Opinion: You might have thought the world’s richest man had enough on his plate teeing up history’s biggest IPO. Yet he has been devoting many of his waking hours to stoking up racial hatred in Britain on his social media site. https://t.co/1C09ebAgPg
Today, Elon Musk, a trillionaire, pays the same amount into Social Security as someone making $184,500.
If we end that absurdity and lift the cap on taxable income, we can make Social Security solvent for 75 years and expand benefits by $2,400. My Social Security bill does that.
BREAKING: "Greater Israel" is now marketed in London. Like in Montreal and in New York.
Apartheid without borders.
P.S. This explains why criticism of Israel is being restricted (and "anti-antisemitism" laws keep appearing). Apartheid is not only a crime. It is a business model.
Birmingham Üniversitesi’nde bulunan Kur’an-ı Kerim elyazması, karbon-14 testlerine göre yaklaşık 1370 yıllık. İslam’ın ilk dönemlerine ait bu nüsha ile bugün okunan Kur’an arasında tek bir kelime fark yok. Asırlar geçti, Kur’an aynı kaldı.
Sonuç: Aynı Yara, İki Reçete
Leopardi ve Nursi, insan ruhunun en derin yarasını — sınırlı bir dünyada sınırsız bir arzuyla yaşamanın sancısını — aynı keskinlikle teşhis etmişlerdir. Leopardi bu yarayı şifasız ilan etmiş ve insanı illüzyonlarıyla baş başa bırakmıştır. Nursi ise yaranın kendisini reçetenin adresi saymıştır: Madem hiçbir fâni şey bizi doyurmuyor, demek ki biz fâni için yaratılmadık. “Ebed için yaratılmış ve ebede gidecek” olan insan, ruhundaki o boşluğu ancak ebediyetin Sahibi’yle doldurabilir.
Belki de iki düşünürün asıl farkı şudur: Leopardi boşluğa bakıp uçurum görmüş, Nursi aynı boşluğa bakıp kapı görmüştür. Boşluk aynıdır; bakan gözün imanı farklıdır.
Ruhtaki Boşluk: Leopardi’nin Trajik Çıkmazı ve Said Nursi’nin Ebediyet Anahtarı
Giriş: Doyurulamayan Arzunun Muamması
İnsanlık tarihinin en kadim sorularından biri şudur: Neden hiçbir şey bizi tam anlamıyla tatmin etmez? Arzuladığımız şeyi elde ettiğimiz anda, beklediğimiz huzur yerine garip bir boşluk hissi neden belirir? On dokuzuncu yüzyılın büyük İtalyan şairi ve düşünürü Giacomo Leopardi, Zibaldone adlı dev fikir günlüğünde bu soruya çarpıcı bir cevap vermiştir. Aynı soruya, yaklaşık bir asır sonra, Anadolu’nun bağrından çıkan bir mütefekkir, Bediüzzaman Said Nursi de eğilmiştir. İkisinin teşhisi şaşırtıcı derecede benzer; ancak vardıkları sonuçlar, iki ayrı medeniyet tasavvurunun en derin farkını ortaya koyar.
Hayal Gücünün İki Kaderi
İki düşünür arasındaki fark, hayal gücüne biçtikleri rolde de belirginleşir. Leopardi’de hayal, gerçekliğin acısını örten zorunlu bir perdedir; insan onsuz yaşayamaz ama onunla da gerçeğe ulaşamaz. Nursi’de ise hayal, terbiye edilmesi gereken bir kuvvettir: Nefsin emrine girerse sihirbaza dönüşür ve aldatır; fakat iman hakikatine yönelirse, insanı berzah ve ahiret âlemlerini tefekkür ettiren, sonsuzluğa açılan bir penceredir. Yani hayal gücü kaderimiz değil, tercihimizdir.
Sonuç: Aynı Sınır, Beş Farklı Tavır
Beş düşünür ortak bir tespitte buluşur: Mutlak varlığın zâtı, kavramsal yüklemlerle kuşatılamaz. Ayrıldıkları nokta, bu sınır karşısındaki duruştur. Kant sınırda durur ve teorik aklı susturur; Tanrı ahlâkî bir postulata çekilir. İbn Sînâ sınırı selbî–izafî bir dille çevreler ve Tanrı’nın varlığını burhanla teminat altına alır. Gazzâlî aczin idrakini idrakin kendisi sayarak sınırı içselleştirir. İbn Arabî sınırı keşf ve hayretle aşar; bilinemezlik, müşahedenin başlangıcıdır. Nursî ise en beklenmedik hamleyi yapar: Kant’ın bilgiyi temelsiz bırakan “yanılsamasını”, yani vehmî benliği, mutlağı ölçen bilinçli bir alete çevirir. İslam düşüncesinde bilinemezlik agnostisizme değil, sonsuz bir marifet yolculuğuna açılır: Zât bilinmez, fakat esmâ ve eserler yoluyla Bilinen’e her an biraz daha yaklaşılır. Kant’ın “iman için açtığı yer”, bu gelenekte zaten bilginin hem zemini hem zirvesidir; akıl sustuğu yerde kalp okumaya devam eder.
