@DIBMehmetGormez Muhterem Hocam,ilmin vakarı ve hakikatin ahlakı her zaman popülizmin gürültüsüne galip gelecektir.Bizler, bağlamından koparılmış sığ tartışmaların değil,hikmetle yoğrulmuş derin tefekkürünüzün ve usul merkeze alan duruşunuzun talebeleriyiz.Bu ufuk açıcı dersiniz için müteşekkiriz
Yıllardır şahsıma ve fikirlerime yönelik eleştiri, itham ve hatta hakarete varan söylemlere cevap vermemeyi bir ilke olarak benimsedim. Ancak bir konuşmamdan, bağlamından koparılarak alınan bir kesit üzerinden başlayan ve yer yer tekfire kadar varan bu süreç karşısında, meselenin hakikatini merak eden kardeşlerim için bir ders yapma ihtiyacı duydum.
Bu konuşma bir savunma ya da saldırı değil hakikati ortaya koyma, bir muhasebe yapma ve meseleyi birlikte müzakere etme çabasıdır.
Bağlamı ve bütünlüğü içinde halisane bir şekilde meseleyi anlamak isteyen kardeşlerimin dikkatine sunuyorum.
https://t.co/ZyOpgtblTv
İDE Uluslararası | Mâverâünnehir Yaz Seminerleri
Prof. Dr. Hasan Ayık hocamız, “Hanefi Dünyasında Selefîlik Sorunu” başlıklı konuşmasına, dini anlama ve yorumlamada aklın paranteze alınmasının doğurduğu metodolojik çıkmazlara dikkat çekerek başladı. Hocamız, aklın devreden çıkarıldığı bir dinî anlayışın lafız merkezli kalarak evrenselliğini yitireceğini, dini yalnızca belirli bir coğrafyaya (Hicaz bölgesi örf ve adetlerine) hapsedeceğini belirtti. Fârâbî’nin akıl nazariyesindeki “müstefad akıl” kavramına atıfta bulunarak, bu aklın “vahiyden yararlanabilen akıl” olduğunu; peygamberler dışındaki insanların vahiyden faydalanabilmesi için olayları kişi, zaman ve mekândan soyutlayıp kavramlaştırabilen bu akli düzeye ulaşmaları gerektiğini vurguladı. Aklın dışlandığı yerde ise geriye yalnızca duygu, dostluk, düşmanlık ve taraftarlık hisleriyle hareket eden ve toplumu bölen “vehim” (müvehhime yetisi) gücünün egemen olacağını ifade etti.
Hocamız, konuşmasının devamında tarihsel süreçteki zihnî kırılmaları iki ana dönem üzerinden analiz etti: Mihne ve Karşı Mihne dönemleri. Halife Me’mûn ile başlayan ve Kur’an’ın mahluk olup olmadığı tartışması üzerinden şekillenen birinci Mihne döneminde, Mu’tezile’nin resmi görüşü dayatmasıyla ulemanın büyük baskılar gördüğünü hatırlattı. Bu süreçte Ahmet bin Hanbel’in omurgalı duruşuna dikkat çeken hocamız, Halife Mütevekkil ile bu dönemin kapanmasının ardından felsefi literatürde ilk kez kendisinin kavramsallaştırdığı “Karşı Mihne” sürecinin başladığını belirtti. Karşı Mihne ile birlikte Hanbelî ve Selefî fikirlerin Abbasi Devleti’nin resmî ideolojisi haline geldiğini; tasavvufun dahi yavaş yavaş geri adım atarak asıl ilmi fıkıh ve hadise indirgemek zorunda kaldığını ifade etti. Bu durumun medreselerden akli ilimleri (kelam, felsefe) ve fen bilimlerini (fizik, astronomi, biyoloji) tasfiye ettiğini; anlama yöntemi yerine ezberci yöntemin ikame edildiğini ve bunun da İslam dünyasında ilmi kuruttuğunu derin bir esefle dile getirdi.
Bu çerçevede hocamız, hakikat kavramının teorik düzeyde istismarına karşı bir mantıkçı olarak kelime tahlillerinde bulundu. Arapça “hukka” (eklem yeri) kökünden türeyen “hak” kavramı üzerinden özgün bir metafor sunarak; bir fikrin, dünya görüşünün ya da mezhebin teorik olarak doğrudan “Hak” olamayacağını, ancak uygulandığı toplumsal zeminde adalet, merhamet ve mutluluk (saadet-i dareyn) üretebildiği ölçüde “hakkı tahakkuk ettirebileceğini” belirtti. İbn Teymiyye ile birlikte Selefîliğin “Tek Hak Mezhep” olarak konumlandırılmasının zımnen diğer tüm yorumları batıl kılan dışlayıcı bir zihniyete yol açtığını; bunun da günümüz dünyasındaki kolayca tekfir eden dışlayıcı Selefî marjinal yapıların düşünsel zeminini beslediğini vurguladı.
Hocamız, Hicaz fıkhının ve Arap örfünün tek mutlak kaynak olarak dayatılmasına karşı, İmam-ı Azam Ebû Hanîfe’nin geliştirdiği yerel örfü fıkıhta kaynak kabul etme girişimini bu çıkmaz sokağı yarmanın tarihî bir hamlesi olarak değerlendirdi. Ebû Hanîfe’nin keskin zekasıyla ortaya koyduğu “Hum ricalün ve nahnü rical” (Onlar adamsa biz de adamız / bizim de aklımız var) duruşunun, vahyin evrensel ahlaki ilkelerini yerel kültürlerin pratikleriyle buluşturma çabası olduğunu ifade etti. Ebû Hanîfe’nin inanç ve ameli birbirinden ayırarak günahkâr müminleri dışlamayan kuşatıcı yaklaşımını ve “bana kafir diyenlere ben kafir demem” şeklindeki engin hoşgörüsünü hatırlatarak; bu yaklaşımın, İslam’ı yeni kabul eden ve dini detaylara henüz vakıf olmayan topluluklara tanınan pedagojik bir mühlet ve merhamet alanı olduğunu belirtti.
TİBU Yaz Okulunda Prof. Dr. Heba Raouf Ezzat’ten “Şehir ve Umran” Üzerine Seminer
Heba Raouf Ezzat “Şehir ve Umran” ana teması çerçevesinde “Mekân Üzerine Ortak Düşünmek” başlıklı bir seminer verdi.
Mekânın yalnızca coğrafi bir koordinattan ibaret olmadığı; insan hafızasını, hissiyatını, aidiyetini ve bilincini inşa eden canlı bir cevher olduğu üzerinde duruldu.
İnsan, bazı mekânlarla deruni bir bağ kurar; hatıralarını, acılarını, sevinçlerini ve kimliğini o mekânlarda taşır. Fizikî olarak işgal edilse bile kalplerde yaşamaya devam eden Kudüs ve Filistin hafızası, mekânın insan ruhundaki yerinin en güçlü örneklerinden biri olarak ele alındı.
İnsan bilincini kuran iki temel sütunun “mekân” ve “zaman” olduğu ifade edildi. Hapishanelerin ve penceresiz hücrelerin insanı zihnen çökertmesinin sebebi de insanın bu iki kurucu boyuttan mahrum bırakılmasıdır. Mekân parçalandığında aidiyet, zaman parçalandığında ise insanın iç dengesi sarsılır.
Kahire’de doğup büyümenin kendisinde erken yaşta “ümmetin merkezinde olma” hissi oluşturduğunu ifade eden Ezzat, 1970 ve 1980’li yıllardaki İslami uyanış döneminin zihinlerde güçlü bir ümmet tasavvuru inşa ettiğini dile getirdi. O dönemde ümmet bilincinin ulus-devlet sınırlarından daha büyük ve daha kuşatıcı bir aidiyet olarak görüldüğünü ifade etti.
Avrupa’dan Amerika’ya, Afrika’dan Hicaz’a, Malezya’dan Hindistan’a kadar uzanan geniş seyahatlerinin teorik ümmet fikrini fiilî bir tecrübeye dönüştürdüğünü belirten Ezzat’a göre her coğrafya insan karakterini biçimlendirir. Mısırlıların mizahı, neşesi ve müsamahası; çöl ya da dağ kültüründen değil, Nil havzasının bereketinden beslenmektedir. Çünkü her mekân, kendi kültürünü ve insan tipini üretir.
