fay hatları üzerinden parçalamaya girişmesi "dış kaynaklı ve maksatlı"dır.
Türkiye'deki adımların, İran'ı çevreleme veya İsrail'in bölgesel güvenliğini sağlama gibi daha geniş ve yıkıcı senaryolar için bir pazarlık aracı hâline gelmesi, NATO'ya verilen tavizler, ABD'ye teslimiyet "dış kaynaklı ve maksatlı"dır.
Barış ve demokrasi gibi kavramların arkasına saklanarak Türkiye ve bölge ülkelerdeki emekçilerin, çok uluslu tekellerin kâr hırsı uğruna ucuz, güvencesiz, en ağır koşulların dayatıldığı bir iş gücü deposuna dönüştürülmesi "dış kaynaklı ve maksatlı"dır.
Eşitlikçi, laik bir toplumsal düzende Cumhuriyet'in yurttaşları olarak onurla yaşamak yerine, mezhepçi ve Yeni Osmanlıcı bir zeminde güya kardeşlik masalları anlatılması ve Türkiye'nin altına dinamit döşenmesi "dış kaynaklı ve maksatlı"dır.
Türkiye işçi sınıfının sınıfsız, sömürüsüz, laik ve bağımsız Türkiye mücadelesini baltalayacak; bizzat sorunun kaynağı olan emperyalist, kapitalist sistemin çıkarları doğrultusunda yürütülen, ayrışmayı derinleştirecek her türlü süreç "dış kaynaklı ve maksatlı"dır.
Sahte bir "yerli ve milli" söyleminin ardına gizlenerek ülkenin kaynaklarını, geleceğini, bağımsızlık ve egemenliğini emperyalizmin planlarına bağlayan "dış kaynaklı ve maksatlı" süreçlerin karşısında yükselen haklı itirazı yaftalamaya kimsenin gücü yetmeyecektir!
ABD, Suriye’yi “teröre destek veren devletler listesi”nden çıkarmış. Böylece yıllarca el altından destekleyip iktidara getirdikleri HTŞ denen örgütün kanlı sicilinden de kurtulduklarını sanıyorlar.
O listede kalan az sayıda ülkeden biri Küba! Küba teröre destek veriyormuş…
Hadi oradan!
Bugün dünyada teröre destek veren ülkelerin başında ABD geliyor. Hatta, ABD’nin “terör” kapsamında değerlendirilebilecek açık ve örtülü ilişkilerinin listesini yapmaya kalksak, tam bir döküme hiçbir zaman ulaşamayız.
ABD yönetimi bu saçma sapan listeyle yaptırımlar ve ablukalar uyguluyor, işgallere yelteniyor, savaşlar çıkarıyor. Liste uyduruk, liste bahanesiyle girişilen saldırganlık ise fazlasıyla gerçek.
Dünyanın halleri böyle… Paranın gücüyle semirmiş zorbaların hiyerarşisidir emperyalizm denen sistem bir bakıma.
Tarih ve insanlık da onların listesini tutar bir yandan, hiçbirini atlamadan…
İmralı tutanakları her zaman “olay” oldu. Çünkü her iki “çözüm süreci” de halktan, hatta Meclis’ten gizli yürütüldü.
Aslında bu görüşmeler bir tarafıyla gizliydi ama tam olarak gizli kalmaması gerekiyordu! Bu görüşmelere heyet olarak gelen kişiler Öcalan’ın anlattıklarını başkalarına aktarmakla yükümlülerdi. Aktarıma konu olan meselelerin hassasiyeti ve anlatıcının üslubu yüzünden bir karmaşa yaşanmaması için zaten yazılı tutanak gerekiyordu.
Devletin de kendi ilgili yönetici ve kadrolarına bu görüşmelere dair bilgi vermesinin tek yolu tutanak tutulması.
Böylesi süreçlerde tutanakların kamuoyu ile paylaşılmamasına karar verilebilir. En azından bir süre. Bu anlaşılır.
Lakin İmralı örneğinde gazetecilere birkaç kanaldan “dosya” gitmekte. İstense bu engellenir, demek ki en azından bazı tutanakların daha geniş bir kesime ulaşması isteniyor. Ayrıca sürecin tümüne baktığımızda, bazı tutanakların iktidar kanadından dolaşıma sokulduğu da görüldü.
Ama şimdiye kadar hem AKP’nin hem DEM’in “işte tutanaklar budur” dediği bir belge ortaya çıkmadı. Yani istendiğinde her bir taraf “bu gerçek değil” deme hakkını elde tutuyor.
E o zaman neden şikayet ediliyor?
Gizli tutmak istemiyorsunuz ama ortaya çıkan bazı belgelerden rahatsızsınız!
Zor mesele…
Herkesi ikna etmek istiyorsunuz. Türk milliyetçisini de Kürt milliyetçisini de… Tarikatçısını da seküler olanı da… Sağcıyı ve de solcuyu, birlikte… Tutanaklar dolaşıma çıktıkça, her defasında, “bu tutanak şu kesime hitap ediyor” demeye başlıyor insan haliyle. O tarafa mı ulaştırıyorlar özellikle bunu bilemiyoruz!
Ama herkesi ikna etmenin pek yolu yok. Başından beri “doğrultu önemli” dedik. Hâla bunu diyoruz. Öngörülerimiz vardı ama gördüklerimiz, duyduklarımız, okuduklarımız bize epey bir fikir verdi. İkna olmayanlardandık, şimdi daha fazla öyleyiz. Deniyor ki, “ortalıkta dolanan tutanaklarda tahrifat var”. Kesin vardır. Böyle bir süreçte dengelere kurşun sıkmak isteyen de olur, provokasyon yaratmak isteyen de, küçük hesaplarla cinlik yapmaya kalkan da…
Ama bunu engellemenin yolu, sürecin artık sır olmaktan çıkan içeriğini halka açık açık anlatmaktır.
Şöyle düşünün, AKP’yi 25 yıldır tanıyoruz, iyi tanıyoruz. Öcalan’la ilgili bir bilgi kısıtından da söz etmek mümkün değil. Buradan ne çıkacağı ya da ne çıkmayacağı aslında belli.
Ama madem “bir tarihsel dönüşüm”den söz ediliyor o zaman neyi nasıl dönüştürüyorsunuz, ayrı ayrı değil, birlikte bir güzel açıklayın. Eğip bükmeden.
Ha, sürecin sessiz sedasız, tartışılmadan ve kimsenin itirazı olmadan ilerleyeceği düşünülüyorsa, yok öyle bir ülke.
Bakkaldan ekmek alınmıyor…
📌 Kemal Okuyan’dan “muhalif tarikat” tartışmasına tepki:
💬“Tarikatlar her taraftan fışkırırken denecek laf mıdır ‘muhalif tarikat’?”
Okuyan, tarikatların “sivil toplum” olarak meşrulaştırılmasına ve iktidarla ilişkilerine dair değerlendirmelerde bulundu.
https://t.co/M5TKgfSDXR