Beni birine bağırırken duyarsan, şunu bil ki bunu bir anda yapmadım ben. O noktaya gelene kadar defalarca anlattım sana, çok sabrettim, sustum, anlamanı bekledim. İnsan çoğu zaman sesini yükseltmeden önce kalbini yorar. Aynı şeyi yüz kere nazikçe söyleyip karşılığında duyulmamak, görülmemek ve ciddiye alınmamak insanı tüketir. Bağırmak her zaman öfkenin değil, bazen çaresizliğin sesidir. Çünkü bazı insanlar anlatılanı duymaz, sakinlikle söyleneni önemsemez. Oysa mesele sesin yüksekliği değil, verilen değerin karşılık bulmamasıdır. Kimse durduk yere duvarlara çarpmaz; insan en çok da sürekli görmezden gelindiğinde yorulur. Bu yüzden bir gün sesim yükselirse, ilk cümlemi değil son cümlemi duyduğunu hatırla. Çünkü o bağırışın arkasında, çoktan tükenmiş bir sabrın ve yüz kere gösterilmiş bir anlayışın izi vardır.
Her şeyi bulabilirsin; para, başarı, çevre, fırsat… Ama dişiliğini, zarafetini ve değerini koruyan kaliteli bir kadına kolay kolay sahip olamazsın. Çünkü böyle kadınlar ilgiye değil, karaktere bakar. Söze değil, tutarlılığa inanır. Her kapıyı açan anahtar bulunur ama bazı kapılar sadece gerçekten hak edenlere açılır. %5 erkek doğuştan iyi olduğunu bilir.😊
Bazı insanlar fırtınadan saklanır, bazıları ise fırtınanın içinden geçer. Gerçek gücü olanları oradan anlarsın; cehennemi görürler ama ruhlarını kaybetmeden geri dönerler.
“Yaş sadece bir sayıdır” derler ya, aslında mesele tam da budur. Takvimler yaşını büyütür ama ruhunun kaç yaşında olduğunu belirleyemez. Bazı insanlar yirmili yaşlarında yorulur, bazıları altmışında bile hayata çocuk gibi heyecanla bakar. Tenin yılların izini taşıyabilir, saçlarına aklar düşebilir ama hissedişlerinin bir yaşı yoktur. Bir şarkı duyarsın, yıllar önceki gibi kalbin hızlanır. Birini özlersin, zamanın hiçbir şey değiştirmediğini anlarsın. Bir hayal kurarsın, içindeki umut yeniden filizlenir. İnsan aslında yaş almaz, deneyim biriktirir. Çünkü ruh ne nüfus cüzdanına bakar ne de doğum tarihine. Sevmek, özlemek, heyecanlanmak, merak etmek ve yeniden başlamak yaşla ilgili değildir. Gerçek yaş, aynadaki sayı değil; hayata karşı taşıdığın heves, cesaret ve tutkudur. Ruhun canlıysa, kalbin hala hissedebiliyorsa, yaş sadece rakamlardan ibarettir.
İnsan ırkı hakkında yazmama rağmen, onlardan ne kadar uzaklaşırsam o kadar iyi hissediyorum. İki mil harika; iki bin mil muhteşemdir.
—Charles Bukowski
Düşman olduğumuzu düşündüğün için gerçekten şaşırıyorum. Alınma ama seni hiçbir zaman rakibim olarak görmedim. Çünkü rekabet, insanın kendine denk gördüğü kişilerle olur. Bu kibirden değil, sadece gerçeği olduğu gibi söylemekten ibaret. Hepimizin yürüdüğü yol, taşıdığı yük ve hayata bakışı farklı. Sen kendi seçtiğin yolda ilerliyorsun, ben kendi yolumda. Bu yüzden aramızda bir yarış olduğunu hiç düşünmedim. Saygıyla söylemek gerekirse; sen benim gibi olamazsın, ben de senin gibi olmak istemezdim. Çünkü insan başkasına dönüşerek değil, kendi karakterini koruyarak değer kazanır. Başkasının kollarının altında yaşamaktansa, kendi ışığında yürümek her zaman daha anlamlıdır. Bunu kişisel algılama, genel olarak iyi konuşurum ben…
İçindeki iyi insanı hiç öldürme. Merhametini ve vicdanını koru. Ama herkese sınırsız fedakarlık yapma. Hayat iyi niyetini ödüllendirmek zorunda değil. Gerektiğinde kesin sınır koy, “hayır” de ve kendini koru. İyilik her zaman güçtür, kendinden vazgeçmek değil.
Fazla ilgi bazen insanın ayarını bozar. Hak ettiğinden fazla değer gören bazıları, o değerin nereden geldiğini unutup kendini olduğundan büyük görmeye başlar. Bir süre sonra saygıyı kendi başarısı sanır, gösterilen sevgiyi de hakkı zanneder. Oysa onu yükselten şey kendi gücü değil, karşısındaki insanın iyi niyetidir. Sürekli pohpohlanan kişi zamanla gerçeklerle bağını kaybeder. Kendine yapılan fedakarlıkları görmez, ilgiyi mecburiyet gibi algılar. Sonra bir gün o ilgi çekildiğinde, aslında sahip olduğu şeyin karakter değil, kendisine verilen değer olduğunu fark eder. Bu yüzden herkese hak ettiğinden fazlasını vermemek gerekir. Çünkü ölçüsüz ilgi, bazı insanlara teşekkür etmeyi değil, kibirlenmeyi öğretir. Değer ver ama kendini değersizleştirecek kadar değil. Çünkü fazlası, insanın gözünü kör eder.
Bak hele bana, sana hayatın net bir raconunu anlatıyorum, kulağını bana iyi aç. Şimdi bu yalan dünyada dört dörtlük adam yok, hepimizin içinde bir arıza, kaportada bir çizik var elbet. Mevzu ne biliyor musun? Eğer sen kendi falsonu, kendi yamuğunu bilir de "Eyvallah kardeşim, ben buyum, kumaşım bu" dersen, işte o gün bitirim olursun. Sen kendi açığını kendi elinle masaya koydun mu, mahallenin o çenesi düşük, arkadan iş çeviren çakalları var ya... Hah, işte onların elindeki bütün kozu patlatmış olursun. Sen dik durup kusurunu sahiplenince, kimse gelip de sana o açığın üzerinden gider yapamaz, seni oradan vuramaz. Lafı ağızlarına tıkarsın, öylece kalırlar. Diyeceğim o ki; defosunu kabul eden adamı kimse madara edemez, raconu sen kesersin.
Vallahi günümüzde biriyle yakınlaşmak bile ayrı bir mesele oldu. Eskiden hoşlanıyorsan belli ederdin, şimdi edersen kaybeden sen oluyorsun. Mesaj atsan “çok hevesli”, ilgi göstersen “çok düşüyor üstüme” diyorlar. Millet duygusunu göstermek yerine rol kesiyor. Seviyor ama belli etmiyor, özlüyor ama yazmıyor, merak ediyor ama sormuyor. Çünkü umursamıyormuş gibi duran daha değerli sanılıyor. İlişkiler kalpten çok stratejiye döndü. Kim daha geç cevap verecek, kim daha soğuk duracak, kim daha az ilgi gösterecek derdi var. Halbuki insan sevdiğine sıcak davranır, değer verdiğini hissettirir. Ama bu devirde samimiyet zayıflık, oyun oynamak marifet sayılıyor. Sonra da herkes neden yalnız kaldığını düşünüyor. Çünkü kimse kendisi gibi davranmıyor.