Aidiyet meselesi üzerinde duran Ezzat, “Mekân değiştiğinde aidiyet de değişir mi?” sorusunu merkeze aldı. Çeşitliliğin bir zafiyet değil; medeniyetleri zenginleştiren bir rahmet olduğunu ifade ederek İslam tarihinin farklılıklarla birlikte yaşama tecrübesi üzerine kurulduğunu hatırlattı. Sokak, mahalle ve ev gibi her mikro mekânın kendine has bir fıkhı ve ahlakı bulunduğunu; İslam düşüncesindeki içtihat çeşitliliğinin de büyük ölçüde bu mekânsal zenginlikten beslendiğini dile getirdi.
Peygamber efendimizin mekân ile kurduğu ilişki üzerinde de duruldu. Hira’daki inziva tecrübesi, Uhud dağı hakkında söylediği “Uhud bizi sever, biz de Uhud’u severiz” sözü ve hicret sonrasında Medine ile kurduğu vefa bağı; İslam’da mekânın yalnız fizikî değil, aynı zamanda manevi bir anlam taşıdığını gösteren örnekler olarak ele alındı.
Medine’nin yalnızca bir şehir değil; hukuk, aidiyet, ahlak ve birlikte yaşama kültürü inşa eden bir medeniyet modeli olduğu ifade edildi. Evs, Hazreç, Yahudiler ve Muhacirleri aynı toplumsal sözleşme etrafında buluşturan Medine’nin, İslam umranının en güçlü örneği olduğu vurgulandı. Ancak bugün yirmi milyonluk metropollerde bu ruhun nasıl yeniden kurulacağı sorusunun çağımızın en büyük meydan okumalarından biri olduğu belirtildi.
Ayrıca Farabi’nin “Erdemli Şehir” anlayışı ile Ibn Haldun’un şehir ve asabiyet teorileri üzerinde duruldu. Şehirlerin yalnızca binalardan değil; onları inşa eden niyet, ahlak ve medeniyet tasavvurundan meydana geldiği ifade edildi. Eğer bir şehir yalnızca piyasa ve tüketim mantığıyla kurulursa, o şehirden hakiki bir umran doğmayacağı vurgulandı.
Seminerin hitamında bugün üzerinde yaşadığımız İstanbul’un da yalnızca fizikî bir şehir değil; derin bir medeniyet hafızası olduğu hatırlatılarak, elimizdeki mirası daha şuurlu, daha estetik ve daha hikmetli bir umran tasavvuruyla yeniden okumamız gerektiği ifade edildi.
İDE Akademi | Meselere Felsefe ile Bakmak
Düşüncenin Ufukları ve
Paradigma Dönüşümü: Prof. Dr. Celal Türer’in Dönem Sonu Ders Hülasası
Mütefekkir Programı'nın bu son dersinde Prof. Dr. Celal Türer, 14 haftalık entelektüel serüveni kuşatıcı bir çerçeveye oturtmuştur. Dersin merkezinde, insan ile varlık arasındaki irtibatı kuran yegane yeti olan "düşünme" eylemi yer almıştır. Hocamız, düşünmenin salt epistemolojik bir süreç olmadığını; estetik, bilimsel ve dini düşünüş biçimlerinin her birinin büyük harfle "Düşünme" çatısı altında toplandığını vurgulamıştır. Zihnin bilinenden bilinmeyene hareketi olan klasik tanımın ötesine geçilerek, meselenin ontolojik boyutu Heidegger felsefesi ekseninde temellendirilmiştir.
Heidegger’in düşünce atlasından hareketle, düşünmenin dört temel vechi üzerinde durulmuştur. İlki, düşünmenin "varlığın çağrısına kulak vermek" olduğudur. Düşünmek, varlığın çobanlığını yapmak ve onu kelamın evinde korumaktır. İkinci olarak düşünme, varlık toprağına "saban vurmak" olarak nitelendirilmiştir. Ahmet İnam’ın yerinde tespitiyle, tazelenmeyen kavramların "kokacağı" gerçeğinden hareketle, düşünme toprağının daima sürülmesi ya da tazelenmesi gerektiği belirtilmiştir. Bu noktada William James’in "old-fogeyism" (eski kafalılık) kavramına atıf yapılarak, kavramlarını yenileyemeyen zihinlerin kavramlara hakim olamayacağı; ve böylece tarihin öznesi değil; nesnesi olacağı uyarısı yapılmıştır. Rorty’nin "alet çantası" metaforuyla birleştirilen bu yaklaşımda, kavramların hayatı daha iyi kılmak için birer araç olduğu ve bu araçlara hükmedemeyenlerin statükonun mahkumu kalacağı ifade edilmiştir. Üçüncü vecih, Almanca denken (düşünmek) ile danken (teşekkür etmek) arasındaki etimolojik bağ üzerinden kurulmuş; tefekkürün aslında varlığın hakkını teslim eden bir "teşekkür" eylemi olduğu belirtilmiştir. Son olarak düşünme, belirli bir zaman ve mekanda insanın kendi varoluş üslubunu inşa etmesi, kendine mekan açması olarak tanımlanmıştır. Esaretin Bedeli filmindeki John Brooks karakteri üzerinden verilen örnekle, insanın bu fani dünyada düşüncesi ve bıraktığı izlerle bir "virgül" koyarak varoluşuna zemin kazandırdığı vurgulanmıştır.
Düşünmenin esasen "Eleştirel Düşünce" (Critical Thought) olduğunu savunan Türer, eleştirinin kökenindeki "elemek" ve "karar vermek" manalarına dikkat çekerek Foucaultcu gelenekten mülhem "manipülasyon" tehlikesine değinmiş; devletin ve modern algı mekanizmalarının zihni nasıl kuşattığını anlatmıştır. Bu kuşatmayı yarma noktasında Necati Öner’in zihniyet analizi devreye sokulmuştur. İnanma ve olguya dayalı zihniyetlerin aksine "eleştirel zihniyetin" doğuştan gelmediği, sonradan kazanılan ve yöntemi fark etmeyi gerektiren bir tavır olduğu belirtilmiştir.
Tarihsel kırılma noktaları ele alınırken Descartes’ın skolastik zihniyete yönelttiği eleştiriler üzerinde durulmuştur. Descartes, tümdengelimin (deduction) yeni bir bilgi vermediğini savunarak modern yöntemin kapısını aralamıştır. Burada Aristoteles mantığının "tümeller" üzerinden kurduğu yapının, "tikeller" alanını ihmal etmesi tartışmaya açılmıştır. Aristoteles fiziğinin akli olarak tutarlı görünse de olgusal gerçeklikle örtüşmediği, bu makasın ancak Galileo ile birlikte varsayımların sınanması (hipotez) ve matematiğin devreye girmesiyle kapandığı vurgulanmıştır. Modern dönemde matematiğin mantıktan daha üstün bir araç olarak kabul edilmesinin sebebi, onun tikeller alanını yansıtma ve gerçekliği dönüştürme kapasitesi olduğuna dikkat çeken Türer, matematiğin bile tıkandığı noktalar olduğunu, Newton mekaniğinin kuantum alanında yetersiz kalması ve İnterstellar filminde tasvir edilen çok boyutlu zaman algısı gibi örneklerle açıklamıştır.
İDE Akademi | Meselelere Felsefe ile Bakmak
Ruh ve Beden: Varlığın Bağlantısallığı ve Zihin Teorileri
Prof. Dr. Celal Türer’in bu haftaki dersi, her entelektüel yolculuğun başlangıcının bilgi ve düşünmedeki dinamizmi kavramaktan geçtiğini vurgulayan derinlikli bir keşif yolculuğuydu. Zira bilgi ve düşünme süreci statik değil, aksine insanı yeni ufuklara taşıyan canlı bir ritme sahiptir. Bu noktada rasyonalite kavramı, tekil bir kalıptan çıkarak farklı rasyonalite biçimlerini aramayı ve alternatifleri görmeyi gerektiren bir felsefi tutuma dönüşür. Fikirlerin ancak hayatın pratik zemininde yer bulduğunda değer kazandığını ve tahkik aşamasına ulaştığını belirten hocamız, ilişkisellik çağında ruh ve beden meselesinin hâlâ çözüm bekleyen bir muamma olarak karşımızda durduğunu ifade etti.
