Freud’a göre mizah, acıyı ve kaygıyı dönüştürmenin olgun yollarından biridir. Mizah sayesinde kişi gerçekliği inkar etmeden onunla temas etme yolu bulur.
Winnicott’a göre mizah, yetişkinin oyun oynama biçimlerinden biridir.
May’e göre mizah, kişinin kendisini mutlak ciddiyetten kurtarmanın bir yoludur ve kaygının panzehridir.
Yalom’a göre mizah sayesinde insan ölüm, yalnızlık ve anlamsızlık gibi varoluşsal gerçekleri daha taşınabilir hale getirir.
Kierkegaard’a göre mizah, trajedi ile umut arasında bir köprü kurar.
Genel anlamda mizah, yaşanılan gerçeklikle olgun bir şekilde baş etme ve temas etme yöntemidir. Zararsızdır.
Herkes Almanların ne yaptığını anlamaya çalışıyor. Yıllarca Alman tarihi ve düşüncesi çalışmış, Almanya'da yaşamış, Alman toplumun içine girmiş biri olarak, size anladığım kadarıyla Alman toplumunu kısaca anlatayım - ki atıp tutmadan önce meseleyi kavrayın.
Öncelikle, bizim bugün tereddütsüz Batı olarak tanımladığımız Almanların tarihleri boyunca Batı ile verdikleri derin bir mücadele var. Bu mücadeleyi biraz deşerseniz, tüm kabullerinizin yıkıldığı, "bizle" ve başka birçok ulus ile temel benzerlikleri olan, Global Tarih denilen alana girersiniz. Girelim. Şaşırın.
Bu mücadelenin kökeni, on sekizinci yüzyıl ortalarına, henüz birleşmemiş, küçük prensliklere bölünmüş, siyasi gücü olmayan ama kültürel olarak son derece ciddi bir Almanya'ya uzanıyor.
O dönem ilginç bir durum var. Alman entelektüel orta sınıfı, yani Bildungsbürgertum, üniversite görmüş, felsefeyle ve sanatla derinlemesine ilgilenen, AMA iktidardan tamamen dışlanmış bir kesim. Gücü elinde tutan saraylar ve aristokrasi Fransızca konuşuyor, Fransız adabını benimsiyor, kendi Almanca konuşan halklarına bir tür şefkatli küçümsemeyle bakıyordu. Prusya kralı Büyük Friedrich felsefi eserlerini Fransızca yazıyor, Alman edebiyatını ciddiye alınmaya değmez buluyordu. Küçük prenslikler bütçeleri elverdiğince Versay'ı taklit ediyordu. Nietzsche'nin Almanları aşağıladığı ünlü metinleri hatırlayın.
İşte tam burada muazzam bir tersine çevirme yaşanıyor. Lessing, Herder, genç Goethe, Sturm und Drang yazarları; bu dışlanmış Alman aydınları hiyerarşiyi alaşağı ediyorlar. Fransızca konuşan sarayların "Zivilisation" dediği şeyi, yani adabın inceliğini, nezaketin cilasını, saray hayatının pürüzsüz yüzeyini, yüzeysellik olarak tanımladılar. İçi boş bir gösteriş, görünüşlerin parlatılması. Buna karşı "Kultur"u koydular: ruhun sahici başarıları, düşüncenin iç hayatı, sanat, felsefe, müzik, ahlaki ciddiyet. BİLHASSA DA CİDDİYET. Yani derinliğin kültürünü, yüzeyin kültürüne karşı koydular. Çok benzer meseleler biz dahil dünyanın çok yerinde yaşandı ve yaşanıyor.
Bu ayrımın özünde bir sınıf kavgası var, dersek herhalde abartmış olmayız. Dışlanmış Alman burjuva aydınının, kendi Fransızca konuşan aristokrasisinden intikamı. Ve en üstün ilan ettiği değerler, tam da kendisinin sahip olabileceği, saray mensubunun ise sahip olamayacağı şeyler: öğrenme, içsellik, felsefi derinlik, yaratıcı deha. Zivilisiert olmak bir Fransız yemeğinde nasıl davranılacağını bilmekti; Kultur'a sahip olmak ise Kant okumuş, Bach dinlemiş, varoluşun en derin sorularıyla boğuşmuş olmaktı. Ve bu da CİDDİ bir uğraştı.
