"Yahudilerle yaptığınız görüşme kadar gülünç bir şey yoktur. Yahudileri ıslah etme işine girişmiş bulunuyorum; ancak topraklarıma yeni Yahudiler çekmeye çalışmadım. Tam tersine, insanlığın en aşağılıklarına saygı gösterebilecek herhangi bir şey yapmaktan kaçındım."
-Napoleon Bonaparte
*CG8 - 17337. - À Jérôme, roi de Westphalie*
-CG (Correspondance générale), Correspondance de Napoléon
Napoleon'un intihar etmemesi korkaklıktan ötürü değil, nitekim zehir içerek intiharı denedi. Hannibal ile Napoleon'un yaşadığı dönem bir değil bunu göz önünde bulundur. Antik Çağ'da mağlup bir kumandanın yaşaması zaten söz konusu bile değil. Fakat 19.yy'da bir monarşi hukuku var, bir ulusu temsil eden hükümdarı kalkıp öldüremezsin. Nitekim Napoleon ilk zehir denemesinden sonra zehir içerek intiharı korkaklık olarak nitelendirmiş olacak ki tekrardan yeltenmedi. Napolyon esir düşerek karizmasını çizdirmedi; aksine, koskoca İngiliz İmparatorluğu'nun tek bir adamdan ne kadar korktuğunu ve onu dünyanın öbür ucundaki kayalık bir adaya (Saint Helena) hapsetmek zorunda kaldığını dünyaya gösterdi. Esaretinde yazdırdığı anılarıyla da kendi efsanesini tarihe kazıdı.
@usaisraelnews@szymanskisport@kurtal45 Anlattığın şeyler Cengizhan ile beraber gelen şeyler değil, yüzyıllardır göçebe atlı toplulukları bu şekilde savaşıyorlardı. Diğer yandan ilk harp okulu olayı da doğru değil, birçok milletin benzer anlamda kumandan yetiştirdiği kurumları oldu. Keşik ile başlamadı yani.
Cengizhan ise Asil bir soydan geliyordu Temuçin’in babası Yesügey, Borçigin soyundan gelen Kiyat kabilesinin önde gelen reislerinden biriydi. Bu da Temuçin’i bozkır standartlarında sıradan bir çocuk olmaktan alıkoyuyor. Üstelik babası Keraitlerin hanı Ong Han ile kan kardeşiydi. Temuçin babasını kaybettikten sonra sefalet çekmiş olsa da, yükselmesindeki en büyük olanak yine soyluluk ilişkisi ve eski dostluklarından sağlandı. Bozkır Aristokrasisinde soy çok önemli, Cengizhan hükümdar olmadan öncede alelade olmayan elit bir haneye aitti, hanenin düşman kabileler tarafından terk edilmesi sınıfsal ve sosyal bakımdan sıfır olduklarını göstermez. Yani senin sandığının aksine hayat başlangıcı açısından Temuçin, Napoleon’dan daha avantajlıydı. Napoleon’un ise yükselmesi babasının bağlantısı sayesinde değil, devrim savaşları sırasında aldığı galibiyetler silsilesi ile olmuştur. Diğer yandan Napoleon hiçbir zaman babasının soyunu reddetmedi, devrim ordularında birçok meşrutiyet yanlısı ya da yoksul soyluluk sınıfında oldukları için Jakobenler tarafından göz ardı edilen birçok hane bulunuyordu.
Fransa’da soyluluk dediğin şey tek bir blok değildir, gelir düzeyine göre 5 kademesi var. Önemli olan soylu olman değil, ne kadar zengin bir soylu olduğundur. Senin Napoleon’u oturttuğun kademede 250 hane bulunuyor, yani yıllık 50.000 livrenin üzerinde gelire sahip, çoğunlukla Paris/Versay’da yaşayan saray soyluları. 2.Kademede de zengin taşra soyluları var aşağı yukarı 3500 hane var, bunlar soyluların %13’ünü oluşturuyor. Orta halli ve M��tevazi haneler var, bunlar aslan payını oluşturuyor ikisinin toplamı %60’dan fazla. Bunların da yıllık gelirleri 4000-6000 livre arası.
Bonaparte hanesi ise Yoksul soyluluk kademesinde bulunuyordu yani hanenin yıllık geliri 1000 livrenin altında, fakat bu kademede olan hanelerin yarısının yıllık geliri genelde 500 livrenin de altında. Bu kademe köylülükten ayırt edilmez. Bonapartlar’ın daha özel durumları var. Korsika yeni ilhak edilmiş bir toprak. Fransız soyluluk sistemine asimile edilen ama merkezi/eski Fransız soyluluğundan ayrı bir köken olarak ele alınıyorlar. Korsikalı aileler Fransız soyluluk hiyerarşisinde ikincil ve resmi onay gerektiren bir konumdadır.