Erol Göka’nın felsefenin bedene mi yoksa ruha mı dayanması gerektiği yönündeki sorgulamalarından, Medaim Yanık ve Recep Şentürk arasındaki modern psikoloji ile klasik nefs teorisi çatışmasına kadar geniş bir tartışma alanı sunan hocamız, antik Yunan düşüncesinde ruh-beden meselesinin başlangıçta ölümsüzlük ve ölüm sonrası varoluş ihtiyacından doğduğunu belirtti. Pythagoras ve Empedokles’in ruh göçü inancına karşın, Anaksagoras zihinsel yönü temsil eden “nous” kavramına odaklanmıştır. Bu süreçte Platon’un üç parçalı ruh anlayışında akıl, arzu ve öfke güçlerini dengeleyen bir yapı ortaya konmuş; Devlet diyaloğunda yer alan siyah ve beyaz atlı savaş arabası metaforuyla akıl bu iki gücü dizginleyen bir süvari olarak tasvir edilmiştir ve bu yaklaşım felsefe tarihini derinden etkilemiştir.
Aristo ise ruh ve bedeni birbirinden ayrılamaz bir bütün olarak görerek ruhu bedenin bir aktüalitesi şeklinde tanımlamış ve töz anlayışını bu birliktelik üzerine kurarak felsefede realist bir dönüşüm yaratmıştır. Epikür’ün atomcu ve materyalist ruh anlayışına karşılık, Plotinus’un sudur teorisiyle ruhun önceliğini savunması tüm Orta Çağ düşüncesini şekillendirmiş ve İslam filozofları üzerinde kalıcı izler bırakmıştır.
Kindî’nin nefsi ilahî bir nur olarak görmesi, İhvân-ı Safâ’nın ölümün sadece beden için olduğunu savunması, İbn Miskeveyh’in ruhu ahlaki yetkinlikle ilişkilendirmesi ve Fârâbî ile İbn Sînâ’nın nefsin ölümsüzlüğünü faal akıl ve nurani bir cevher olma niteliğiyle açıklamaları bu geleneğin zirve noktalarıdır.
Modern dönemde Dekart’ın ruh ve bedeni iki ayrı töz olarak keskin bir şekilde ayırması, bugün hâlâ tartışılan psikosomatik problemlerin temelini atmış; Kant ise bu dengeyi transandantal benlik üzerinden yeniden kurgulamıştır. Günümüz felsefesinde artık klasik ruh kavramından ziyade, daima bir şeye ait olan “consciousness”, yani bilinç kavramının öne çıktığını belirten hocamız, zihnin pasif bir makine değil; aksine Embodied Mind (zihnin bedensel yapıyla bağlılığı), Embedded Mind (zihnin fiziksel ve sosyal çevreye gömülü olması), Enactive Mind (zihnin eylem yoluyla dünyayı inşa etmesi) ve Extended Mind (zihnin araçlar ve çevreyle kafatasının dışına uzanması) olarak tanımlanan 4E teorisi çerçevesinde dinamik bir süreç olduğunu vurguladı. Bu bağlamda, Richard Swinburne’ün “Are We Souls or Bodies?” sorusu ekseninde varlığın mahiyeti yeniden tartışıldı. William James’in bağlantısallık vurgusu ve Alice’s Adventures in Wonderland metaforuyla özne merkezli bakışın yerini ağ yapısındaki ilişkilere bıraktığı bu yeni dünyada, bizler eşyanın kendisini değil, aslında kurduğumuz ilişkileri biliriz. Türker Kılıç’ın zekânın tüm varlığa yayıldığı yönündeki yaklaşımları ile İbnü’l-Arabî’nin âlemi göstergeler ve sıfatların tezahürü olarak görmesi arasındaki paralelliğe dikkat çeken hocamız, insanın bu bilgi ağında varlık kodunu bulması gerektiğini ifade etti.
Antroposantrik bakış açısından kurtulmanın önemine değinilen derste, ahlakın kökeninin hayatta kalma ve birlikte yaşama tecrübesine dayandığı ve makuliyetin ancak farklı fikirlere ahlaki bir zemin açmakla mümkün olacağı belirtilerek ders şu tespitle tamamlandı: Dünya tek boyutlu bir yer değil, tüm varlığı birbirine bağlayan devasa bir ilişkiler ağıdır; bu bağlamda ruh-beden ilişkisi de indirgenebilir bir birlik ya da kesin bir ayrım olarak çözümlenmekten ziyade, felsefe tarihinde bir antinomi olarak varlığını sürdürmeye devam etmektedir.
İDE Akademi | Meselelere Felsefe ile Bakmak
Özgürlük ve Zorunluluk: Varlığın Otonomisi ve Sorumluluk
Prof. Dr. Celal Türer’in bu haftaki dersi, insan zihnini ve yaşamını meşgul eden en karmaşık "antinomi"lerden biri olan özgürlük ve determinizm meselesine odaklanan derinlikli bir keşif yolculuğuydu. Hocamız, dersin başlangıcında özgürlüğün sadece kitaplarda kalan soyut bir kavram olmadığını, doğrudan insanın "varoluşu" ve sorumluluğuyla ilgili olduğunu vurguladı. Evrendeki her şey önceden belirlenmiş ve kaçınılmaz bir yasaya göre hareket etseydi, ahlak, ceza ve ödül gibi kavramların bir anlamı kalmazdı. Bu nedenle felsefe, şu can alıcı sorudan hareket etti: Bizler gerçekten karar verici özneler miyiz, yoksa devasa bir kozmik makinenin küçük birer dişlisi miyiz? Bu çerçevede, üç farklı felsefi ekolün perspektifi mercek altına alındı:
• Sert Determinizm: Her olayın önceden belirlenmiş fiziksel veya metafiziksel bir nedeni olduğunu ve özgürlüğün sadece bir illüzyondan ibaret olduğunu savundu.
• Libertaryanizm: İrade özgürlüğünü mutlak bir şekilde müdafaa ederek, insanın neden-sonuç zincirinin dışına çıkarak karar verebileceğini ileri sürdü.
• Yumuşak Determinizm (Bağdaşımcılık): Spinoza’nın başını çektiği bu yaklaşım, özgürlüğü doğa yasalarını bozmakta değil, bu yasaları akılla kavramakta ve bu evrensel sürece iradi olarak katılmakta buldu. Spinoza’nın Natura Naturans (Yaratan Doğa) ve Natura Naturata (Yaratılan Doğa) ayrımı, özgürlüğün zorunluluğun bilgisine dayandığını göstererek Deleuze, Derrida ve Marx gibi düşünürler üzerinde de derin izler bıraktı.
Tarihsel diyalektik içerisinde Hegel’in modern düşüncedeki zirvesine temas edildi. Hegel’e göre özgürlük, sadece iki seçenek arasında bir tercih değil, tarihsel ve diyalektik bir süreçti. Hocamız, Hegel’in "Tanrı’yı tarihin içine indirdiğini" belirterek, özgürlüğü kendi bilincine varan ve kendini gerçekleştiren "Ruh" (Geist) olarak tanımladı. Tez ve antitezden senteze giden bu yolculukta devlet, sanat ve din, insanın "vehim olan özgürlükten" "akli olan özgürlüğe" ulaştığı zeminler olarak sunuldu. Ancak hocamız, modern toplumda bireyin kendini gerçekleştirme yollarının teknolojik ve sosyal sistemlerle daralması üzerine eleştirel bir soru sordu.
Dersin teolojik boyutunda, "Tanrı’nın mutlak kudreti" ile "insan özgürlüğü" arasındaki gerilim incelendi. Muhammed İkbal’in, Tanrı’nın insanı "sorumlu" kılmak adına kendi kudret alanından bir mesafe açtığı (kendini sınırladığı) yönündeki görüşü tartışıldı. Ayrıca Musa Carullah Bigiyef’in "Rahmet-i İlahiye" düşüncesi üzerinden, sınırlı bir hayat için öngörülen sonsuz ceza mantığı sorgulanarak; özgürlük, adalet ve rahmetin aynı potada nasıl eridiği gösterildi.
