Erdal Bey önemli bir çağrı yaptı. Kazım Koyuncu'yu anma etkinliğine öncülük yapacak ve geleneksel olması için ilk adımı atacak olanlar bir adım öne çıksın.
Kazım'ın Trabzonspor sevdası Trabzon için ayrı bir değer taşır ve yaptığı müzik kadar önemlidir.
Öyleyse eylem zamanı.
TRABZON KAMUOYUNA ÇAĞRI:
Artvin Kemalpaşa'da, Rize Fındıklı'da, Artvin Hopa'da ve İstanbul Harbiye'de Kazım Koyuncu anısına çeşitli etkinlikler düzenleniyor. Bu etkinlikler, yalnızca bir sanatçıyı anmak değil! Onun temsil ettiği kültürel değerleri, doğa sevgisini, dayanışmayı ve Karadeniz'in çok renkli kimliğini yaşatmak açısından da büyük önem taşıyor.
Ancak benim merak ettiğim ve kamuoyunun da dikkatine sunmak istediğim bir konu var!
Trabzon'da Kazım Koyuncu adına düzenlenen bir anma programı ya da etkinlik bulunuyor mu? Eğer varsa ve yeterince duyurulmadıysa, bunun daha görünür hale getirilmesi... Eğer yoksa, bunun nedenlerini konuşmak ve sorgulamamız gerekmez mi ?
Kazım Koyuncu, yalnızca Karadeniz müziğine değil, Türkiye'nin kültür ve sanat hayatına önemli katkılar sunmuş, yaşadığı coğrafyanın sesini ve ruhunu milyonlara ulaştırmış bir sanatçıdır. Karadeniz'in en köklü şehri Trabzon'nun ve Trabzonsporlu Kazım Koyuncu'nun anısını yaşatmak, eserlerini yeni kuşaklara aktarmak ve bıraktığı kültürel mirasa sahip çıkmak, kurumların, yerel yönetimlerin, sivil toplumun ve halkın ortak sorumluluğudur.
Bu nedenle Trabzon'daki yerel yönetimlere, kültür-sanat kurumlarına, meslek örgütlerine, demokratik kitle örgütlerine ve duyarlı yurttaşlara çağrıda bulunuyorum... Kazım Koyuncu'nun anısını yaşatacak etkinliklerin, söyleşilerin, konserlerin ve kültürel buluşmaların Trabzon'da da düzenlenmesi için adım atalım.
Sosyal medyada Kazım Koyuncu'nun sözlerini paylaşarak ona sahip çıktığını söyleyenler, bu sahiplenmeyi hayatın içinde de göstermelidir. Anmalar, etkinlikler ve kültürel çalışmalarla bu mirası yaşatmak hepimizin görevidir.
Sunay Akın'ın dediği gibi "Kültür ancak yaşatıldığında geleceğe taşınabilir." Kazım Koyuncu'nun sesi hâlâ Karadeniz'in dağlarında, yaylalarında ve kentlerinde yankılanıyorsa, ona sahip çıkmak da bu coğrafyanın ortak sorumluluğudur.
Saygılarımla.
CHP liler ikiye bölündü.
1. Kemal KILIÇDAROĞLU na karşı olanlar.
2. Ekrem İMAMOĞLU (Özgür Özel) na karşı olanlar.
Burada "karşı = düşman" ile eş anlamlı.
(Troller üzerinden küfürler hakaretler havada uçuşuyor)
Kemal Beye karşı olanlar Ekrem (Özgür) olmasın da gerekirse Recep Tayyip Erdogan olsun, diyorlar.
Ekrem Beye (Özgür Beye) karşı olanlar da Kemal olmasın da gerekirse Recep Tayyip Erdogan olsun, diyorlar.
Bu kavga biraz daha devam ederse toplum başka bir şey diyecek;
"Bunlar olacağına gerekirse yeniden Recep Tayyip Erdogan olsun!"
🌲 Tunceli Munzur Vadisi Milli Parkı'nda doğayla iç içe piknik yapan bir grup, beklenmedik bir misafirle karşılaştı.
🐻Halvori mevkisinde aniden ortaya çıkan dev bozayıyı gören piknikçiler, güvenlik amacıyla masayı bırakıp uzaklaştı.
🎥Masadaki yiyecekleri iştahla yiyen bozayının rahat tavırları ise cep telefonu kamerasına yansıdı.
Çocukluğumuzun Varan Turizmini bilenler bilir.