Yüzyıllardır Versay’a bağlı eski “noblesse de race” ile aynı kategoride değiller. Harp okuluna ise torpille girdiği büyük bir yanlıştır. Segur yasasına göre subaylık için adaylardan dört kuşak soyluluk kanıtı istenir. Yani yoksul ama dört kuşak soyluluk taşıyan taşra aileleri sınırlı sayıda burs ile askeri okullara girebiliyordu. Ayrıca Bonapartlar yeni soyluluk kategorisindeydi, yani doğrudan sarayla hiçbir bağlantıları yoktu. +
Voltaire, Muhammed ve Napolyon
"2 Ekim 1808, Erfurt'ta valilik sarayında kahvaltı masasındaki Napolyon'a, hayranı olduğu yazar Goethe takdim edilir. Napolyon heyecanla ayağa fırlar ve "Voilà un homme!" diye bağırır.
Sohbet ilerledikçe Duroc, Goethe'nin Fransız oyun yazarı Voltaire'in "Mahomet" adlı eserini çevirmiş olduğundan bahsetti. Oyun, Fransız yazar tarafından 73 yıl önce yazılmıştı.
Napolyon ise:
“Bu iyi bir çalışma değil,” dedi. Voltaire, Hz. Muhammed'i fanatizmi ve takipçilerini kendi amaçları için kullanan bir sahtekâr olarak tasvir etmişti.
Napolyon ise bu tasvire sert biçimde karşı çıktı. Hz. Muhammed'i tarihin büyük kurucularından biri olarak görüyordu. Goethe'ye, Voltaire'in “büyük bir adamı” haksız biçimde kötülediğini ve onu “darağacını hak eden bir alçak” gibi gösterdiğini söyledi.
Napolyon'un Hz. Muhammed'e ilgisi yalnızca teorik değildi. 1798 Mısır Seferi sırasında yerel Müslüman liderlerle ilişkiler kurmuş, Fransız askerlerini İslamî geleneklere saygı göstermeye teşvik etmişti.
Napolyon'un zihninde Hz. Muhammed, yalnızca dinî bir figür değil; kitleleri harekete geçirerek tarihin yönünü değiştirmiş büyük bir liderdi.
Nitekim daha sonra Saint Helena'da, tarihin büyük adamlarının dünyayı “seçkinleri baştan çıkararak değil, kitleleri harekete geçirerek” değiştirdiğini söyleyecekti."
-Louis Sarkozy, Napoleon's Library: The Emperor, His Books and Their Influence on the Napoleonic Era, Frontline Books, Yorkshire 2024, s. 250-254.
"Yahudilerle yaptığınız görüşme kadar gülünç bir şey yoktur. Yahudileri ıslah etme işine girişmiş bulunuyorum; ancak topraklarıma yeni Yahudiler çekmeye çalışmadım. Tam tersine, insanlığın en aşağılıklarına saygı gösterebilecek herhangi bir şey yapmaktan kaçındım."
-Napoleon Bonaparte
*CG8 - 17337. - À Jérôme, roi de Westphalie*
-CG (Correspondance générale), Correspondance de Napoléon
Alexandre Walewski, Napolyon ile Marie Walewska’nın gayrimeşru oğluydu. Babasına o kadar çok benziyordu ki, bir cenaze töreninde onu konuşurken duyan yaşlı bir asker yüzünü elleriyle kapatıp ağladı:
"Bu sesi tanıyorum," dedi. "Onu sevmiştim ve bir daha asla duyamayacağımı sanıyordum."
GÜNÜN BİLGİSİ:
Fransa'da fahişelik 1570'li yıllarda bir tabu haline gelmeye başlamıştı. Bunun sebebi ise cinsel yolla bulaşan hastalıklar ve disiplin sorunlarıydı. 10 Aralık 1570 yılındaki fermana göre askerler ile fahişeler arasındaki ilişki ciddi bir biçimde sınırlandırılmıştı.
14.Louis döneminde yasaklar daha da ciddileşmiş, fahişeler Paris'in merkezinden 8 km öteye atılmıştır. Devrim savaşları sırasında Lazare Carnot cinsel hastalıkla ölen askerlerin, düşman harekatları sebebiyle ölen askerlerden fazla olduğunu rapor etmiştir ve yasaklar daha da sıkılaştırılmıştır.
