"Saatler boyunca, başka saatleri bekleriz." Emil Michel Cioran
Ömrün hatırı sayılır kısmı böyle geçiyor, gelecek bir vakte bugünden yer açarak. Şimdiki zamanın kıymetini, geçmiş zamana karışınca anlıyoruz. Beklemekle yaşamak arasındaki mesafeyi bir ömür kadar uzatıyoruz. İnsan zamanı tükettiğini sanıyor, oysa tükettiği, kendi payına düşen hayat.
Ömrü bekleme odasına çevirmediğimiz, bugünü yarına bırakmadığımız, başka saatleri beklerken bu saati kaçırmadığımız bir gün ve bir hafta olsun.
İnsanları sözlerinden çok hayatlarıyla tanımayı daha erken öğrenebilseydim, başka türlü yaşardım. Elleri titreyerek erdemden söz edenlerin fantazilerinin sapkın, fantazileri ve söylemleri kusursuz görünenlerin yaşamlarının ise çoğu zaman sapkın olabileceğini bilseydim, hiçbir ideoloji beni kolay kolay tuzağına düşüremezdi.
Ama sonra kendime şu soruyu soruyorum: Bunu nereden bilebilirdim ki?
Memleketinden on iki yaşında ayrılmış bir çocuk, geride bıraktığı sokakların, insanların, kokuların ve dağların hayatının en kıymetli parçası olduğunu nasıl bilebilirdi?
Nereden bilebilirdi ki yıllar sonra toplumun en temiz görünen kurumlarında, en saygın unvanlarında, en güçlü şirketlerinde, en köklü siyasi partilerinde de çocukluğunda rastladığı aynı hırsla, aynı hasetle, aynı zorbalıkla ve aynı dedikoduyla yeniden karşılaşacağını?
Çocuk aklı kötülüğün kenar mahallelerde dolaştığını sanıyor. Oysa büyüdükçe öğreniyor ki kötülük çoğu zaman iyi giyiniyor, güzel konuşuyor, toplantılar yönetiyor, erdem üzerine nutuklar atıyor ve en çok da güven veren yüzlerin arkasına saklanıyor.
Nereden bilebilirdim ki mesele kötü insanların varlığı değilmiş. Asıl mesele, hırsın, hasedin, yalancılığın ve zorbalığın en güvenilir sandığımız kurumlarda bile kendine rahatça yer bulabilmesiymiş.
Meğer insanı aldatan, kötülüğün varlığı değil; iyiliğin üniformasını giyebilmesiymiş.
İnsan en güzel yerin, içinde yaşadığı yer olduğunu ancak oradan ayrıldıktan sonra öğreniyor. Tıpkı en sahici insanların en gür sesle konuşanlar olmadığını da çoğu zaman çok geç öğrendiği gibi.
Hayat, bize önce kaybettiriyor; neyi kaybettiğimizi ise yıllar sonra öğretiyor.
On iki yaşında ayrıldığım memleketimin hayatımın en güzel coğrafyası olduğunu bilmiyordum. Ama şimdi biliyorum: İnsan en değerli şeylerini çoğu zaman onları kaybettiğinde değil, çocukluğunun sıradan bir günü sandığında kaybediyor.
Belki de insan büyümekle bilgilenmiyor; yalnızca çocukken bilmesinin mümkün olmadığı hakikatlerin yasını tutmayı öğreniyor.
*Ardahan- Artvin sınırı / 2026
@praxiss Sizi şahsen tanımıyorum hocam bu mecrada gıyaben tanıdım ve iyiki de tanımışım.Toplumsal-siyasal konularda ki açıklamalarınızın sıkı bir takipçisiyim.Tabi ki kitap önerilerinizi fazlasıyla ciddiye alanlardanım.Akademik yolculuğunuzda başarılar diliyorum.🙏🙏
Coğrafyamın insanları bu neş’eyi yakaladıklarında pırıl pırıl bir sûkünet çökecektir toprağa... Kalk ve bütün olumsuzluklara rağmen neş’eni ve neşveni âlî tut ey Şarklı adam...
Ormanı yangında, fayı depremde, su tasarrufunu kuraklıkta, çevre kirliliğini müsilajda, çarpık şehirleşmeyi sıkıştığı trafikte aniden fark edip sonra ağzına geleni sayarak duyarlılık yaptığını sanmak, ahmaklıktır.
Anlaman gereken tek şey şu: Tüm bu pisliğin sorumlusu sensin!
cumhuriyet ne büyük, ne eşsiz kazanımdır kadrini kıymetini bilen halklara!
biz henüz yetişkinliğini idrak edemedik, hala çocukluğunu kutluyoruz.
üstelik evdeyiz ve özgürlüğün bile hayaliyle avunuyoruz.
ben bir hiçim!
doğuda düşünmenin yazgısı niçin eninde sonunda hiçliğe varır?
niçin varlık değil yokluk belirler düşünce dünyamızı?
elbette özne değil nesne, özgür değil köle olduğumuz için.
tanrının yeryüzündeki gölgeleri tarafından yönetilegelmenin sonucu bu:
ben bir hiçim!
Anadolu, Arap çöllerine dönmesin diye bu Twet’e gelen her fav bir ağaç 🌲 demek. Anadolu’nun tam ortası Tuzlukçu’ya her fava bir ağaç dikiyoruz. 200.000’i geçmeyin bütçe o kadar. Üstünü sizden alırım ha :)