Çin, Kuzey Kore, Küba, Sovyetler, Stalin... Konu ne olursa olsun, hep aynı ezberler. Sorgulama yok, liberal ideologların ağzıyla saçmalama var. En ilginci ise bunu yalnızca medya yapmıyor; akademisyenler, aydınlar ve kanaat önderleri de bu tuzağa düşüyor, ya da düşmek istiyor.
Evet, çok başarılı ve entelektüel seviyenin çok yüksek olduğu bir söyleşi.Zira Çinli kadın çok açık ve cesur sorular soruyor,Batı medeniyetiyle de ilgili olarak ama benzer soruları ülkesindeyken bir Çinli yönetmene soracak demokratik ortamı bulur muydu?
Kadının demek istediğini anlamamışsın ki. Evet, Hollywood filmlerine her zaman şüpheyle bakmak gerek. Hollywood, sanat icra eden bir otonom alan değil, kâr maksimizasyonunu hedefleyen devasa bir sermaye piyasasıdır.
Fildişi kulelerindeki eklektik, apolitik ve piyasa dostu teorilerini aklamaya çalışmaktan daha büyük kibir ve ikiyüzlülük yok. Evet, sokaktaki insan Deleuze’ün rizomunu tartışmıyor; ama o sokaktaki insanlar her gün 1848 Manifestosu'nun işaret ettiği sömürü koşullarında eziliyor.
Sokaktaki insanın derdi yok diye Deleuze veya Nietzsche’yi "akademik moda" ilan edip, 19. yüzyılın sanayi toplumu reçetesi olan Marksizm’i evrensel açıklayıcı sanmak harika bir ironi. Sokaktaki insanın 1848 Manifestosu gibi bir derdi de yok; o dert tamamen sizin entelektüel kibriniz.
Postmodernizmi veya kıta felsefesini tek kalemde silip "her şeyi sadece Marksizm açıklar" demek, felsefeyi ideolojik bir dogmaya indirgemektir. Frankfurt Okulu’ndan Gramsci’ye kadar bizzat en büyük Marksist düşünürler bile ortada sadece "ekonomi" olmadığını anladıkları için kültür, söylem ve arzuyu tartışmak zorunda kaldı.
Deleuze veya Heidegger’i beğenmeyebilirsiniz; ama dijital çağın, kimlik krizlerinin ve arzu politikasının yaşandığı 21. yüzyılı, altyapı-üstyapı şablonuna sıkıştırıp "gerisi teferruat" demek felsefi bir derinlik değil, düşünsel bir üşengeçliktir.
Değişen şey devletin özü değil, sermayenin zamanın birikim modeline ve kriz yönetimine göre büründüğü maske, rejimin rengi ve kadrolarıdır. Gerçek Marksist analiz, bu biçimsel makyajlara aldanmadan, devleti tüm evreleriyle bir burjuva diktatörlüğü olarak teşhir etmek zorundadır.
Devletin değiştiği falan yok, doğrudur. Ne ontolojik temeli değişti, ne de eylemleri. 1925 Takrir-i Sükun Kanunu ile her türlü işçi ve halk muhalefetinin yasadışı ilan edilmesi, 1940'ların Varlık Vergisi yağması, 6-7 Eylül pogromları, 12 Mart ve 12 Eylül askeri faşist +++
Hayır devlet değişmedi. Devlet, burjuvazinin, proletaryayı baskı altında tutmak için örgütlenmiş şiddet aygıtıdır. Türkiye burjuva devleti 1923'te kurulduğundan beri gerici burjuva diktatörlüğü niteliğindedir. Devlet "değişti" demek, burjuvazinin egemenliğinin kesintisiz ++
+++diktatörlükleri, 90'ların köy yakmaları, beyaz toroslar ve binlerce faili meçhul cinayetleri... Bunların hepsi bu devletin, kuruluşundan itibaren proletaryaya, sosyalistlere ve ezilen halklara karşı uyguladığı sınıf terörünün kesintisiz tablosudur.
@KriptoFirari Merak ediyorum, siz kendinize Marksist falan mı diyorsunuz yoksa? Öyleyse, vay halimize. Sermayenin ve mülkiyet ilişkilerinin dönüştürüldüğü bir sürece "burjuva inşası değil" demek, tarihsel gerçeklikten kopuk olmak demektir. Burjuvazi dediğiniz şey öyle gökten zembille inmiyor
Bu film, sadece sinema dünyasına hakim olan röntgenci bakışı ortadan kaldırdığı için bile başarılı. Yani film, yönetmeni lezbiyen olduğu için iyi değil, pek çok açıdan iyi olduğu için iyi.
ölüsü dahi reddedilen trans bir kadının meslektaşları tarafından sahiplenilmesi o kadar kıymetli ki. “yöneliminden ötürü bizden daha fazla mücadele etmek zorunda kaldı. arkadaşımız yaşamını yitirdiğinde cebinde 215 lira çıktı”
Bu embesil de "hizmet ayağıma geldi" diye alkışlıyor. Yapılan şey lojistik katma değer değil, ortak mirası gasp edip tekelleştirmektir. Ama anlayamaz çünkü ne denli embesil olduğu kurduğu analojiden anlaşılıyor.
Bir şirket dünyadaki bütün patatesleri topluyor, laboratuvarda püre haline getiriyor, dünyadaki tüm orijinal patates türlerini yok ediyor ve sonra sana "Al sana tek tip patates püresi, bunu da bana ömür boyu her ay abonelik ücreti ödeyerek yiyebilirsin" diyor.
Sayısız salaktan bir diğeri de bu. Sen çiftçisin ve patates üretiyorsun, birileri o patatesi ebesinin nikahına taşıyor, başka birileri o patatesi yemek yapıyor, bam başka birileri o yemeği bir tıkla kapına kadar getiriyor ama bu dalyarak çıkmış "tarlaları tekelleştiriyorlar".