Yapay Zekâyı Kontrol Eden Dünyayı mı Kontrol Edecek?
Yapay zekâ artık yalnızca bir teknoloji değil. Aynı zamanda; sermaye, enerji, veri, çip, iş gücü, devlet gücü ve jeopolitik hâkimiyet meselesi...
▶️ Yapay Zeka Ekonomisi | Eko Vizyon
Yapay Zeka Ekonomisi | Eko Vizyon
Eko Vizyon’un bu bölümünde; yapay zeka ekonomisini, onu kontrol eden güçleri ve bu ekonominin potansiyel etki sahasını ele alıyoruz.
"Yapay zekâ artık yalnızca bir teknoloji değil. Aynı zamanda sermaye, enerji, veri, çip, iş gücü, devlet gücü ve jeopolitik hâkimiyet meselesi.
Peki neden? Çünkü yapay zekâyı kim kontrol ederse yalnızca teknolojiyi değil, geleceğin ekonomisini de kontrol etme potansiyeline sahip olur..."
@dailyislamist Dün bir Müslüman katledildiğinde ordular harekete geçerdi. Bugün ise ordulardan ümidini kesen ümmet kafirleri yalnız Allah a havale etmekle yetiniyor.
Dün geceden beri algı oluşturmak adına belli bir zevat Husilerin Kabe 'yi vuracağına yönelik paylaşımlar yapıyor.
Sizi endişelendiren gerçekten Kâbe mi? Yoksa Amerika'nın talebi ile oluşturulan Mekke İttifakı'na verilecek yeni blr görev öncesi pr yapmak mı?
Sizce Kâbe mi yoksa Amerika tarafından öldürülen Müslümanlar mı daha değerli?
Bakın kimin daha değerli olduğu sahabeden nasıl rivayet edilmektedir:
"Birgün Rasulullah Kabe'yi tavaf ederken şöyle dedi:
'Ne kadar temizsin, kokun ne kadar güzel! Ne kadar yücesin, değerin ne kadar büyük! Muhammed'in canı elinde olan Allah'a yemin ederim ki, müminin değeri; malı ve kanı Allah katında senin değerinden daha büyüktür.'" [İbn-i Mace]
İlla bir şeyi dert edinecekseniz bu Kabe değil, ondan daha değerli olan Müslümanların canı olsun. Zira Kâbe'nin Rabbi Kabe'yi koruyacaktır.
Şayet Müslümanları korumak gibi bir derdiniz varsa, önce onları dünyanın her tarafında katleden Amerika ile müttefik olmaktan vazgeçin.
Tüm dünya gördü evet.. çünkü İslam beldelerinden bu soykırımı durdurup onlara hadlerini bildirecek bir lider ve komutan çıkmadı. Onları azdırdıkça azdırıp, kudurttukça kudurttunuz ve sadece izlediniz. İşte bunu Gazze soykırımında gördük.
Vestfalya'dan beri Batı'nın kurduğu bu devletlerarası düzeni değiştirmek zordur.. Vahyin gereği yeni bir düzen kurmak ağır bir yüktür, ama ağırlığına denk şan ve şerefi yücelten bir yük. Geçmişte imparatorların saraylarında bugün de Beyaz Saray'da konuşulan şanlı ve şerefli bir dava, vesfalyan düzeni değiştirmek.
@kemalozturk2020 Seçim kampanyasında bunu kullanan nasıl bir halkla karşı karşıya olduğunu biliyor. Bizde biliyoruz.
Peki ya sorunun gasıp yahudi sorunu değilde Netenyahu olduğunu söyleyen Türkiye siyasetçilerine (fidan) ne demeli ?
Küstah ve bozguncu Trump’ın Ortadoğu’daki sömürge valisi rolünü üstlenen, söz ve fiilleriyle bu vasfını her daim kanıtlayan Tom Barrack, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşmesi sonrası açıklama yaptı:
“Türkiye ve ABD, NATO müttefikleri, ekonomik ortaklar ve on yıllara dayanan ortak tarih boyunca birbirlerine destek olmuş dostlar olarak derin bağlara sahiptir.