O zamanlar Ankara-İstanbul karayolu 8-9 saat sürerdi. Yollar netameli olur, Kargasekmez denen bölümde tüm şoförler kış vakti gerim gerim gerilirlerdi.
Ama Bolu dağına vardık mı bir yeşil vaha beklerdi bizi. İster otobüsle gir, ister arabayla; mola yeri her daim Varan tesisiydi. Yemyeşil çam ormanına bakan masalarda oturup karnımızı doyururduk. Köpük köpük ipek gibi ayran, dünyanın en leziz domates çorbası
(sünerek çenemize yapışan kaşar peyniri ile:)) çerkes peynirli tereyağlı tost, kaymaklı ekmek kadayıfı, kıyır kıyır talaş böreği, ızgarada cızır pişen köfteler, biberler...
Ben daha da küçükken bahçesi kullanılırdı o restoranın. Ortada fıskiyeli bir havuz, papyonlu garsonlar, kolalı masa örtüleri... İşte bu fotoğraftaki gibi.
Tertemiz tuvaletler sonra...
Şoförler haza birer beyefendi, otoriter, seviyeli. Muavinler efendiden gençler, nazik, terbiyeli. İkramlar taze, sıcacık çaylar kahveler. Bir ara yemek servisi bile vardı iki katlı otobüslerde.
Ben otobüs yolculuğunu hep trene tercih etmişimdir. Niyeyse sevemedim gitti treni. Uçak deseniz bence çok daha yorucu otobüse nazaran.
Şimdi otobüsler taka, muavinler kaba saba, ikramlar fena, hepsini geçtim; tesisler kimse kusura bakmasın, "berbat"!
Bir kere, sen Bolu'dasın kardeşim. Ver yüzünü ormana ağaçlara. Neden hepsi egzoz kokan arabalara bakıyor masaların? Tuvaletlerin çoğu alaturka ( ki bence dünya yüzünden silinmeli artık! ), pislik içinde. Kocaman, kör ışıklı bir market, tozlu kutularda pişmaniye, garip anahtarlıklar, sözde doğal sabunlar, vırç hamur bir gözleme, bayat sandviçler, cızırtılı bangır bangır bir müzik!
Lüks peşinde değilim sakın yanlış anlamayın. Özen...temizlik...kalite yahu! Köftesi leziz bir salaş dükkan olsa yeminle yeter bana. Üç çeşit olsun sadece. Ama leziz olsun, temiz olsun.
Neden kalitesizliği taklit ediyoruz bu kadar?
Neden kimse ben farklı bir şey yapayım demiyor?
Ve biz neden razı oluyoruz bu bayağılığa?
Sanırım kaderimiz bu soruları sorduğumuz gün değişecek.
Sor canım Türkiyem.
Arada bir "neden" diye sor.
Kıymetlidir.
bige güven kızılay
Hintli hiciv yazarı Bhisham Sahni şöyle anlatır:
“Çocukluk yıllarımda babamın sigaralarından gizlice çalardım. Babam paketindeki eksilmeyi fark ederdi; fakat nedense hiç benden şüphelenmez, bütün suçlamaları ağabeyime yöneltirdi. Sonra da onu güzelce döverdi.
Ağabeyim ne kadar yemin ederse etsin, babam ona inanmazdı. Bir gün gerçeği ortaya çıkarmaya karar verdi. Uyuyormuş gibi yapıp pusu kurdu; güya ağabeyimin gelip sigara çalmasını bekliyordu ki onu suçüstü yakalasın.
Fakat işin ironik tarafı, suçüstü yakaladığı kişi ben oldum!
Babam beni yakalayınca bir süre baktı ve şöyle dedi:
— Ben eminim ki ağabeyin seni sigara çalmaya göndermiştir!
Sonra dönüp ağabeyimi bir kez daha dövdü.”
13 yaşında Mozart Ödülü kazanan müzik dehası Ali İnsan, soprano tınısıyla Kul Himmet’in deyişini seslendirdi! Batı müziği tekniği ile Anadolu'nun kadim Alevi Bektaşi nefesini buluşturan bu eşsiz performans tüyleri diken diken ediyor.
Hedefi 1 milyon zeytin ağacı dikmek olan ve "Ağaç Adam" lakabıyla tanınan doğa dostu, şu ana kadar toprakla buluşturduğu 27 bin fidanla hedefine adım adım yaklaşarak örnek bir vatanseverlik sergiliyor.