Hannah Arendt’in perspektifiyle özgürlük ve hak ilişkisi de analiz edildi. Arendt’in hakları "ontolojik" bir temel olarak görmesi, ancak özgürlüğü kamusal alandaki "eylem" (Action) ve mücadeleye bağlaması dersin önemli bir başlığıydı. "Kötülüğün Sıradanlığı" örneği üzerinden, aklını ve özgürlüğünü emirlere teslim eden insanın nasıl ruhsuz bir savaş aracına dönüştüğü hatırlatıldı; eleştirel düşüncenin yasaklandığı dini veya siyasi yapıların insanlığı öldürdüğü vurgulandı.
Sonuç olarak ders; bilim, felsefe, sanat ve dinin özgürleştirici gücünü ele alarak tamamlandı. Dinî düşüncenin bağnazlığa düşmemesi için içtihat ve özgürlük alanını genişletmesi gerektiği belirtildi. Son 40 yılda kadınların sosyal ve dini statüsündeki değişimler bu özgürlük mücadelesinin bir meyvesi olarak sunuldu. Modern devletin korkunç bir "Leviathan" değil, sivil toplumla denetlenen bir "hizmetkar devlet" olması gerektiği ifade edildi. Nihai tahlilde dersin özeti şuydu: İnsan "özgürlüğe mahkûmdur" ve bu özgürlük ancak akıl, mücadele ve sınırların tanınmasıyla inşa edilebilirdi.
İDE Akademi | Meselelere Felsefe ile Bakmak
Akıl, Akıl Dışılık ve Empirizmin Doğuşu
Prof. Dr. Celal Türer, bu haftaki dersine aklın mahiyeti ve sınırları üzerine derinlikli bir analizle başlayarak, geçen haftaki “akıl” tartışmalarını bir üst seviyeye taşıdı. Hocamız, aklın tarih boyunca statik bir yapı sergilemediğini, aksine tefekkür, teemmül ve tefakkuh gibi farklı tezahürlerle çeşitlendiğini belirtti. Dersin ilk temel izleği, aklın kendi dışındakini tanımlama çabası, yani “Akıl Dışılık” (Irrationality) kavramıydı. Türer’e göre akıl, ancak kendi sınırlarını çizdiğinde neyin akıl dışı olduğunu idrak edebilir. Bu bağlamda akıl ve akıl dışı arasındaki ilişkiyi üç perspektifte ele aldı: Karşıtlık ilişkisi, indirgemeci (Reductionism) ilişki ve birbirini tamamlayan bütünsel ilişki.
İnsanın rasyonel bir varlık olduğu yönündeki klasik kabulleri sorgulayan hocamız, Dan Ariely’nin “Akıldışı Ama Öngörülebilir” (Predictably Irrational) adlı eserinden hareketle, insan kararlarının her zaman mantıksal bir süzgeçten geçmediğini örnekledi. Ariely’nin deneysel psikoloji ve davranışsal iktisat temelli verileri üzerinden, insanın “Görecelilik” (Relativity) ilkesine göre hareket ettiğini, nesneleri mutlak değerleriyle değil, çevresindeki seçeneklerle kıyaslayarak algıladığını vurguladı. Özellikle “Çıpalama” (Anchoring) etkisiyle, zihnimizin ilk karşılaştığı bilgiyi bir referans noktası kabul ederek sonraki tüm yargılarını buna göre şekillendirdiğini ifade etti. Ayrıca, “Bedava” (Free) kavramının rasyonel bir maliyet hesabından ziyade duygusal bir tepki doğurduğunu ve sosyal normlar ile piyasa normları arasındaki çatışmanın insan ilişkilerinin doğasını nasıl dönüştürdüğünü felsefi bir dille analiz etti.
Dersin ikinci ve ana bölümünde ise epistemoloji tarihinin en güçlü damarlarından biri olan Empirizm (Deneyimcilik) ekolüne geçiş yapıldı. Hocamız, bu ekolün kökenlerini Antik Yunan’daki Empeiria kavramından başlatarak, bilginin tek kaynağının duyum ve deneyim olduğunu savunan bu gelinişin üç evresini (Antik, Klasik ve Modern) özetledi. Bu noktada odak noktası, modern empirizmin kurucu babası kabul edilen John Locke ve onun abidevi eseri “İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme” (An Essay Concerning Human Understanding) oldu.
John Locke felsefesinin temel taşlarını şu başlıklar altında detaylandırdı:
1. Doğuştan Gelen Fikirlerin Reddi: Locke, rasyonalistlerin iddia ettiği “doğuştan gelen fikirler” (Innate Ideas) teorisine şiddetle karşı çıkar. Ona göre, eğer mantık ilkeleri veya Tanrı fikri doğuştan olsaydı, çocukların veya zihinsel engelli bireylerin de bunlara vakıf olması gerekirdi. Oysa bilgi, sonradan kazanılan bir süreçtir.
2. Tabula Rasa (Boş Levha): Locke’a göre insan zihni doğuşta üzerine hiçbir şey yazılmamış bembeyaz bir kâğıt veya boş bir levha gibidir. Zihin, tüm içeriğini ve “malzemesini” deneyim yoluyla elde eder.
3. Duyum ve Düşünüm (Sensation & Reflection): Locke bilgiyi iki kaynağa ayırır. Dış dünyadan gelen veriler “Duyum” (Sensation) yoluyla alınırken, zihnin bu veriler üzerinde yaptığı işlemler (hatırlama, kıyaslama, inanma) “Düşünüm” (Reflection) olarak adlandırılır.
4. Birinci ve İkinci Nitelikler: Locke, nesnelerin kendisinde bulunan ve onlardan ayrılamayan özellikleri (şekil, hareket, sayı gibi birinci nitelikler) ile sadece zihnimizde algılanan özellikleri (renk, koku, tat gibi ikinci nitelikler) birbirinden ayırır. Bu ayrım, bilginin nesnelliği ve öznelliği tartışmasında kilit bir rol oynar.
Locke’un ardından kısaca George Berkeley’in “Varlık algılanmaktır” (Esse est percipi) idealizmine ve David Hume’un nedensellik eleştirisine değinen hocamız, empiristlerin “Doğruluk” (Truth) anlayışının, rasyonalistlerin aksine “Uygunluk” değil, zihinsel verilerin kendi içindeki tutarlılığı (Coherence) üzerinden şekillendiğini belirtti.
Sonuç olarak hocamız, bilginin sadece gökyüzünden (akıldan) inmediğini, yeryüzünden (deneyimden) beslendiğini vurgulayarak, Immanuel Kant’ın bu iki kutbu nasıl sentezleyeceğine dair ipuçları vererek dersi tamamladı. Bilgi, hem dış dünyanın verilerine hem de bu verileri işleyen bir zihinsel yapıya muhtaçtır.
İDE Akademi | Meselelere Felsefe ile Bakmak
Gayelilik ve Mekanizm Antinomisi
Prof. Dr. Celal Türer, bu haftaki dersinde insan doğasının ve varoluşun en temel gerilim hatlarından biri olan Gayelilik (Teleology) ve Mekanizm (Mechanism) antinomisini merkeze alarak, bu iki kavramın tarihsel süreçteki çatışmasını ve modern dünyadaki izdüşümlerini derinlemesine analiz etti. Hocamız, dersin başında beşerî zihnin dünyayı anlamlandırırken daima iki soru arasında gidip geldiğini vurguladı: “Niçin?” ve “Nasıl?”. “Niçin” sorusu bizi bir amaca, bir hikmete ve dolayısıyla metafizik bir zemine götürürken; “Nasıl” sorusu bizi işleyişe, sürece ve sebep-sonuç ilişkisine (Cause and Effect) yöneltir. Tarihsel perspektifte, yaklaşık 1700-1800 yıl boyunca “Niçin” sorusunun “Nasıl” sorusunu tahakküm altına aldığını, ancak 15. yüzyıldan itibaren mekanizmin yükselişiyle bu dengenin tam tersine döndüğünü ifade etti.