Bu ittifak hiç bu kadar güçlü olmamıştı.”
Amerika’nın siyasi literatüründe dost ve müttefik kavramının ABD’nin dayatmalarına boyun eğen devletleri tanımlamak için kullanıldığı feraset sahiplerinin malumudur. ABD’nin diğerleriyle kurduğu ilişki biçimi yatay düzeyde değil, dikey ve tahakküm şeklindedir. Çünkü ABD’nin dostları yoktur, sadece çıkarları vardır. Çıkarları değiştiğinde dost dediklerine düşmanlık yapmaktan asla çekinmez.
Yahudi kökenli ABD eski dışişleri bakanı Kissinger’ın deyimiyle Amerika’nın düşmanı olmak tehlikelidir ancak dostu olmak ölümcüldür.
Allahu Teala, siyasi bir öğreti olarak mü'minlere sağlamlık ve üstünlük katsın diye bu gerçeği bize 1400 yıl önce haber vermiştir.
“Ey iman edenler! Sizden olmayanlardan hiçbir sırdaş edinmeyin. Onlar size fenalık etmekten asla geri kalmazlar. Hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Onların kinleri ağızlarından taşmaktadır. Kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür. Eğer düşünürseniz size âyetlerimizi açıkladık.” (Âl-i İmrân 118)
Dolayısıyla Allah’ın âyetleri hakkında düşünenler, O’nun emrini yerine getirerek sözünü yüceltenler mutlaka kazanacak; din ile devletin ayrılmasından rahatsız olmayarak reel politiğin ve dünya menfaatlerinin peşinden gidenler ise kaybedecektir.
İçki, uyuşturucu ve fuhuş batağına saplanmış milyonlar,
öldürme, yaralama, gasp, hırsızlık gibi suçların sıradanlaştığı, çetelerin kol gezdiği sokaklar,
tüm değer ve ölçülerini yitirmiş, hayatı haz ve zevklerden ibaret gören, tüketim çılgınlığı yolunda tükenen nesiller,
babalık, annelik ve evlatlık sorumluluklarının yok edilip, dağılıp parçalandığı aileler,
para, makam ve koltuk endeksli, büyük devletlerin çıkarları ile uyumlu politikalar belirlemeyi maharet zanneden siyasiler,
kutsal devlet putunu yüceltip, takdis etme ritüelleri ihdas eden baş kahinler,
batıl ve münkerleri hak suretinde gösteren sihirbaz kalemşörler,
Batılı değerler ile İslam'ı nasıl bağdaştırırım diye düşünüp, tevilin belini kıran sözde alimler,
Bunlar ve daha fazlası toplum gemisinin hızla batmaya başladığının somut göstergeleridir.
Bu toplumsal yıkımı hisseden ve çöküşün farkında olan herkesin, günübirlik ve palyatif gündemleri bırakıp, köklü çözümlere yönelmesi gerekmez mi?
Daha ne olmasını bekliyoruz?
Yılda 184 milyon dolar kâr eden iki boğaz köprüsünün özelleştirilmesi imtiyazlı sınıflara sermaye transferidir.
Kapitalist sistem, devasa bütçeleri gerektiren oto yolları, köprüleri halkın vergisi ile yapar, bunu halka hizmet görüntüsüyle sunar, sonra bunun daha kârlı olduğu gürültüsüyle kapitalist baronlara devreder.
Neticede devlet tüm ikna ve gürültü araçlarına sahiptir. Günün sonunda hizmet denen şeyin baronlara hizmet olduğu; halkın vergileri ile yapılan kamu servetlerinin baronlara aktarılması olduğu anlaşılır, minareyi çalan kılıfı hazırlar.
Nihayetinde kapitalist devlet bunun için kurulmuştur, parlamentolar çalınan minarenin/otoritenin kılıfıdır. Bütün iktidarlar servetleri tedrici olarak kapitalist baronlara teslim etmek için mesai yaparlar.
Çin baskısıyla Tayland'da idam edilecek Uygur Müslümanlarının çaresizliği!
''Suçsuzuz, kendimizi savunmamıza bile izin verilmedi. Bizim kimsemiz yok.''