Napoleon Bonaparte döneminde ise yasaklar gevşetilmişti ve soruna daha pragmatik çözümler geliştirilmiştir. O dönem Paris’te yaklaşık 30.000 fahişe olduğu düşünülüyordu (bu, Paris’teki kadın nüfusunun 1/10’una eşitti). Napolyon, fahişelerin 1802’den itibaren düzenli sağlık kontrolünden geçmesini zorunlu kılmıştır. Bu kontrolleri kolaylaştırmak için 1804’ten itibaren “maisons de tolérance” ya da “maisons closes” olarak bilinen resmi genelevler giderek yaygınlaşmıştır. Böylece askerler, kamplarında serbest fahişeler bulundurmak yerine, dikkatle kontrol edilen genelevleri ziyaret etmeye alışmışlardır.
Mareşal Soult gerçekten kısıtlı imkanlara rağmen 1813'deki Vitoria Muharebesi sonrası harap olan Fransız ordusunun komutasını alarak, Napoleon'un 1814'deki düşüşüne kadar Wellington'un Güney Fransa'daki ilerleyişini yavaşlatmıştı.
Diğer Fransız generallerinin aksine Wellington, Soult'a karşı stratejik bir zafer kazanamamıştı. Taktiksel zaferleri ise boşa gitmişti. "Seni yakaladım" derken bunu kastediyor.
"I have you....at last!" A great Marshal Soult story - in 1838, King Louis-Philippe chose Soult to represent France at the coronation of British Queen Victoria. Despite fighting half a dozen battles against each other, Soult never met Wellington. He received a triumphant welcome in London – where his former enemy, the Duke of Wellington, reputedly caught him by the arm and exclaimed "I have you at last!" #soult
Bismarck, Prusya'nın gücünü doğru bir şekilde kullanmıştır, yokluktaki bir krallığı süper güç yapmamıştır. Nitekim Bismarck Osmanlı'yı yönetseydi hiçbir şey yapamadan alaşağı edilirdi. Prusya'da uyguladığı reformları, Osmanlı'da kurumsallaştıramazdı.
Bismarck güçlü subay sınıfı, disiplinli bürokrasi ve Alman milliyetçiliğinin yükselişiyle bir Alman İmparatorluğu kurabildi. Diğer yandan Osmanlı'da milliyetçilik akımı Prusya'da olduğu gibi devlet güçlendirmiyor, bölüyordu.
Bürokraside reform yapsan ulema, saray ve ordu arasında çekişme var.
Yükselen güç ve gerileyen güç davranışı diye bir şey var. Şuan ki konu da bunun en büyük ispatı zaten. Teknik olarak yükselen güç risk almaya daha müsaitken, gerileyen güç statükoyu korumaya çalışır. Bu bağlamda iki gücün realpolitiği aynı sonucu vermez, tarihte bunun bir örneği yoktur. Sen diyorsun ki (hani biraz daha basitleştirerek anlatayım), Likiditesi güçlü trader ile likiditesi zayıf trader aynı oranda risk alabilir, ikisinin de karı aynı olur. Böyle bir mantığınız var. Realpolitiğin teorisinde bir hatan yok, fakat realpolitik otomatik olarak bir kararı doğru alınmış bir karar yapmıyor. Realpolitik dediğin şey, güç kapasitesine uygun bir şekilde hamle yapmaktır.
Kütahya antlaşması Mehmet Ali Paşa karşısında askeri açıdan mağlup olan Osmanlı'nın zorunlu taviziydi, kimse kusura bakmasın adam Konya'ya gelmiş, gönderdiğin bütün orduları yenmiş, İstanbul yolu açılmış. Bu kılçıksız realpolitik bir hamledir. Sen Bismarck gibi güç konsolidasyonu kuracak konumda değilsin, mecbur hamlelerin denge üzerine kurulmalı. Balta Limanı antlaşmasını, İngilizlere durduk yere çekilmiş bir peşkeş olarak görmekte metodolojik olarak saçma. Mehmet Ali Paşa'ya karşı İngiltere'nin desteğini alabilmek için imtiyazlar verilmiştir, bu kısa vadede realpolitiktir, fakat uzun vadede bedeli ağır oldu diye bu eylemin realpolitik olduğu anlamına gelmiyor. Bismarck'ın bütün politikaları uzun vadede yarar mı sağladı? Balta Liman'ı antlaşması olmasaydı diyelim, ne olacaktı? Ya İngiltere'yi karşına alacaktın, ya Mehmet Ali Paşa'ya tek başına karşı koyacaktın (tabi İngilizlerin Mehmet Ali Paşa tarafına geçme ihtimali var), ya da Rusya'ya daha fazla bağımlı olacaktın? E tabi bu durumda biz olmadığımız için "onu bunu yapsaydı" demek kolay. Madem Bismarck'ın bu cendereden çıkabileceğini düşünüyorsunuz, söyleyin bunu nasıl yapacaktı? Realpolitik demek her zaman her şeyin en iyisini, en doğrusunu seçmek değil ki, çoğu zaman en az kötüsünü seçmektir. Buradaki temel fark yine basitleştirerek anlatıyorum "likidite". Osmanlı 19.yüzyılda genişleme evresinde değil ki? Amaç çıkar arttırmak değil, çöküşü engellemek. Yeniçeri vasiyeti bitti mi? Evet. Merkezi yapı güçlendi mi? Evet. Devlet çöktü mü? Hayır. Bitmiştir. Farklar liderlerin zekaları değil, başlangıç koşulları.