Dersin en özgün ve can alıcı noktalarından birini, hocamızın Ebû’l İzz El-Cezerî üzerinden kurduğu Sibernetik (Cybernetics) tartışması oluşturdu. Prof. Dr. Celal Türer, Cezerî’nin sadece basit makineler yapan bir mühendis değil, aslında canlı ve cansız arasındaki o keskin sınırı dehasıyla esneten bir düşünür olduğunu belirtti. Sibernetik, canlılardaki kontrol ve iletişim mekanizmalarının makinelere aktarılmasıyla ilgilenir. Hocamız, Cezerî’nin çalışmalarını “canlı ve cansızın bir gaye etrafında nasıl birlikte çalışabileceğini anlama çabası” olarak tanımladı. Günümüzün Cyborg ve Yapay Zekâ tartışmalarına atıfla; eğer bir makineye hafıza ve algoritmik çıkarım gücü (istidlal) yüklenebilse, içgüdü ve irade gibi canlılığı kuran temel unsurlar bu mekanizmaya dahil edilebilir mi meselesi, Cezerî’nin 12. yüzyıldaki otomat tasarımı felsefesini hatırlatmaktadır. Cezerî, canlılığın dışsal formunu ve işleyiş mantığını (fonksiyonelliğini) mekanize ederek, “makineye ne kadar hayat üflenebilir?” sorusunun ilk fiziksel deneylerini yapmıştır. Bu noktada Cezerî’nin makineleri, pozitif bilimlerin dünyayı cansız kabul eden indirgemeci yaklaşımına karşın, varlığın her zerresinin bir zikir ve gaye içinde olduğu görüşüne sahip kadim İslam metafiziğinin teknik birer tezahürü gibidir. Cezerî aslında canlılığın mekanik olarak taklit edilebileceğini kanıtlayarak, bugün cyborg dediğimiz “insan-makine” birleşiminin teknik ve felsefi zeminini hazırlamıştır.
Tarihsel süreçte bu antinomiyi derinleştiren filozofları ele alan Türer, meseleyi Aristoteles’e dayandırdı. Aristoteles, varoluşa bir teleoloji (gayelilik) getirmiş ve her varlığın kendi içinde bir ereğe doğru hareket ettiğini savunmuştur. Ancak modernite ile birlikte bu durum kökten sarsılmıştır. Francis Bacon ve René Descartes, bilimin gelişebilmesi için doğanın metafizik yüklerden yani gayelerden arındırılması gerektiğini savunmuşlardır. Özellikle Spinoza, evrendeki işleyişin bir üçgenin iç açılarının toplamı gibi zorunlu bir nedensellik içinde aktığını, buna dışarıdan bir gaye atfetmenin zihinsel bir yük olduğunu ifade etmiştir. Hocamız, bu noktada Charles Sanders Peirce’ın “Araştırmanın önünü tıkama” (Don′t block the inquiry) uyarısını hatırlatarak, gayelilik adına yapılan metafiziksel dayatmaların bazen bilimsel merakı felç edebileceğine dikkat çekti.
Dersin ağırlık merkezini oluşturan bir diğer isim ise Immanuel Kant oldu. Kant, “Nasıl ahlaklı olmalıyım?” ve “Nasıl bilmeliyim?” sorularıyla “Niçin”den “Nasıl”a bir yönelim başlatarak felsefede bir Kopernik devrimi yapmıştır. Kant’a göre doğaya nesnel bir gaye yüklemek çelişkilere (antinomiye) yol açar; bu nedenle gayelilik ancak öznel bir ilke olarak insan zihninde yer bulabilir. Bu düşünsel zemin, Charles Darwin ile biyolojik bir dönüşüme uğramıştır. Darwin, “Göz görmek için yaratılmıştır” şeklindeki klasik teleolojiyi sarsarak; görmeye yarayan yapıların, seçilim ve adaptasyon süreçleri sonunda kalıcı olduğunu kanıtlamıştır. Böylece yüce gayeler yerini lokal ve sistemsel işlevlere bırakmıştır. John Dewey de bu süreci “Gerekçenin arkaya konulması” olarak yorumlamış, doğadaki güzelliği (çiçeklerin rengi gibi) Tanrısal bir estetik gayeden ziyade, türün devamı için bir mekanizma olarak okumuştur.
Hocamız, modern düşüncenin bir diğer kutbu olarak Michel Foucault’ya değindi. Foucault, tarihi ve doğayı zorunlu bir amaca doğru giden bir süreç olarak görmenin tehlikelerine işaret eder. Onun için tarih zorunlu bir gaye değil, kırılmalar, olasılıklar ve iktidar-bilgi ağlarının bir sonucudur. Mekanizmi eleştirirken, yerine çok merkezli ve dağınık bir açıklama modeli önerir. Yine bu bağlamda Robert Wiener ve günümüzün “Doğallaştırılmış Teleoloji” (Naturalized Teleology) kavramları üzerinden, organizmaların ne tamamen makine ne de tamamen bilinçli birer amaç güdücü olduğunu, kendi dengesini koruyan (Homeostasis) sistemler olduğunu ifade etti.
Dersin sonuç bölümünde Prof. Dr. Celal Türer, İslam dünyasının bilimsel durgunluğunu bu antinomi üzerinden analiz etti. 12. yüzyıla kadar Müslümanların astronomi ve tıp (kan dolaşımının keşfi gibi) alanlarındaki muazzam başarılarının sırrı, nedensellik ile Tanrısal irade arasında bir uyumsuzluk görmemeleriydi. Ancak ne zaman ki “Nasıl” sorusu terk edilip sadece “Niçin” (Hikmet) sorusuna sığınıldı, o zaman üretim durdu. Hocamız, İhsan Fazlıoğlu’nun vurgusuna katılarak; “Niçin”i söyleyen birinin eğer “Nasıl”ı (ahlakın nasılı, birliğin nasılı, bilimin nasılı) söyleyemiyorsa dikkate alınmaması gerektiğini belirtti.
Netice itibarıyla; büyük medeniyetler tümel iddialarla başlasa da ancak tikeller alanına (yani nasıl’a) inebildikleri ölçüde kalıcı olurlar. İslam düşüncesi bugün yapay zekâ, adaletsizlik ve teknoloji gibi “Nasıl”a dair sorunlara, kendi metafizik derinliğini kaybetmeden, ancak mekanizmin dilini de ıskalamadan cevap vermek zorundadır. Teorinin (Niçin) pratiğe (Nasıl) galip geldiği bir dünyada aksiyon mümkün değildir. Gerçek hakikat arayışı, Newton’un elmanın düşüşündeki “Nasıl”ı bulması gibi, hikmet ile tekniği aynı potada eritebilen bir “Bütüncül Yaklaşım”dan geçmektedir.
İDE Akademi | Meselelere Felsefe ile Bakmak
Apriori ve Aposteriori: Zihnin İmkân ve Sınırları
Prof. Dr. Celal Türer, bu haftaki müzakeremizde epistemolojinin omurgasını teşkil eden apriori ve aposteriori kavramlarını, bilincin nesneyle kurduğu ontolojik bağlamda yeniden yapılandırdı. Dersin girizgâhında hocamız, zihnin eşyaya yönelirken sahip olduğu müktesebatın mahiyetini sorgulayarak, bilgiyi sadece bir “sonuç” değil, bizzat “oluş” süreci olarak tanımladı. Yaygın akademik hatanın aksine, apriorinin zihne önceden yüklenmiş hazır veri paketleri (Innate Ideas) olmadığını, aksine tecrübenin kaotik akışını anlamlı bir kozmosa dönüştüren lüzumlu bir “idrak zemini” olduğunu vurguladı. Bu bağlamda, Descartes’ın rasyonalist kesinlik arayışı ile Platon’un idealar dünyasından devşirdiği hatırlama (anamnesis) kuramı arasındaki ince çizgi, hocamızın analiziyle daha sarih bir hale geldi: Apriori, zamanın ötesinde bir veriliş değil, mantıksal bir zorunluluktur.
Dersin ağırlık merkezini oluşturan Immanuel Kant felsefesi, tecrübenin sınırlarını aşan ama tecrübesiz de var olamayan bir zihin mimarisi olarak sunuldu. Kant’ın “Sentetik Apriori” kavramsallaştırması üzerinden giden Türer, deneyin tekil verilerinin hiçbir zaman evrensel bir yasaya dönüşemeyeceğini, zira tümevarımın ontolojik bir süreklilik arz etmediğini ifade etti. Burada hocamızın kullandığı “mantıki öncelik” tabiri, zihnin tecrübe karşısındaki pasif bekleyişini değil, ona form veren kurucu iradesini temsil eder. Zaman ve mekânın birer nesne değil, öznenin dünyayı görme biçimi (form) olması, tecrübenin dağınıklığını bir düzene sokar. Ancak bu düzen, hocamızın da belirttiği üzere, zihni bir otomat haline getiren bir yazılım (software) değildir; aksine özgürlüğün ve anlamlandırmanın ilk şartıdır.