Üç kuruşluk bir gezi uğruna Çin güzellemesi yapan vicdansız gazeteci ve akademisyenler görsün bunu.
Çin zulmü her yerde.
Sandık Siyaseti | Siyasi Vizyon
Siyasi Vizyon’un bu bölümünde, Türkiye siyasetinde seçimden seçime değişen dengelerin arka planını ve iktidarın 2028’e yönelik stratejisini ele alıyoruz.
"31 Mart 2024 seçimlerinde AK Parti neden oy kaybetti? İktidar bu kaybı telafi etmek için nasıl bir strateji izliyor? CHP’ye yönelik operasyonlar, muhalefetin parçalanması ve 2028 seçimlerine giden süreç nasıl şekilleniyor?"
"Son bir asırdır İslam dünyasında yaşanan tıkanmaların temelinde, tam da bu "önce bireysel, sonra toplumsal değişim, ardından kendiliğinden tecelli edecek bir düzen" tasavvuru yatmaktadır."
Sayın Yasin Aktay’ın Yeni Şafak’taki köşesinde yayımlanan yeni makalesinde "İslami düzen, Müslüman öznenin ve Müslüman toplumun oluşumundan önce bir ütopya gibi kâğıt üzerinde tasarlanamaz" ifadesi dikkatimi çekti. Bu tez, ilk bakışta sosyolojik bir makullük taşıyor gibi görünse de İslam’ın teşri yapısı, siyer gerçekliği ve toplumun kurucu unsurları açısından ciddi nazari ve ameli aksaklıklar barındırmaktadır.
Son bir asırdır İslam dünyasında yaşanan tıkanmaların temelinde, tam da bu "önce bireysel, sonra toplumsal değişim, ardından kendiliğinden tecelli edecek bir düzen" tasavvuru yatmaktadır.
Bu yaklaşımın ilk ve en temel hatası, toplumu yalnızca "fertlerin niceliksel toplamı" olarak gören indirgemeci tutumdur. Oysa sosyolojik, hukuki, siyasi ve akli bir gerçeklik olarak toplum, sadece bireylerden değil, o bireyleri kuşatan ortak fikirlerden, duygulardan ve en önemlisi bu unsurları bir arada tutup yönlendiren hâkim nizamdan (devletten ve yasalardan) oluşur.
İnsan davranışlarını ve toplumsal ilişkileri belirleyen en baskın güç, yürürlükteki siyasi düzendir. İslami yasaların, adaleti ikame eden bir siyasal otorite tarafından uygulanmadığı ortamlarda, bireylerin tek tek Müslümanlaşması üzerinden kuşatıcı bir İslami toplum inşa etmek mümkün değildir. Hukuki ve siyasi nizamın gayri İslami yasalarla işlediği sistemlerde, fertlerin aldığı eğitim ve ahlaki yönelimler, sistemin baskın çarkları arasında erimeye mahkûmdur. Dolayısıyla "İslami düzen" kavramı, bireylerin yetişmesini bekleyen pasif bir sonuç değil, bireyi ve toplumu koruyan, şekillendiren aktif ve kurucu bir sebeptir.
Nübüvvet metodunda bu ayrım net bir şekilde görülür. Rasulullah (s.a.v.) efendimizin Mekke dönemindeki mücadelesi, İslam Devletini hedefleyen siyasi bir mücadeleydi. Mekke’de kurumsal bir devletin kurulamayışı, bir hedef yokluğundan değil, Rasulullah (s.a.v.) efendimizin bu yöndeki üstün çabalarına rağmen İslam’ın güç ile birleşememesinden kaynaklı İslam’ı tatbik edecek bir devletin kurulabilme imkanının elde edilemeyişi ile ilgilidir.
Rasulullah (s.a.v.), daha Mekke’de iken kabilelerle görüşmelerinde iktidarı ve yetkiyi İslam adına talep etmiş, Medine’ye hicret edildiğinde ise sayıca oldukça az bir Müslüman nüfusa rağmen vakit kaybetmeksizin İslam’ın siyasi ve toplumsal nizamını inşa etmiştir.
