Berk’e yapılan son örneği olmuş. Uyduruk olmadığı için cevap vermek zorunda kalmışlar. Süreç konusunda kamusal tartışma istenmiyor. Susup itaat etmiyorsanız hakarete uğruyorsunuz ya da dağa çıkın deniyor. İstediğiniz kadar konuyu değiştirin, net bir şekilde otoriterleşiyoruz.
president lula was so right when he said americans think about americans first, second, third, fourth and fifth and if they got any free time left they think about americans again
CÜNEYT ÖZDEMİR SİNİRLENDİ: “SANANE ULAN! SEN KİMSİN? SABANCI ÜNİVERSİTESİ’NDE UYDURUK BİR AKADEMİSYENSİN.”
Gazeteci Cüneyt Özdemir:
Bu ülkenin entel danteli Güneydoğu'yu bilmiyor, 90'ları bilmiyor, faili meçhulleri bilmiyor.
O yüzden de böyle yavşak yavşak şey yapıyorlar "barış geliyor da nereye geliyor yani" böyle üstten bakmacı bir şeydeler.
Ya da diyorlar ki Erdoğan yapıyorsa kötü yapıyor.
Güney Doğu'daki değişimi, dönüşümü yaşayan bilir ya. Oradaki entel dantele beğendiremiyorsun. İyi de kardeşim silahlar susmuş böyle bir sürece girilmiş ne istiyorsun kardeşim?
Bu adamlara hiçbir şeyi beğendiremiyorsun. Berk Esen diyorum çok önemli bir insan olduğu için değil de Türkiye'deki yeni entel karikatürü adam.
"Cüneyt Özdemir böyle tweet atmamalı" Sana ne ulan, sen kimsin seni referans alalım? Sabancı Üniversitesi'nde uyduruk bir tane akademisyensin.
western poc will look you in the face and tell you the person from the country constantly being bombed(by their countries btw) under the pretext that their people are backwards and barbaric are white because they have light skin
Turkey gave us döner meat.
Germany put it in bread.
The Netherlands looked at both, added fries, melted cheese and enough sauce to concern a cardiologist, and created something containing roughly an entire day's worth of calories.
This is European cooperation at its finest.
Turkish migration changed the food culture of both Germany and the Netherlands enormously. In Germany, the döner became something much bigger than imported Turkish cuisine. Turkish immigrants adapted it to the fast-moving German city, serving meat with salad and sauce inside flatbread, and by the 1970s the German-style döner was beginning its rise into one of the country's most recognizable foods.
The Netherlands eventually performed its own act of culinary diplomacy.
In Rotterdam in 2003, Cape Verdean hairdresser Nataniël “Tati” Gomes regularly ordered his favourite ingredients together from nearby shoarma shop El Aviva: fries, meat, melted cheese, salad, garlic sauce and sambal.
Other customers started asking what the hell that enormous aluminium tray was.
“The kapsalon.”
It literally means “the hair salon,” because that was where Gomes worked.
And somehow it stuck.
Today you can order a kapsalon practically everywhere in the Netherlands, while döner has become so embedded in Germany that arguing about the best Dönerladen feels almost like a civic responsibility.
That's what I love about food history.
Turkey provided the foundation. Turkish immigrants carried it across Europe. Germans made their version unmistakably German, Rotterdam created something unmistakably Dutch.
Cultures don't only meet in museums and history books.
Sometimes they meet at 2 AM, covered in garlic sauce.
Entelektüeller, her sosyal grup gibi, ancak düşüncelerinin bir etki yarattığını düşündükleri vakit üretime ve eyleme geçerler. Bu koşulun oluşmadığı bir ortamda herkes gibi izleyici konumunda olmaları doğal. Aksini beklemek gerçekçi değil.
Murat Sevinç:
❝ İkinci yazı ‘okumuşların’ tutumu üzerine olacak. Suskunluğun birbirinden çok farklı nedenleri üzerine. Şimdilik, Barış Akademisyeni meslektaşlarımdan birinin, işsizliğinin onuncu yılında bir inşaatta çalıştığını söylemekle yetineceğim. Belki bu örnek Faik Bey’e ve aynı yönde düşünenlere, ‘sessizliğin’ varsaydıkları kadar vahim bir tercih olmadığını düşündürür. ❞
Belki de akademisyenler, halkın geri kalanı gibi dahil edilmedikleri bu süreçte yasa koyucuların konuş diyince konuşan sus diyince susan papağanları olmak istememişlerdir
Asıl sıkıntının güvenli alan talebi olduğunu düşünmüyorum. Ayrıca senelerdir fikir belirten akademiye edilen her türlü eziyeti yalnızca Barış Akademisyenleri örneğinde sabitleyip onun da her argümana “hariç” ile girmesi çok üzücü.