Tarihsel diyalektik içerisinde Aristoteles’in “kuvve ve fiil” (Potentiality & Actuality) kuramının uygunluğunu savunan Türer, zihnin potansiyel güçlerinin ancak aposteriori bir uyaranla aktüel hale gelebileceğini belirtti. Bu yaklaşım, rasyonalizmin dogmatik katılığını kıran bir “imkân felsefesi” olarak derse yön verdi. Leibniz’in sentez çabalarına karşın John Locke’un “tabula rasa” (boş levha) itirazı, bilginin semavi bir lütuf olmaktan ziyade yeryüzünde, tozun ve toprağın içinde inşa edilen bir süreç olduğunu hatırlattı. Hocamız, İslam düşünce geleneğindeki “fıtrat” kavramını bu tartışmaya dâhil ederek, İbn Teymiyye’nin fıtratı bir içerik değil, bir istidat (yönelim) olarak tanımlamasını güncel epistemolojiyle ilişkilendirdi. İnsanın fıtratı, belirlenmiş bir kader değil, tecrübe ile işlenmeyi bekleyen ham bir cevherdir.
Mantık kanunlarının bu antinomideki rolünü ele alan Prof. Dr. Celal Türer, mantığın eşyaya sınır çizmediğini, aksine zihnin kendi iç tutarlılığını koruyan bir “protokol” olduğunu savundu. Mantıksızlık, varlığın değil, zihnin o varlığı tasnif edememesinin bir tezahürüdür. Gadamer ve Habermas’ın iletişimsel eylem paradigmaları üzerinden geliştirilen “samimiyet” ve “öznelerarasılık” (Intersubjectivity) vurgusu, bilginin soğuk bir laboratuvar verisi olmaktan çıkıp insani bir “tanışıklığa” evrilmesini sağladı. Hocamız, apriorinin zihni bir şeye zorlamadığı için doğru kabul edildiği yönündeki paradoksal ama bir o kadar da derin tespitiyle, hakikatin baskıyla değil, apaçıklıkla (Self-evidence) kaim olduğunu gösterdi.
Matematik ve fizik yasalarının pragmatik değerini sorgulayan ders, Fuzzy Logic (Bulanık Mantık) ve olasılık hesapları üzerinden modern dünyanın belirsizliğine kapı araladı. Hayatın 1 ve 0 netliğinde bir dijital kod olmadığını, Jan Patočka’nın işaret ettiği gibi bir “sisler dünyası” olduğunu belirten Türer, hakikatin bu sisin içinden parlayan cüzi ışıklar olduğunu ifade etti. Bilimsel açıklamanın (Explanation) ötesine geçen felsefi anlama (Understanding), perdenin aralanması (Aletheia) ve keşfü’l-mahcup süreciyle eşleştirildi. Hocamız, Karl Popper’ın “yanlışlanabilirlik” (Falsifiability) ilkesini, zihnin kendi doğrularını kurban edebilme cesareti olarak betimleyerek, dogmatizmden kurtuluşun anahtarını bu metodolojik tevazuda buldu.
Dersin son safhasında, dinin ve akaidin apriorik temelleri ile fıkhın aposteriori dinamizmi arasındaki denge üzerinde duruldu. İnancın ferdi bir tecrübe (Subjective experience) olmasının ötesinde, toplumsal bir uzlaşı zeminine (Common good) nasıl taşınabileceği felsefi bir problem olarak tartışıldı. Türer, “Niçin” sorunu ile “Nasıl” sorusu arasındaki o ince çizgide, eğer Yad Luqman burada olsaydı akaid ve fıkıh ayrımının felsefi arka planını çok daha teknik bir şekilde izah edeceğini belirterek gıyabınızda size atıfta bulundu. Bu bağlamda, “Niçin” sorusunu soran metafiziksel şuurun, “Nasıl” sorusunu soran mekanik işleyişi (Cybernetics) dışlamaması gerektiğini, aksi takdirde düşüncenin ya köksüz bir aksiyon ya da eylemsiz bir melankoliye dönüşeceğini belirtti.
Nihai tahlilde Prof. Dr. Celal Türer, apriori ve aposteriori arasındaki gerilimin, insan varoluşunun soluk alıp vermesi gibi doğal bir ritim olduğunu ifade etti. Zihin, bu iki kutup arasında mekik dokuyarak dünyayı örer; ne tecrübenin hamlığına teslim olur ne de aklın soyut tiranlığına kapılır. Gerçek irfan, bu iki damarın birbirini beslediği bir “hayat sinerjisi” (Synergy) yaratabilmektedir. Hocamızın “Her yenilikte farklı bir çağrışımla gitmek” ilkesiyle özetlediği bu duruş, bilginin donmuş bir göl değil, her an yeni kıyılara vuran canlı bir nehir olduğunu bizlere bir kez daha derinden hissettirdi.
İDE Akademi | Meselelere Felsefe ile Bakmak
Metafizik Problemleri Fark Etmek
Prof. Dr. Celal Türer, bu haftaki dersine felsefi bir sorunun (Problematic) sadece teorik bir merak değil, insanın varoluşsal meselelerini rasyonel bir zemine taşıma çabası olduğunu belirterek başladı. Metafiziğin sabit bir içerikten ziyade, İlkçağdan günümüze ontoloji, teoloji ve epistemoloji ekseninde dönüşen dinamik bir disiplin olduğu vurgulandı. Dersin en özgün taraflarından birini, hocamızın “dilin kısıtlılığına” yaptığı vurgu oluşturdu. Bu noktada İslam düşüncesindeki “sükût” geleneğine atıfla, dile gelenin ötesindeki gerçekliğin mahiyeti sorgulandı. Her zamanki gibi öğrenci katılımının merkeze alındığı, diyalektik bir atmosferde geçen ders boyunca, felsefenin inancı daha insani ve rasyonel bir zemine (Principles) taşıma işlevi, katılımcıların aktif müzakereleriyle derinleştirildi.
Dersin sistematik iskeletini, metafizik problemlerin Bilgi, Varlık ve Doğa olmak üzere üç ana başlıkta tasnif edilmesi oluşturdu. Bilgi odaklı problemlerde; tümellerin (Universals) varlık statüsü ve zihinsel kategoriler aracılığıyla dünyayı nasıl inşa ettiğimiz tartışıldı. Varlık alanında ise töz (Substance) kavramı üzerinden, benliğin ve dünyanın sabit bir öz mü yoksa sürekli bir inşa süreci mi olduğu sorusuna cevap arandı. Hocamız, zihin ile nesne arasındaki ilişkinin mahiyetini sorgularken, anlamın nesnenin kendisinde hazır bulunmadığını, aksine öznenin kendi kavramsal derinliğiyle dünyayı biçimlendirdiğini belirtti.
Doğa araştırmalarından kaynaklanan problemler bölümünde ise determinizm, teleoloji ve mekanizm arasındaki metodolojik farklar üzerinde duruldu. Mekânın fiziksel bir uzamdan ziyade zihniyetle inşa edilen bir “kevni” süreç olduğu ifade edilirken, zamanın insan varoluşu bakımından mekândan daha trajik ve geri döndürülemez bir boyutta olduğu vurgulandı. Geçmişin pişmanlığı ve geleceğin bekleyişi arasındaki insanın, zaman karşısındaki güçsüzlüğü Heideggerci bir perspektifle analiz edildi. Prof. Dr. Celal Türer, felsefenin öğrenilen bir disiplinden ziyade bizzat icra edilen bir eylem olduğunu hatırlatarak dersi, tüm bu metafizik katmanların insanın hakikat arayışındaki temel taşları olduğu vurgusuyla nihayete erdirdi.