Kuzey Çin’de çiftçiler, kış gelmeden turpları topraktan çıkarıp yeniden çukurlara gömüyor
Bu yöntem; turpları donmaya, su kaybına ve filizlenmeye karşı koruyor. Böylece aylar sonra bile taze ve çıtır kalabiliyorlar
“Yazın zencefil, kışın turp yiyin; doktora ihtiyaç duymayın.”
HALK TV PATRONU CAFER MAHİROĞLU’NA ELEŞTİRİ
Cafer Mahiroğlu’nun açıklamaları, iktidar diliyle benzerlik gösteren hezeyanlarla dolu. Halk TV’nin ekonomik baskı altında olması gerçeği, bu durumun faturasının çalışanlara kesilmesini asla meşrulaştırmaz. Cafer Bey, krizin bedelini gazetecilerden mi çıkarmak istiyor?
Bugün gazetecilerin talebi çok açık: İnsanca yaşayacak bir ücret, güvenceli çalışma koşulları ve editoryal bağımsızlık.
Ancak yayın boyunca bu taleplerin hiçbirine gerçek bir yanıt verilmedi. Mesele bilinçli bir biçimde, “başka kanallarla anlaşan ekran yüzleri” tartışmasına indirgendi. Oysa sorun birkaç isimden ibaret değil; asıl mesele, içeride açlık sınırının altında çalışan emekçilerin varlığıdır. Patronluk yalnızca şirket hissesine sahip olmak değil, çalışma düzeni üzerindeki güç ilişkisini de yönetmektir. İş barışını sağlamak ve ücret sorumluluğunu yerine getirmek işverenin temel yükümlülüğüdür.
“100 bin lira verilse mutlu olmayacaklar” denilen bir ortamda, çalışanlara reva görülen ücretin yaklaşık 40 bin TL olması tabloyu netleştiriyor. İnsanlar lüks değil, hayatlarını sürdürebilecekleri bir ücret talep ediyor. Bugün İstanbul’da 40 bin lira ile bir gazetecinin nasıl ayakta kalacağına dair tek bir somut cevap verilmiş değil.
Üstelik Mahiroğlu, “Giden arkadaşlar yok pahasına çalışmıyordu” dedi. Mesele yalnızca gidenler değil; içeride kalanların her geçen gün ağırlaşan koşullarıdır.
Editoryal bağımsızlık da yalnızca “prompter müdahalesi” tartışmasına indirgenemez. Keyfi yayın yasakları, kara listeler ve konuk tercihlerine yapılan birebir müdahaleler de bu sorunun bir parçasıdır. Gazetecilik; patronların siyasi ve ekonomik hassasiyetlerine göre şekillendirilemez.
Açıklamadaki bir diğer vahim nokta ise sendikamızı hedef alarak sendikal örgütlenmeye yönelik yaklaşım. “Gücünüz bize mi yetiyor?” diyerek sendikal mücadeleyi küçümsemek, sendikanın işlevinin kavranmadığını gösteriyor. Sendika, tam da güçsüz bırakılan emekçilerin ortak gücü ve patron karşısında tek başına bırakılan gazetecinin savunma aracıdır.
Hak talebini “tehdit” olarak görmek de aynı çarpık anlayışın sonucudur. “Bana tehditle gelirseniz…” diyerek çalışanların taleplerini kriminalize etmek, emek mücadelesini bastırma refleksidir. Oysa asıl tehdit; düşük ücret, güvencesizlik ve “ses çıkarırsanız kapı orada” zihniyetidir.
“Ben çalışanlar için vergi ödüyorum,” söylemi de oldukça sorunlu bir yaklaşımdır. Vergi ödemek bir patronun lütfu değil, yasal yükümlülüğüdür. Hiçbir işçi, “Bana maaş verme ama vergimi yatır” demez. Ayrıca gazetecilerin görevi kuruma reklam bulmak ya da gelir azaldığında patron adına siyasi kampanya yürütmek değildir. Gazeteci bunu yapmaya başladığı an, mesleki etiği tartışılır hale gelir.
Muhalif izleyicinin desteğinin arkasına sığınıp ekonomik zorluklar anlatılırken, aynı empati neden çalışanlar için kurulmuyor? Bu gazeteciler büyükşehirlerde açlık sınırında nasıl yaşayacak?
Bugün yaşananlar bireysel bir kavga değil, medya sektöründeki sınıfsal eşitsizliğin bir dışavurumudur. “Neden şimdi konuşuyorsunuz?” sorusunun cevabı ise basittir: Çünkü bıçak kemiğe dayanmış, geçim krizi saklanamayacak boyuta ulaşmıştır.
