“Müslümanlar 1400 senedir bir kamu hukuku oluşturamadı. Kamu malına ‘herkesin’ değil, ‘hiç kimsenin’ gözüyle bakıldı. Kamu malına çökenin elinde kaldı, hiç kimse rahatsız olmadı.”
— Prof. Dr. İlhami Güler
Tüm kamuda, böyle bir kepazeliğin olduğunu anlamak için mutlaka birinin itirafta bulunması gerekmiyor.
Aklı başında biri, kısa süreli basit bir gözlemle bu durumun varlığını rahatlıkla anlayabilir.
Türkiye, "Birinci Modernleşme" aşamasının araçlarıyla ikinci modernleşme aşamasını gerçekleştirmeye çalışmaktadır.
Oysa ikinci aşamanın yakıtı farklıdır:
Hukuk, liyakat, bilim, öngörülebilirlik, eleştirel düşünce ve kurumsal özerklik.
Yıllar önce okuduğum bir söz geldi aklıma;
Kusura bakmayın da ön yargılarımı bir kenara bırakamam. Onları bir araya getirmek için yediğim kazıkları bir bilseniz elimi öpersiniz.
doğada barınağı, yuvası olmayan bir tek canlı yoktur. arı, kovanı için ömrünü harcamaz. karınca, yuvası için kredi kullanıp bir ömür tüketmez. ayı, kiralık in aramaz. insanın bir barınak için tüm ömrünü harcaması, bir barınak hasretiyle göçüp gitmesi çok acı bir şey değil mi?
DEVLET, PERSONELİNE BİNALARININ TEMİZLİĞİNİ YAPTIRAMIYOR
Türkiye’de kamu kurumlarında, okullarda ve hastanelerde temizlik, güvenlik ve lojistik gibi destek hizmetlerinin yürütülmesinde yaşanan operasyonel kriz, son 30 yılda değişen istihdam modellerinin, hukuki içtihatların, sendikal dengelerin ve yönetim pratiklerinin birbiriyle kesiştiği çok boyutlu yapısal bir çıkmaza dönüştü.
Devlet basit ve kolay görünen bu hizmetleri yerine getirmede o kadar aciz ki, kendisine ait binaların temizlik bakım ve işletme hizmetlerini kendi personeli eliyle yerine getiremiyor.
90’lar öncesinde bu hizmetler 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu kapsamındaki “yardımcı hizmetler sınıfı” personeli, yani klasik adıyla müstahdemler tarafından yürütülüyordu.
Daha sonra, 90’larda popüler olan “yeni kamu işletmeciliği” anlayışı gereği, devletin ana görev ve uzmanlık alanlarına odaklanması; temizlik ve lojistik gibi destek hizmetlerini ise ihale yoluyla “dışarıdan (özel sektörden) tedarik” yoluyla karşılaması yöntemi benimsenmeye başlandı. Bu bağlamda 2000’lerden sonra bu hizmetleri devralan taşeron şirketler, personelini çoğunlukla asgari ücretle, esnek vardiyalarla ve performans baskısıyla çalıştırdığı için kamu binalarında temizlik ve bakım, ilk etapta sorunsuz ve düşük maliyetlerle karşılandı.
Ancak, bu sistemin işçi aleyhine güvencesizlik, kıdem tazminatı kayıpları ve sendikalaşma engelleri oluşturması; zamanla devlete karşı ciddi hukuki dava süreçlerinin başlatılmasına yol açtı. Taşeron personeli, kamu kurumlarının hileli (muvazaalı) alt işverenlik yaptığını, şirketlerin “yalnızca kâğıt üzerinde aracı olduğunu ve fiilen kurumların asıl işlerini yaptıklarını” belirterek mahkemelere başvurdu. Yargıtay’ın özellikle Karayolları Genel Müdürlüğü ve hastaneler nezdinde işçiler lehine verdiği muvazaa kararları, devleti milyarlarca liralık geriye dönük tazminat yüküyle karşı karşıya bıraktı.
Tabloya bakar mısınız? Devlete kapağı atmaya yönelik tasarlanan plan, akla ziyan ve alakasız bir gerekçeye dayandırıldığı halde nasıl beklendiği gibi sonuç veriyor ve böylesine münasebetsiz bir nedenle devleti ağır zararlara sokma sonucunu doğuruyor. Neymiş efendim, temizlik personeli, kendilerine paspas yaptırılmak yerine evrak dağıtımı işi verilmiş olması nedeniyle; artık devletin “asıl ve daimi işini yapan” kamu personeli hüviyetini üstlenir duruma gelmişler. Sağolsun mahkemelerimizin verdiği kararların da desteğiyle, “devletin alt edilmesi” işte böyle meşrulaştırıldı. İdarenin kendi basiretsizliği ve iş bilmezliğiyle birleşen bu yargısal yorum; temizlik ihalesiyle kuruma sokulan personelin idareciler tarafından fotokopi çekmeye, evrak taşımaya veya danışmada oturmaya yönlendirilmesini "kamunun asıl işine fiilen dahil olma" gerekçesi saydı ve doğrudan kadroya geçişin anahtarı haline getirdi.
Devlet, kendi yöneticisinin keyfi görevlendirmesi yüzünden hem ihale bedelini ödeyip hem de o personeli ömür boyu sırtında taşımak zorunda bırakılan bir tuzağa çekildi. Asıl yapılması gereken; unvanı dışındaki işte personel çalıştıran idareciye zimmet ve rücu mekanizmasını işletmek, görevi dışında çalışan taşeronun ise sözleşmesini feshetmek iken; yargı faturayı tek taraflı olarak hazineye kesti. Sonuçta kuralı ihlal eden yönetici cezasız kaldı. Masa başına kaçan işçi kadroyu kaptı, mahkemeler devlete milyarlık faturalar çıkardı ve günün sonunda temizlenmemiş kamu binaları yine ortada kaldı. Tam bir “Alavere dalavere ….Mehmet nöbete…” tezgahı…
Tabii ki, seçim dönemlerinde; taşeron işçilerin kadroya geçirilmesi beklentisinin iktidar ve muhalefet arasında pazarlık kozuna dönüşmesi ve iktidarların oy kaybetme endişesinin de etkili olması sonucu, kamu kadrolarına kitlesel geçiş alabildiğine genişledi ve hızlandı.
Ortaya çıkan tablonun kısaca tanımı şu: İşlevsiz, verimsiz, ve kaynak tüketen bir kamu personeli kitlesi üretilerek devletin kaynaklarının zarar uğratılması söz konusu olduğunda; acıdır ki…
…
(DEVAMI aşağıdaki linkte)
https://t.co/9qPV6BcdwS
| Ulvi Saran
Karar
Tablodaki veriler, hiç iyi bir duruma işaret etmiyor.
Tıp ve hukuk, sıralamanın ilk 20 binlerinden öğrenci alırken;
-Fizik 500 bin,
-Kimya 500 bin,
-Kamu yönetimi 1.000.000,
-İktisat 1.100.000,
-Siyaset bilimi 1.200.000,
-Sosyoloji 1.400.000’inci sıralardan öğrenci alıyor.
Bu vahim bir durum.
Sosyal ve fen alanında temel bilimlerin bu kadar değersizleşmesinin faturasını ülkemiz mutlaka ödeyecektir.