İDE Akademi | Meselelere Felsefe ile Bakmak
‘ANTİNOMİLERİ ÇÖZ/ÜMLE/ME YOLLARI VE HAKİKAT’
Prof. Dr. Celal Türer felsefi problemlerin yalnızca entelektüel bir ilgi alanı olarak görülmemesi gerektiğini, bu problemlerin temelinde varoluşsal meselelerin rasyonelleştirilmesi gayesinin yattığını vurgulayarak derse başladı. Hayatın ve evrenin tam düzenli olmadığını, içinde daima değişim ve ıstırap barındırdığını belirten hocamız, varlığın çok katmanlı ve hiyerarşik bir yapı arz ettiğini vurguladı. Bu bağlamda, felsefenin temel görevinin “karşıtlık” veya “çatışma” gibi görünen unsurları uzlaştırabilmek olduğunu, zira insan zihninin her şeyi birbiriyle alakalı görme eğiliminde olduğunu ifade etti. İnsan düşüncesinin sonsuzun bilinemezliği ile kendi sınırlılığı arasındaki gerilimde hakikati aradığını belirten Türer, bu arayışta ötekini anlamanın yolunun onun sınırına kadar gitmekten, hatta o sınırı ihlal etmekten geçtiğini dile getirdi. Bu noktada İbnü’l-Arabi’nin “İman, küfrü odağında görmek” sözüne atıf yaparak, insanın bu gerilimleri bir şuur haline dönüştürmesi gerektiğini vurguladı. Hayatın tek kutuplu değil çift kutuplu olduğunu, tıpkı Bayezid-i Bistami’nin “Kırk yıldır ben Rabbimle konuşuyorum” diyerek kurduğu o dikey iletişim gibi, insanın da kendi derdini anlatırken bu çift kutupluluğu fark etmesi gerektiğini belirtti.
Varlığın çok katmanlılığı “bir bardak su” metaforu üzerinden somutlaştırılarak; gündelik bilginin ona “su”, bilimsel bilginin “H2O”, dini bilginin “rızık/rahmet”, sanat bilgisinin “saflık”, felsefi bilginin “Arkhe” ve okült bilginin “büyü aracı” dediği anlatıldı. Bu durum, hakikatin tek bir gözlükle kavranamayacağını ve insanın bu karşıtlıkları çözümleyecek bir bilince (Consciousness) sahip olduğunu gösterir. İnsan varoluşunun doruk noktasını “insaniyet” olarak tanımlayan Türer, beşer doğup insan olmaya giden yolculuğun krizleri bir ritme kavuşturmakla ilgili olduğunu söyledi. Platon’un insanın başlangıçta dört kollu ve bacaklı olup sonradan bölünmesine dair mitolojik anlatısını kullanarak, insanın bölünmüş benliği (The Divided Self) ile ideal arasındaki birliği kurma zorunluluğuna dikkat çekti. Bu varoluşsal inşa sürecinde şuur, hem bilme hem de eylem olarak tanımlandı.
Dersin sistematik bölümünde ise düşüncenin karşılaştığı temel karşıtlıklar (Antinomies) olan realizm-idealizm, akıl-tecrübe ve determinizm-özgürlük gibi kavramlar ele alındı. Bu antinomileri çözme yollarından ilki olan “Taraf Tutma”, karşıt görüşlerden birini doğru kabul edip diğerini dışlarken, bu durumun arkasında yatan motivasyonun genellikle bireyin “mizacı” ve tek bir sisteme göre düşünme isteği olduğu belirtildi. İkinci yol olan “Uzlaştırma” (Eclecticism) ise karşıt görüşlerin doğrularını birleştirmeye çalışır; nitekim Platon’un Parmenides, Herakleitos, Sokrates ve Pisagor’un düşüncelerini kendi sisteminde sentezlemesi buna en büyük örnektir. Üçüncü yol olarak “Sonsuza İrca” (Reduction to Absolute), karşıtlıkları mutlak bir varlıkta eritir ki bu noktada Plotinus’un “Bir” anlayışı ve tasavvuftaki vahdet-i vücud felsefesi temel örnekler olarak sunuldu. Son olarak Immanuel Kant’ın “Transandantal Hakikat” (Transcendental) yaklaşımı üzerinde durularak, Kant’ın zihni Apriori kategorilerle donattığı, bilgiyi fenomenal alanla sınırlayıp ahlak ve dini numenal alana yerleştirerek dogmatizm ile şüphecilik arasında bir denge kurmaya çalıştığı ifade edildi. Ders, tüm bu felsefi çabaların aslında hakikati anlama sürecinin parçaları olduğu vurgusuyla tamamlandı.
İDE Akademi | Meselelere Felsefe ile Bakmak
Hakikat Arayışında Antinomileri Çözümleme Yolları ve Fenomenolojik Yaklaşımlar
Prof. Dr. Celal Türer, dersine insanın sonlu mevcudiyeti ile sonsuzluk arayışı arasındaki sınırda kalan bir varlık olduğunu ve bu durumun varoluşsal bir gerilim yarattığını belirterek başladı. Bu bağlamda felsefenin temel görevinin zihindeki çatışmaları yani Antinomies kavramını rasyonel bir zeminde çözümlemek olduğunu vurguladı ve hakikati Yunan düşüncesindeki Aletheia (örtünün kaldırılması) ve İslam geleneğindeki “Keşfü’l-Mahcub” kavramlarıyla ilişkilendirerek, hakikatin bilinebilirliği, taşıyıcısı ve mahiyeti üzerine üç temel soru formüle etti.
Hakikatin taşıyıcısı meselesinde Austin’in “ifadeler” vurgusuna ve İslam düşüncesindeki “Zann-ı Galip” ilkesine değinen hocamız, bu karmaşık süreci anlamlandırmak için on bir farklı yöntem önerdi. Bunlar mizaç odaklı “Taraf Tutma”dan başlayıp, Plato’nun Heraclitus, Parmenides, Socrates ve Pythagoras’ın düşüncelerini sentezlediği “Uzlaştırma” yöntemine, oradan da meselelerin mutlak bir kaynağa havale edildiği ve Plotinus ile Vahdet-i Vücud ekolünde görülen “Sonsuza İrca” yöntemine kadar uzanmaktadır. Özellikle Immanuel Kant’ın Transcendental (aşkınsal) yaklaşımıyla Leibniz’in rasyonalizmi ve David Hume’un ampirizmi arasında kurduğu dengeye dikkat çeken Türer, akıl ve varlık arasındaki ilişkiyi tersine çeviren Kantçı Kopernik devrimini anlattıktan sonra, Hegel’in “Tez-Antitez-Sentez” diyalektiğini ve bu metodun Karl Marx tarafından tersine çevrilen materyalist bir okumayla nasıl dönüştürüldüğünü izah etti. İkili hakikat yaklaşımında Dilthey ve Rickert’in manevi ilimler ayrımına vurgu yaparak, Edmund Husserl’in Intentionality (yönelmişlik) kavramı üzerinden özne-nesne ikiliğini aşan fenomenolojik metodunu ve pragmatizmin fayda odaklı hakikat anlayışını dersin merkezine yerleştirdi.
Hakikat arayışında karşılaşılan septisizm ve yeis durumlarını, Jean-Paul Sartre ve Albert Camus gibi ateist varoluşçuların “Tanrı öldü” imgesiyle temellendirdikleri bunalımlar üzerinden açıklayan hocamız, buna karşı mistisizmin aklın bittiği yerde başlayan bir “sıçrama” olduğunu, Tolstoy’un “İtiraflarım” ve Al-Ghazali’nin “El-Munkızu mine’d-Dalal” eserlerindeki içsel tecrübelerin aslında aklın yetersizliğini değil, aklın ötesindeki bir alanın varlığına işaret ettiğini belirtti. Dersin sonunda Türk düşünürü Hilmi Ziya Ülken’in “Varlık ve Oluş” eserindeki Dyad (ikili) kriterine ve Kierkegaard’ın “iman sıçraması” kavramına atıf yaparak, Şems-i Tebrizi ve Mevlâna arasındaki o muazzam potansiyelden aktüele geçiş sürecini, hakikatin ancak aşk ve teslimiyetle “yanma” sürecinde kemale ereceği tespitiyle özetledi
İDE Akademi | Meselelere Felsefe ile Bakmak
Akıl ve Rasyonalizm
Prof. Dr. Celal Türer bu dersinde, felsefe tarihinin en zorlu antinomilerinden biri olan rasyonalizm ve empirizm çatışmasını merkeze alarak, akıl kavramının tarihsel süreçte sabit bir güç değil, sürekli form değiştiren bir yapı olduğunu ortaya koymuştur. Rasyonalizmin her zaman “bir sıfır önde” başladığı algısına değinen Türer, Azra Erhat’ın “İşte İnsan” eserindeki çözümlemesine atıfla, aklın kökeninin hem bir güç hem de tanrısal bir doluluğu ifade eden Yunanca Menos kelimesine dayandığını; bu kavramın öğrenme ve matematiksel ölçü anlamındaki Mathes ve Metron ile doğrudan ilişkili olduğunu belirtmiştir. Akıl kavramının Aristo ve Anaksagoras’ta Nous, Platon’da Logos, Orta Çağ’da ise ölçü birimi olarak Ratio şeklinde tezahür ettiğini; modern dönemde ise Descartes ve Leibniz gibi düşünürlerle birlikte Reason ve Intellect kavramlarına evrildiğini ifade etmiştir.