Son olarak; Sayın Mahiroğlu’na, yayınına çıktığı moderatörün ismini öğrenmesini tavsiye ederiz. Çünkü emekçiyi görünmez kılan anlayış, önce karşısındaki insanı tanımamakla başlar.
Değerli izleyiciler, sevgili dostlar; çeşitli mecralardan gelen güzel ve anlamlı yorumlar ve karşılaştırmalar nedeniyle bu açıklamayı yapma sorumluluğu hissettim.
Halktv ve bizim dönemimiz emek, vefa, çalışma koşulları ve daha bir çok konuda farklıydı. Ayrılışımızdaki hoyratlık da öyle! Daha sonra sn. Mahiroğlu’nun daveti üzerine yaptığımız görüşmede ve onun izleyem yıllarda o dönemin ve o halktv’nin kapandığı ve bittiğini anladım, anladık.
Birlikte var ettiğimiz yönetim ve çalışma arkadaşlarıma ve en önemlisi o canım izleyicilerimize bir kez daha teşekkür ederim Yaşamım boyunca onur duyacağım
Not: Gazeteci, yayıncı, haberci için amatör ruh her zaman iyidir
Halk TV’nin patronu Cafer Mahiroğlu beni engellemiş :-) Bu da benim şeref madalyam olsun!
Ekranına çıkamadığımız için kıskançlıktan yazdığımızı belirtmiş.
Kendisi gazetecileri 212’siz (Basın İş Kanunu’na aykırı biçimde) çalıştırma inadı ve bana konuk dayatmaya kalktığı için ayrılma kararı aldığımda demişti ki, “Özlem Hanım, maaşını veriyoruz, ekrana çıkıyorsun, daha ne istiyorsun?” O zaman da gülmüştüm bu sözlere.
Beyefendi, siz medya okuryazarlığının ne olduğunu bilmeden biz ekrana çıkıyorduk, haber yazıyorduk. Ekran, bizim işimizin sadece bir parçası.
Yazılı basından gelen birçok gazetecinin angarya olarak gördüğü bir iş üstelik.
Ekranı konuşan kafalar programlarıyla doldurmanızın tek sebebi sizin ufuksuzluğunuz. Çünkü muhabire, kameramana, editöre, montajcıya, şoföre ve tüm haber ekibine yatırım yapmak daha masraflı. Onun yerine bedavaya dolduruyorsunuz ekranı. Aynı isimler her konunun uzmanı gibi tüm gün ekranda konuşuyor. İzleyiciye de gına geldi artık o programlardan.
Gerçek gazetecilerin önceliği ekrana çıkmak, şöhret olmak değildir. Bizim önceliğimiz kamu yararına haber yapmak, ezilenlerin sesi olmak, haber kaynakları ile temas/mesafe ilişkisini gözetmek, manipülasyona/propagandaya alet olmadan hakikatin izini sürmektir. Gazeteci, geçimini sadece gazetecilikten kazanan kişiye denir.
Bunları sizin gibi birinin anlamasını beklemiyorum. Sadece gazetecilere parmak sallarken haddinizi bilmeniz gerektiğini birilerinin size hatırlatması lazım.
Çok güvendiğiniz şöhret meraklılarının sessiz kalmasına güvenerek gemi azıya aldınız. Biz size hem medya hem ticaret dersi verecek patronlarla çalıştık. Hiçbirinden sizden duyduğumuz hakareti, aşağılamayı duymadık/görmedik. Gittiğiniz yol yol değil bilesiniz.
Sendikanın çağrısına katılıyorum!
Halk TV emekçilerinin talepleri kabul edilinceye kadar zaman zaman katıldığım Halk TV yayınlarına çıkmayacağım.
Halk TV yönetimini ve patronajını çalışanların haklarına saygılı olmaya, çalışanların taleplerini karşılamaya ve sorumlu davranmaya çağırıyorum!
Halk TV yönetimini ve patronajını gazetecilik mesleğinin doğasını tahrip eden tüm uygulamalarından vazgeçmeye, mevcut ve eski tüm çalışanlarının mali ve sosyal haklarını vermeye çağırıyorum.
Aksi uygulamalar Halk TV'nin yayıncılık ilkeleriyle çelişecektir ve izleyici kitlesine saygısızlık olacaktır.
Halk TV emekçileriyle dayanışma içinde olmaya devam edeceğim.
@cafermahiroglu@halktvcomtr