Tabii ki Barış Akademisyenlerinin yaşadıklarını kenara itmemiz mümkün değil. Temkinli olmak da anlaşılır. Ama her seferinde "entelektüeller"in kendilerine sorumluluk veya siyasi bağlayıcılık yerine özel alan talep etmesi çok can sıkıcı. Hele emekçi Kürt halkı sorumluluk almışken.
Akademisyenler ve entelektüellerin yüzde kaçı artık “fildişi kulelerden” inip geliyor da onları bu kadar işçi sınıfından ayrı tutabiliyorsunuz bir de?
Bolluk içinde yüzen, halktan uzak akademisyen için günümüz akademisinin yeteri kadar miras ya da maaşı yok kanımca🫠
#İletişim101
- Haklarında arama kararı olan Kandil'den bir heyetin İmralı'ya getirilip Öcalan ile görüştürülüp görüştürülmediği açıklanmazsa...
- Gerek PKK'nın gerekse DEM Parti'nin "ekleme çıkarma yapılmış" diye tepki gösterdiği metinlerin orijinalleri paylaşılmazsa...
Adını ilk kez duyulan bir internet sitesinin paylaştığı tutanaklar maalesef gerçek gibi algılanır.
After Lynch was captured during the 2003 Iraq invasion, the media reported that the teenage soldier from West Virginia had fought fiercely against her Iraqi captors, firing until she ran out of ammunition, and had even been shot and stabbed multiple times. The Washington Post called her a “little girl Rambo” from West Virginia. Hollywood-style footage of U.S. forces raiding the Iraqi hospital where she was held was played on television stations across the country. But it later emerged that Lynch had not fought her captors, had not been shot or stabbed, and had been treated humanely by Iraqi medical staff, who even tried to return her to American forces but the Americans refused to take her back and instead staged an on-camera nighttime raid of the hospital, turning the spectacle into a Pentagon propaganda win. The U.S. neurosurgeon who treated Lynch found no evidence of gunshot wounds and testified that the Pentagon barred him from telling anyone.
Furkan Karabay: (İBB davası hk.)
"Ben şunu görmüştüm; mahkeme başkanı ara ara sertlik gösteriyor, ara ara savunma haklarını kısıtlıyor, ara ara avukatların taleplerini reddediyordu.
Ancak bir orta nokta vardı.
Bir yerde kırıldı ama bu. Artık mahkeme başkanı kafasına eseni, istediğini yapmaya başladı.
İmamoğlu susma hakkını kullanmamasına rağmen, ağzından böyle bir laf çıkmamasına rağmen 'susma hakkını kullandı' diye zapta geçip, İmamoğlu'na savunma yaptırmadı. Ve duruşmayı istediği zaman istediği şekilde bitirdi.
Avukatları istediği zaman istediği şekilde salondan attı. Şimdi ikinci duruşma başladığından itibaren biz gördük ki, mahkeme başkanı bunu devam ettiriyor.
Çünkü artık yapabiliyor. Tek sebebi bu, artık yapabiliyor. Yapabildiğini gördü. Yapınca başına bir şey gelmediğini gördü.
Yani avukatlar usule dair bir talepte bulunuyor, usule dair bir itirazda bulunuyor. Mahkeme başkanı dinlemiyor. 'Hı tamam' diyor, 'evet evet' falan yapıyor.
Yani orada bir mahkeme başkanı havası değil de bir moderatör havası var. Yani hani, siz televizyon programı yönetmiyorsunuz.
O mahkeme sizin mahkemeniz değil. Siz ne kadar o mahkeme benim, benim mahkemem gibi davranıyorsanız, oradaki avukatlar da burası benim mahkemem gibi davranabilir. Çünkü orası sizin mahkemeniz değil.
Orası avukatların, aynı zamanda sanıkların, aynı zamanda basının, aynı zamanda orada izleyicilerin, aile yakınlarının.
Dolayısıyla mahkeme başkanı artık böyle bir tavırda değil. Hukuk tavrında biz göremiyoruz.
Mahkeme başkanı avukatlara 'beğenmiyorsanız çıkın', 'duruşma salonunu beğenmiyorsanız gidin', 'benim duruşma yönetiş şeklimi beğenmiyorsanız gidebilirsiniz' diyor.
Ya insanlar oraya eğlenmeye mi geldi?"