Mutlak Varlığa Yüklem Verilebilir mi? Kant’tan Said Nursî’ye Bilinemezlik Sorun
Felsefe ve kelâm tarihinin en çetin sorularından biri şudur: Sonsuz ve mutlak bir varlık, sonlu kavramlarla bilinebilir mi? Bilmek, yüklem vermektir; “ağaç yeşildir” deriz ve ağacı yeşillikle belirleriz. Fakat her yüklem aynı zamanda bir sınır çizer: tanımlamak, kelimenin Latince kökeninde (definire) görüldüğü üzere, sınır koymak demektir. Mutlak olan ise tanımı gereği sınırsızdır. O hâlde mutlağa yüklem vermek, onu mutlaklığından soymak değil midir? Kant’ın “mutlak bir varlığın gerçek bilgisi olamaz, çünkü ona yüklem vermek imkânsızdır” tespiti, bu paradoksun modern felsefedeki en keskin ifadesidir. Ne var ki aynı sınır, İslam düşüncesinde asırlar önce fark edilmiş ve çok farklı tavırlarla karşılanmıştır. Bu yazı, söz konusu sorunu Immanuel Kant, İbn Sînâ, Gazzâlî, İbn Arabî ve Said Nursî üzerinden karşılaştırmalı biçimde incelemektedir.
Kant: Sınırda Duran Akıl
Kant’a göre bilgi, zihnin kategorileri ile duyu verilerinin iş birliğinden doğar ve yalnızca mümkün tecrübe alanında geçerlidir. Zihin her yüklemi bir özneye bağlar; fakat bu gönderme süreci sonsuzdur, nihai bir özneye asla ulaşılamaz. Öz-bilinç sağlam bir zemin gibi görünse de Kant bunu yanılsama sayar: “Düşünüyorum”un biçimsel birliğinden, ruhun töz olarak bilindiği sonucu çıkarılamaz; bu çıkarım, Saf Aklın Eleştirisi’nde “paralogizm” diye mahkûm edilir. Mutlak varlığa gelince, ona hiçbir yüklem verilemez; çünkü kategoriler numen alanına, yani tecrübenin ötesine uygulanamaz. Bu yüzden Tanrı, teorik aklın kanıtlayabileceği bir nesne değil, düşünceye yön veren düzenleyici bir ide ve pratik aklın, yani ahlâkın postulatıdır. Kant’ın meşhur itirafı tavrını özetler: “İnanca yer açmak için bilgiyi sınırlamak zorunda kaldım.” Sınır tespit edilir ve orada durulur; ötesi hakkında akıl susar.
İbn Sînâ: Selbî ve İzafî Dil
Kant’tan yedi asır önce İbn Sînâ, benzer bir sonuca farklı bir mimariyle ulaşmıştı. Vâcibü’l-Vücûd’un mahiyeti yoktur; mahiyeti, varlığının ta kendisidir. Çünkü mahiyet vermek, bir şeyi cins ve fasıldan oluşan bir kategoriye yerleştirmek demektir; bu ise terkip, yani bileşiklik gerektirir. Mutlak basit olan Vâcib’de hiçbir bileşiklik bulunamaz; bileşik olan, parçalarına muhtaçtır ve muhtaç olan zorunlu olamaz. Dolayısıyla Tanrı hakkında özsel ve pozitif yüklemler kullanılamaz; ancak selbî ifadeler (“cisim değildir”, “mürekkep değildir”) ile izafî ifadeler (“her varlığın ilkesidir”, “âlemin mebdeidir”) meşrudur. Ne var ki İbn Sînâ, Kant gibi agnostik kalmaz: varlık–mahiyet ayrımına dayanan imkân delili, Vâcib’in varlığını burhanî kesinlikle kanıtlar. Zâtın ne olduğu kavranamaz; fakat var olduğu, aklın en sağlam çıkarımıyla bilinir. Yüklem krizi, varlık bilgisini sarsmaz.
Gazzâlî: Aczin İdraki
Gazzâlî, Tehâfütü’l-Felâsife’de filozofların metafizik alandaki kesinlik iddialarını sarsar: akıl, kendi sahasının dışında burhan üretemez; ürettiğini sandığında çelişkiye düşer. Fakat bu eleştiri şüphecilikle sonuçlanmaz. el-Maksadü’l-Esnâ’da doksan dokuz ismin her birinin bilinebilir bir anlam taşıdığını, ancak künhünün, yani özünün hiçbir zaman kuşatılamayacağını söyler: sıfatlar haktır, keyfiyetleri meçhuldür. Meşhur formülü buradan doğar: “İdrakten âciz olduğunu idrak etmek de bir idraktir.” Mişkâtü’l-Envâr’da ise çarpıcı bir metafor sunar: Allah göklerin ve yerin nurudur; O’nun bilinememesi karanlığından değil, zuhurunun şiddetindendir. Güneşe doğrudan bakılamaz; ama her şey ancak onunla görülür. Böylece Gazzâlî’de bilinemezlik, marifetin sonu değil, sonsuzluğunun işaretidir: kul, aczini derinleştirdikçe bilgisini derinleştirir.