Türer’e göre temel mesele, aklın durağan bir cevher (Substance) mi yoksa Kur’an-ı Kerim’de 46 yerde geçtiği üzere bir “fiil” (akletme) mi olduğudur; bu bağlamda akıl, varlıktan bağımsız bir kumanda merkezi değil, ancak “makul” olanla yani varlığın tezahürüyle anlam kazanan bir süreçtir. Rasyonalizmin, aklı metafizik bir alan olarak görüp A priori ilkelerle hem fiziği hem metafiziği kuşattığı iddiasına karşılık; John Locke gibi empiristlerin aklı bir Tabula Rasa (boş levha) olarak tanımladığını hatırlatan hocamız, Kant’ın eleştirel akılcılığıyla bu iki kutbu uzlaştırmaya çalışarak aklın sınırlarını belirleme çabasına dikkat çekmiştir. David Hume’un nedensellik eleştirisiyle Kant’ı “dogmatik uykusundan” uyandırdığını, sonrasında Hegel’in tarihsel aklı ve Marx’ın ise menfaati merkeze alan ekonomik akılcılığı geliştirdiğini; günümüzde ise algoritmalar üzerine kurulu hesaplayıcı, araçsal aklın (Instrumental Reason) başat hale geldiğini vurgulamıştır. Türer; Nietzsche ve Heidegger’in kutsanan akla yönelik radikal eleştirilerine değinerek, Heidegger’in “Düşünme, aklın düşünmenin en amansız düşmanı olduğunu anladığımızda başlar” uyarısını hatırlatmış ve aklın varlığı kontrol eden bir mekanizma değil, varlıkla birlikte ortaya çıkan bir keşif süreci olması gerektiğini savunmuştur.
İbn Sina ve Gazzali arasındaki “Tanrı’nın cüziyyatı bilmesi” tartışmasına da değinen hocamız, Gazzali’nin filozoflara yönelik sert eleştirilerinin aklı belli bir kalıba hapsetmesinden kaynaklandığını, oysa İbn Sina’da aklın, çokluk dünyasını Tanrı’nın birliğine bağlayan bir köprü olduğunu ifade etmiştir. Dersin sonunda Feyerabend, Bachelard ve Burhanettin Tatar gibi isimlere atıfla, hakikatin sadece donmuş tanımlarla değil, varlığın kendini açtığı Aletheia (hakikatin tezahürü) üzerinden aranması gerektiğini belirtmiştir. Farabi, Kindi ve diğer İslam filozoflarının çabalarının aklın sürekli yenilenmesi gerektiğini kanıtladığını söyleyen Türer; rasyonel olanın aslında inanç ve duygular gibi Irrational (akıldışı) bir zeminde yükseldiğini, bu zeminin fark edilmesiyle aklın ufkunun genişleyeceğini, nihayetinde Molla Sadra ve İkbal’in de işaret ettiği üzere vahiy, akıl ve deneyimin birbirini dışlamadan bir bütün olarak hakikate hizmet etmesi gerektiğini vurgulamıştır.
İslam Düşünce Enstitüsü olarak yayımına başladığımız “Nehri Yeniden Akıtmak” serimizin temel eseri olan “İslam Düşüncesinde Usûl ve Metodoloji”, ilim ve fikir dünyamızla buluştu.
Prof. Dr. Mehmet Görmez’in kaleme aldığı eser; Kur’an ve sünnet merkezli tefekkürün tarihsel ilerleyişini bir nehir metaforu ile ele alıyor. Aktığı her yeri mamur kılan, karşılaştığı her insanı ilahi hidayet ve rahmetle buluşturan bu nehir, tarihi akışı içinde iki büyük tehlike ile karşılaşmıştır: Biri nehrin parçalanması, ana gövdeden ayrılan kolların müstakil derelere ve çaylara dönüşmesidir. Diğeri ise bulanık suların bu tertemiz nehre sızarak onu bulandırması, saflığından ve temizliğinden uzaklaştırmasıdır. Daima nehri kendi mecrasında akıtmanın yegâne yolu usûl ve metodoloji olmuştur.
Kitap; dini, ahlaki, hukuki, içtimai ve siyasi boyutlarıyla “metodoloji meselesi”ni tarihsel oluşumu, kaynakları, temel teorileri, krizleri ve karakteristik dönüşümleriyle birlikte inceliyor. Klasik usûl geleneği ile çağdaş arayışlar arasında nasıl bir köprü kurulabileceğine dair güçlü bir perspektif ortaya koyuyor.
Eserin "Giriş" bölümünden dikkat çeken bazı başlıklar şunlar:
Çıkış Yolu: Nehri Yeniden Akıtmak
İslami İlimler Bugüne Ne Söyler?
Çoklu Akıl, Çok Anlamlılık ve Usûl
Farklı Anlamanın Beş Mertebesi
İlahi Vahyin Üç Beşeri Aracı
Çok Anlamlılığı Yönetme Tecrübeleri
Yeni Usûl Arayışları
Asıl, Usûl ve Metodoloji
Usûlün İlişkiler Ağı ve Kavramsal Çerçevesi
Kitabın asıl bölümleri, Şâfiî’den Şâtıbî’ye usûl tarihini tarihsel arka planlarıyla birlikte ele almaktadır.
“Dijital Çağda Hayâ Ahlakı” Okuyucularla Buluştu
Prof. Dr. Mehmet Görmez’in kaleme aldığı Dijital Çağda Hayâ Ahlakı: Beden Ülkesinde Gözün Darbesi adlı eser, İslam Düşünce Enstitüsü tarafından yayımlanarak okuyucularla buluştu. Günümüz dijital dünyasının insanın algı ve ahlak dünyasında meydana getirdiği dönüşümleri ele alan eser, çağımızın en önemli meselelerinden biri olan ekran kültürü ve ahlak ilişkisini İslam düşüncesi perspektifinden değerlendirmektedir.
Kitap, dijital çağın insanı yalnızca yeni araçlarla değil, aynı zamanda yeni bir idrak biçimiyle karşı karşıya bıraktığını vurgulamakta; ekranların hâkimiyetinde şekillenen yeni uygarlığın hakikatle kurduğumuz ilişkiyi nasıl dönüştürdüğünü tartışmaktadır. Bu bağlamda eser, görmenin hikmetten uzaklaşarak yalnızca bakmaya indirgenmesiyle ortaya çıkan ahlaki ve zihnî kırılmaları analiz etmektedir.
Çalışmada özellikle hayâ ahlakı merkeze alınmakta; örtünme, aile ve cinsiyet gibi konular dijital çağın ortaya çıkardığı yeni bağlam içerisinde yeniden ele alınmaktadır. Batı düşüncesindeki yaklaşımlar ile İslam ahlak düşüncesi karşılaştırmalı biçimde değerlendirilirken, Taha Abdurrahman’ın perspektifinden hareketle sahih bir medeniyet tasavvuru üzerine de önemli tespitler sunulmaktadır.
İslam Düşünce Enstitüsü tarafından yayımlanan eser, dijital çağın insanın kalbî ve zihnî dünyasında meydana getirdiği dönüşümleri anlamaya yönelik önemli bir katkı sunarken; okuyucuları hakikat, ahlak ve insanın iç dünyası üzerine yeniden düşünmeye davet etmektedir. Dijital Çağda Hayâ Ahlakı, modern dünyanın meydan okumaları karşısında İslam ahlak düşüncesinin sunduğu imkânları tartışan dikkat çekici bir çalışma olarak raflardaki yerini almıştır.