"Duymasa da hiç kimse şâir gönlümün,
Sende karar kıldığını...
Ve içimin şerha şerha yarıldığını,
Sen bilsen yeter..
Bir gün duysan bittiğimi, tükendiğimi..
Çıkıp gelsen uzaklardan korkulu ürkek..
Bir incecik dal gibi üzerime titreyerek,
Eğilsen yeter..."
isterdim ki, insanlarla kurduğumuz bağlar bir akşamüstü rüzgarı gibi hafif olsun. tereddütsüz, hesapsız ve berrak. birbirimize güvendiğimizde içimizde kırgınlıklar değil, yeşil bir bahçenin ferahlığı filizlensin ve geriye sadece güzel bir tebessüm kalsın
Yayıncı Yusuf Elmas: "Deniz Göktaş, Atatürk hakkında konuşamıyormuş, koruma kanunu varmış, Ne dünyanın kurucusunu konuşabiliyormuş, ne bu ülkenin kurucusunu konuşabiliyormuş. Niye konuşacaksın bunları? Toplumu kışkırtmak için mi? Milleti birbirine kırdırtmak için mi?
Konuşmaktan kastınız toplumu kışkırtmak, milleti birbirine kırdırmak mı? İfade özgürlüğü maskesi altında milli değerleri meze yapmak mı?
Bu ülkeyi ulus devlete dönüştüren o fikri mizah adı altında, ifade özgürlüğü adı altında sahnelere meze yapıyor." Karşılarında ise doluşmuşlar salona, ağızlarını ayıra ayıra gülüyorlar bu şakalara!"
Eğer bir uzay gemisine binip ışık hızına çok yakın bir hızla seyahat ederseniz zaman sizin için yavaşlar ama korkunç kısım bu değil. Diyelim ki bu gemiye bindiniz ve uzayda sadece birkaç ay süren bir yolculuğa çıktınız. Sizin için her şey normal, saçınız biraz uzadı, birkaç kitap okudunuz, kahvenizi içtiniz. Ama Dünyaya geri döndüğünüzde burada yüzlerce yıl geçmiş olduğunu göreceksiniz. Fizik kuralları son derece nettir, sadece geleceğe doğru zamanda yolculuk yapabilirsiniz, geçmişe dönmek evrenin kodlarında yoktur. Sizin için geçen o kısacık 3 ayın bedeli, Dünyada bıraktığınız herkesin yaşlanması, ölmesi ve toza dönüşmesiydi.
Şimdi şunu düşünün, bu videoyu izlerken kafamda bir şey patladı çünkü hepimiz birer zaman yolcusuyuz ve bazı insanlar kendi kişisel uzay gemilerinde ışık hızına ulaşmış durumdalar. Kariyer, başarı, statü veya daha fazla para uğruna o kadar hızlı yaşıyorlar ki, kendi zamanlarını kelimenin tam anlamıyla büküyorlar. Sabahları erken kalkıyorlar, maillere saniyeler içinde dönüyorlar, toplantıdan toplantıya koşuyorlar ve her şeyi optimize ettiklerini sanıyorlar.
Ama olayı kaçırıyorsunuz, tıpkı o uzay gemisindeki astronot gibi, onlar hızlandıkça etraflarında sabit duran herkesin zamanı acımasızca akıp gidiyor. Başarıya ulaşmak için kendi ışık hızlarına çıktıklarında, çocuklarının ilk kelimelerini, eşlerinin yüzündeki yeni çizgileri, anne babalarının yavaş yavaş sessizleşmesini kaçırıyorlar. Onlar için aylar geçiyor gibi hissederken, sevdikleri için yıllar devriliyor.
Günün birinde o geminin motorlarını kapatıp tamam başardım, artık sevdiklerimle vakit geçirebilirim diyerek Dünyaya döndüklerinde karşılaştıkları manzara tam bir enkaz oluyor. Çünkü geride bıraktıkları herkes ya çoktan geçmişte kalmış ya da aralarındaki bağ yüzyıllar öncesine aitmiş gibi kopmuş oluyor. Sırf gelecekte bir yere varmak için kendi zamanını büküp etrafındaki herkesi yaşlandırmaya değiyor mu emin değilim. Ama bildiğim tek bir şey var, hızlandıkça yalnızlaşırsın ve o gemiden indiğinde başarını kutlayacak kimseyi bulamazsın. Sadece evrenin bize söylediği o acımasız yalanla baş başa kalırsın.
uzun süreli manipülasyon, aldatma veya tutarsız davranışlar yaşayan kişilerde sürekli tetikte olma hali gelişebilir. İnsan, yeni gelen her bilgiyi sorgular, her sessizlikte bir anlam arar, her gecikmeyi ihanet ihtimali olarak yorumlayabilir. Sorun sadece karşı tarafta değildir; zihnin güven sistemi sarsılmıştır.
Jung’un bakış açısından ise güven, sadece iki insan arasındaki bağ değildir. Güven, egonun dünya ile kurduğu görünmez sözleşmedir. O sözleşme bozulduğunda gölge büyür; kuşku, korku ve kontrol etme ihtiyacı artar.
Belki de bu yüzden en ağır işkencelerden biri fiziksel acı değil, insanı kendi sezgilerinden şüphe ettirmektir.