Asıl çarpıcı olan şu gibime geliyor: bu ayrım sadece bir kültürel kavga olarak kalmadı, Alman düşüncesinin bütün mimarisine sızdı. Yüzeyin altında daha gerçek bir derinliğin gizlendiği fikri; Kant'ın görüngü ile kendinde-şey ayrımından Hegel'in tarihin ardında işleyen Tin'ine, Marx'ın altyapısından Nietzsche'nin Dionysos'una, Freud'un bilinçdışına kadar uzanan o devasa gelenek, aslında Prusyalı aydınların prenslerinin Fransız sarayına duyduğu o ilk öfkenin felsefi olarak işlenmiş hali. İçsellik, metafizik, tüm bunların bir rastgelelik eseri olamayacağo fikri ve bunun uğraşı, Almanya'nın alametifarikası oldu. Detayına girmeyelim ama yaşamış en büyük batı kritiklerinde Heidegger'in bir Alman olması da tesadüf değil, bilakis bu tarihin bir parçasıdır.
Şimdi buradan meseleye dönersek. Bu tarihsel alaşağı-ediş Almanların kimliklerinin bir parçası haline gelmiş bir "kuralcılık" yarattı - zira ancak etikle harman olmuş bir kuralcılıkla (yani Kultur, yani metafizik) ile aidiyetliklerini stabilize edebildiler. Başka bir deyişle, geçmişte aristokrasi karşısında yaşadıkları yetersizlik ile mücadele edebilmek için bir iddialarının olması gerekiyordu; onlardan daha iyi, daha dürüst, daha ciddi. Hep bir "daha"lık, hep bir ciddiyet...
Bu tarihi anlayamazsan, yani hayatı boyunca hiçbir iddian olmadan, gelişigüzel yaşamışsan, CV'den başka bir derdin kalmamışsa, Almanlara bakınca görebildiğin ancak ucuz bir "show"dur, çünkü o adamların verdiğin o mücadeleyi hissedemezsin. O meselenin alt yapısını kavrayamazsın -- ki bunu kavrayamayacak olmanın trajedisinin de, emin olun, Almanca da binbir türlü analizi var.
Germany has a word, Fingerspitzengefühl.
Literally: fingertip feeling.
Meaning: intuitive sensitivity and skill.
Germans have a word for emotional intelligence
that most cultures don't even name.
That tells you everything. 🇩🇪
Ralph Waldo Emersons Ausdruck ist wie eine Art „Limit-Problem“ der Unendlichkeit, sowie ein rekursives Rätsel. Bei Dostojevski ist es eine existenzielle Beschäftigung mit dem Menschsein. Für ihn ist das Rätsel lebendig, es blutet, es liebt und es leidet
Wie viele Personas haben dich in dir selbst versteckt?
Es hat nicht lange gedauert, sie in Stücke zu reißen und dich
wieder dir selbst zu überlassen.
Wahrheit war so abstoßend, so verdorben, so leer,
dass ich dich einfach mit deinen Personas allein ließ.
Yalnızlık, uzun yıllardır alışkın olduğum ama aslında hiç de alışkın olmadığım. Hem sevdiğim, hem de sevmediğim. Zira ,life is not fair’i 11 yaşımdan beri biliyorum. Sanırım hayat beni devasa bir kaya haline eğitmek istiyor. En azından buna inanmak hala güçlü kalmamı sağlar.
Hegel geçimini üniversiteden aldığı maaşla sağlıyordu. Bu yüzden devlete ve sisteme büyük bir güven duyuyordu. Schopenhauer ise tüccar babasından kalan servetle yaşadığı için devleti ve sistemi rahatça eleştirebiliyordu. Cebinizdeki para, kafanızdaki düşünceyi belirler. Her iki düşünürün de tüm yazılarını okuduğunuzda, yaşamlarından yola çıkarak yazdıkları hemen fark ediliyor. Bütün fikirleri iktisadi temellerle örtüşüyor.
genç arkadaşlar size önerim, önce insanı, doğayı, hayvanları, bitkileri, özetle dünyayı sevin. sonra isterseniz zamanla inşa olmuş anlamları, maddi ve manevi değerleri seversiniz. insan 300 bin yıldır, dünya 4.2 milyar yıldır var, tüm diğer anlamlar gelip geçici.
bu kadar hoşgörüsüz, cahil ve faşist olmayın özetle.
Özellikle hassas insanların gergin olmalarının en önemli nedenlerinden biri çevrelerindeki insanların sorumsuz davranışları oluyor. Siz de çevrenizdeki insanlara tahammül edemiyorsanız Marcus Aurelius'un şu sözlerini çerçeveleyip başucunuza asabilirsiniz:
@cemalbasargan Olasılıksal. Eğer beyaz atın ilk hamlesinden sonra, siyah şah beyaz atı yemek yerine siyah piyonu vezir yapmayı tercih ederse, beyaz atımı 3 numaralı bölgeye ilerletip Şah’ı ve yeni vezir olmuş siyah piyonu tehdit ederim. Siyah şah kaçmak zorunda kalırken beyaz atım veziri yer.