İbn Arabî: Hayret Makamı
İbn Arabî’de sorun en radikal ifadesine kavuşur. Zât-ı Ahadiyye “lâ taayyün” mertebesidir: orada hiçbir isim, sıfat ve yüklem geçerli değildir; “Allah” ismi bile bir belirlenimdir, oysa Zât her belirlenimin ötesindedir. Fakat kudsî hadiste geçtiği üzere “gizli hazine” bilinmek istemiş, âlem O’nun tecellîsi olarak var olmuştur. Şu hâlde bilgimiz Zât’ın değil, esmânın bilgisidir; kâinat, ilâhî isimlerin sonsuz aynasıdır. İbn Arabî ayrıca tenzih ile teşbihin birlikte tutulmasını ister: yalnız tenzih Tanrı’yı erişilmez bir soyutlamaya, yalnız teşbih ise yaratılmışa benzetmeye götürür; hakikat “iki gözle” görülür. En yüksek bilgi makamı ise hayrettir: “Rabbim, Sende hayretimi artır.” Onun paradoksu, Kant’ın tespitini hem kabul hem aşar: “O’nu idrak edememek, idraktir.” Yüklemin çöktüğü yerde dil susar; fakat susuş, keşf ve müşahedenin başladığı eşiktir. Sınır, perde değil kapıdır.
Said Nursî: Vehmî Benlik Bir Ölçü Aleti
Said Nursî, aynı meseleyi modern materyalizmin ve Kant sonrası şüpheciliğin gölgesinde yeniden kurar. Temel ilkesi nettir: “Bir şeyin mahiyetinin bilinmemesi, vücudunun bilinmesine mani değildir.” Zât-ı Akdes ihata edilemez; “İdrâk-i maâlî”ye akıl yetmez. Fakat kâinat baştan başa esmâ-i hüsnânın tecellîgâhıdır ve her varlık, Yaratıcı’sını anlatan bir “mektubât-ı Samedâniye”dir; eserden müessire giden yol her zaman açıktır. Nursî’nin en özgün katkısı Otuzuncu Söz’deki “ene” tahlilidir. İnsana verilen benlik bir “vâhid-i kıyasî”, yani ölçü birimidir: sahipliği farazî ve vehmî olan insan, “ben bu evin mâlikiyim” diyebildiği için “Allah kâinatın Mâlikidir” hakikatini kıyasla kavrayabilir. Burada Kant’la çarpıcı bir karşıtlık doğar: Kant, öz-bilincin yanılsama oluşunu mutlak bilginin temelsizliği sayar; Nursî ise benliğin vehmî oluşunu bilerek kabul eder ve onu, mutlak olanı anlamak için kasten verilmiş bir alete dönüştürür. Yanılsama, hakikatin anahtarı olur; “ene” mahiyetini bilen için Rabbânî bir hazinenin miftahıdır, bilmeyen için ise tâğutlaşan bir benliktir. Gazzâlî’nin nur metaforu da Risale-i Nur’da sürer: Güneş, şiddet-i zuhurundan gizlenmiştir.
Real Madrid's golden boy is cooking 🇹🇷✨
Arda Guler delivers two assists against Venezuela as Turkey make it eight games unbeaten 🔥
#FIFAFriendly | #Turkey | #ArdaGuler
Rusya'nın söylediği en büyük yalan, insanları süper güç olduğuna inandırmaktı.
Ekonomisi İtalya'nınkinden daha küçük.
Kişi başına düşen GSYİH'si Uruguay'ınkinden daha düşük.
Ukrayna'da ordusu dökülüyor.
Rusya'nın gerçekten yatırım yaptığı ve yenilik yaptığı tek şey kinetik savaş ve enformasyon savaşı.
Dünyanın en kötü demografik görünümlerinden birine sahip.
Rusya kağıttan bir ayı.
Şöyle bir itiraz var: Amazon, Google ve Apple da dahil birçok Batılı şirket veri topluyor. Neden Çin firmaları farklı bir risk oluşturuyor?
Cevap basit: denetim
Bir ABD mahkemesi Google’dan veri talep ettiğinde, süreç belgeleniyor, şirketin avukatları itiraz edebiliyor, şeffaflık raporlarında bu talepler (kısmen) açıklanıyor. GDPR kapsamında Avrupa’da ciddi para cezaları uygulandı. Tüm bu mekanizmalar kusurlu; ama varlıkları bile önemli. Hesap verebilirlik imkanı var.
Çin’de bu mekanizmaların hiçbiri yok. Kusurlu da olsa yok. Ulusal İstihbarat Yasası’nın 14. maddesi, devletin “gerekli teknik destekten yararlanma” hakkını düzenliyor. Hangi verinin toplandığı, kime iletildiği ve nasıl kullanıldığı, hiçbir denetim mekanizmasına tabi değil. Şirket ile devlet arasındaki sınır hukuki olarak mevcut değil.