Medine’de toplum, devlet kurulduktan ve Allah’ın hükümleri uygulanmaya başladıktan sonra gerçek anlamda "İslami toplum" kimliği kazanmıştır. Kur’an ve Sünnet, ukubat, muamelat, miras, yönetim, siyaset ve iktisada dair amelî hükümlerle doludur. Bu hükümlerin kâğıt üzerinde veya zihinlerde ertelenmesi, İslam’ın sunduğu hayat modelinin aksamasına yol açar. Allah’ın hükümlerinin uygulanmadığı bir yerde İslami toplum inşa edilemez.
Son 13 asırlık İslam tarihi, uygulamasındaki tüm eksiklik ve insani hatalara rağmen, İslam’ın bir devlet ve toplum nizamı olarak varlığını sürdürdüğünü ve insanlığa adaletle liderlik ettiğini gösterir. Ancak son yüzyıldır "önce bireyi dönüştürelim, nizam nasıl olsa gelir" mantığıyla yürütülen alt-yapısal çalışmalar, devlet mekanizmasının ve yasaların kurucu gücü ihmal edildiği için kalıcı ve kuşatıcı sonuçlar üretememiştir.
İslami düzeni "önce öznenin tamamlanması gereken bir ütopya" olarak konumlandırmak, farkında olunmayarak iki tehlikeli neticeye kapı aralamaktadır:
1- İçinde yaşanılan seküler ve gayri İslami düzenlerin zımnen kabullenilmesi ve meşrulaştırılması.
2- İslam’ın nihai bir siyasi ve toplumsal nizam ikame etme hedefinin zihinlerden ve amellerden tasfiye edilmesi.
İslam, bireyi, toplumu ve devleti aynı anda kuşatan bir hayat nizamıdır. İslami düzen, toplumun oluşmasını bekleyen bir hayal değil, toplumun İslami karakterini şekillendiren ve muhafaza eden koruyucu bir kalkandır. Bu sebeple Yasin Aktay'ın söz konusu tezi, İslam'ın toplumsal ve siyasal vizyonunu erteleyen, yöntemsel olarak da siyerle, tarihi ve teşri gerçeklikle bağdaşmayan bir yaklaşımdır.
https://t.co/EnBATZV7LE
Şimdiki yöneticiler etraflarında binlerce saray alimi tutacaklarına bir tane Behlül Dane tutsalar hem akıbetleri için daha hayırlı hem de devlet için daha ekonomik olurdu.
Lakin Behlül de şimdiki yöneticilere böyle nasihat etse sanırım cezaevinden çıkamazdı.
Troller tarafından provakatör, dış güçlerin adamı, hain, nankör vb. gibi birçok itham ile karşılaşınca kendine has üslubu ile sorardı: "Deli ben miyim yoksa ahiretini başkasının dünyası için heder eden sizler misiniz?" diye.
Behlüllere deli demek en kolay olanı. Zor olanı ise İslâm'a aykırı binlerce uygulama varken yöneticilere hakkı söylemek ve İslam'ı uygulamaya davet etmektir.
Ancak yetmez ama evetciler, ehveni şerciler, maslahatcılar, yavaş yavaş İslam gelecek diye hâlâ hayal görenler bunu yapamaz.
O halde zaman 26 Ağustos 1071'de Sultan Alparslan tarafından Allah Allah nidalarıyla fethedilen bu topraklarda yeniden Allah'ın hükmü geçerli olsun deme zamanıdır.
Allahu Ekber yani en büyük Allah'tır diyerek kapısı İslam'a açılan Anadolu'da,İslam'ı hayatın her alanına hâkim kılma zamanıdır.
Zaman Alparslan olup kefen giyme, Behlül olup yöneticilere nasihat etme zamanıdır.
Biz hiç kimseyi, hiç bir cemaati Allah adına tezkiye edecek değiliz. Ancak şu kimsenin inkar edemeyeceği bir hakikat ki CB Bürokratı dün tehdit etti bugün Furkan Cemaatine operasyon yapıldı. Demek ki yargı bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığı sadece bir şehir efsanesi imiş.
Türkiye bu hukuk sistemi ile nereye gidebilir?