Hatalı. Bismarck yükseliş ivmesi üzerine bir strateji kurdu çünkü. Prusya devleti reformlara ve realpolitiğe yabancı değildi, bu Bismarck ile gelmedi Prusya'ya. 2.Mahmut ise devletin yıkılmaması için uğraşıyordu, ikisinin durumu aynı değil. Aynı sonuçları kullanınca ortaya aynı sonuç çıkmaz, siyasi durum farklı çünkü. 2.Mahmut'un reformları birçok iç karışıklığa sebebiyet verdi. Ayrıca 2.Mahmut'da realpolitik uyguladı İngiltere ile anlaştı ve zorla da olsa Ruslarla'da bir antlaşma yaptı, Mısır krizinde Avrupa dengelerini kullandı. 2.Mahmut'un harekat sahası, Bismarck kadar geniş değildi. Diğer yandan hanedan üyesi bir padişah ile bir başbakanın reformlarını bir tutmamak gerek, her zaman bir başbakanı yerinden etmek daha kolaydır.
Bak anlamadığın nokta şu: Etnik çeşitlilik ile imparatorluk tipi çokluk aynı şey değil. Tamam Leh azınlıklar vardı, artık o kadar önemi kalmayan Protestan-Katolik ayrımı vardı. Ancak hepsi aynı dil ailesine, benzer kültüre ve Avrupa güç dengesi sistemine aitti. Bismarck’ın amacı hiçbir zaman çok uluslu imparatorluğu ayakta tutmak değil, Alman devletlerini Prusya çatısı altında toplamaktı. Osmanlı’da Araplar, Rumlar, Ermeniler, Sırplar, Bulgarlar, Arnavutlar, Kürtler vb gibi milletler vardı. Etnik farklılığını geçtim, kültürel ve dini farklılıklar var. Avrupa müdahalesine oldukça açık bir durum var. Evet mezhep ayrılıkları vardı, fakat mezhep farklı, etnik bağımsızlık hareketi üretmez, mezhep çatışması ile ulusal ayrılıkçılık farklı şeylerdir. Ulemanın bağımsız olduğunu söylemedim zaten, meşruiyet aracı olarak gördüğümüz söyledim. Yani tamamen etkisiz değil.
Osmanlı'ya göre homojen bir devletti. Diğer yandan birleşme yönünde bir momentum vardı, zira Napoleon Bismarck'dan önce Alman devletlerini (kısmen) tek çatı altında toplamıştı.
Ulema sınıfının gücü Tanzimattan sonra kırıldı ama hiç yoktu demek yanlış olur. İTC seküler değildi, şeyhülislam makamı vardı, halifelik kurumu vardı ve fetvalar siyasi emeller uğuruna kullanılıyordu.
Prusya'nın durumu ile Osmanlı'nın durumu bir değil, yani ortada kolay oyun ile zor oyun var, Prusya'nın imkanları kısıtlı değildi. Diğer yandan tarih böyle yorumlanmaz, madem farklı bir sistem ile sorunları çözeceğini biliyorsunuz anlatın o zaman ne yapacaktı? "Bismarck bu ya, yapar bir şeyler" demek, o kişiyi normal insan kalıbından alıp hatasız bir varlığa evrilir.
Tek millet olayı denendi, bunun için Bismarck'a gerek yok. Başarısız olundu.
David Lloyd George, bizim İzmir'i kurtarıp, İngiliz-Fransız kontrolündeki Boğazlar Tarafsız Bölgesi'ne olan ilerleyişimizden kaynaklanan Çanakkale Krizi yüzünden iktidardan düştü. Yani İngiltere'de hükümet değiştiği esnada Ankara Hükümeti zaten Yunan ordusunu Anadolu'dan atmıştı.
Lloyd George savaşı zaten İngiliz kamuoyunun baskısına rağmen sürdürüyordu, Yunanlıların mağlubiyeti sonrası kendi ipi çekildi zaten.