GERÇEK RAMİZ DAYI - ANTEP CANAVARI ABDULLAH PALAZ
Toplamda 43 kişiyi öldüren ve yüzlerce kişiyi yaralayan 48 yılda 38 farklı cezaevinde yatıp 4 kez idam cezası yiyen Abdullah Palaz, Türkiye'de seri katil deyince akla gelen ilk isimlerden birisi. Bu yazımızda Abdullah Palaz'ın hikayesini anlatacağız...
Osmanlı Devleti, bugün 12 Adalar olarak bilinen adaları İtalya'ya bırakıyor. Sene 1912, Uşi Anlaşması'dır bu gördüğünüz anlaşma. İtalya'ya bırakıyor fakat geçici olarak. Anlaşma şartlarına uyulduğu takdirde adalar tekrar Osmanlı Devleti'ne geri verilecek. Fakat şartlara uyum sağlanmıyor. Bu yüzden 3 yıl sonra yani 1915'te Londra'da bu konu gündeme geliyor ve Londra Paktı denilen anlaşmada bu adaların tamamı İtalya'ya bırakılıyor. Bakınız itiraz eden hiçbir padişah yok. Hiç sultan yok. Adaları İtalya'ya bırakmakla kalmıyorlar aynı sene bir de Çanakkale Boğazı'na dayanıyorlar ve Çanakkale Savaşı'nı yapıyoruz.
Yani 12 Adalar önce Uşi'de, sonra da 1915 Londra'da İtalya'ya verilmiştir.
Osmanlı temsilcilerinden biri Rumbeyoğlu Fahreddin Bey'dir. Bu adam kim mi? Türk milleti bir milli mücadele verirken, Kuvayı Milliye'yi kurmuşken, bu adam Kuvayı Milliye'nin karşısına Damat Ferit'in kurduğu Kuvayı İnzibatiye ile çıkan adamdır ve Yunan ordusunun yanında olmuştur. Savaş kazanılınca sürgün edilenlerin arasında yer almıştır. 12 Adaları İtalya'ya bırakan heyetin içerisinde bu adam vardı.
Şimdi asıl olaya gelelim...
Uşi Anlaşması'nın ismini aldığı Uşi, Lozan şehrinin bir semtidir. Bu yüzden 1912'de imzalanmış olan Uşi Anlaşması, İtalyan tarihinde Lozan Anlaşması olarak geçer. Fakat bizim bildiğimiz yani 1923'te imzalanan Lozan Barışı ile bu anlaşma birbirine karıştırılmasın diye bu anlaşmaya Uşi denmiştir.
İşte arkadaşlar sahte kiralık tarihçiler, yani Kadir Mısıroğlu, Armağan ve ç*tesi, bu durumdan faydalanıyor ve 12 Adaların Lozan Anlaşması'nda gittiğini söylüyorlar.Halbuki o Lozan başka, bu Lozan başka. Ne yazık ki bunu bütün millete yutturdular ve böylece milletimizi Lozan barışına düşman ettiler.
Bizim bildiğimiz Lozan Anlaşması'nda ise bilakis Ege'de birçok ada Türkiye'ye geçmiştir. Türkiye'ye Lozan Anlaşması ile geçen bu adalar ise, son 10 yılda Yunanistan'a bırakılmıştır.
Bugün Yunan papazların mangal yaptığı Ege adaları, uluslararası anlaşmaya göre halen daha Türklerindir...
Umulur ki bol bol paylaşılır, gruplara atılır, milletimiz bilgilendirilir...
*Yusuf Halaçoğlu*
TANRI MI, ALLAH MI?
Askerin yemek duası değiştirildi:
Mehmetçik artık… “Tanrımıza hamdolsun” demiyor!
Mehmetçik artık… “Allahımıza hamdolsun” diyor!
Özellikle son yıllarda Peygamber Ocağı'nda askerler arasında sessizce “Tanrı” mı, yoksa “Allah” mı deneceği tartışmaları yaşanırdı.
Kimi “Tanrı” derdi…
Kimi “Allah” derdi…
“Allah” diyenlerin iddiası şuydu:
“Tanrı sözcüğü Hıristiyanlara aittir! Bu söylem İslam'a aykırıdır. Samimi Müslümanlar Allah der!”
Hangi Hıristiyan “Tanrı” diyor:
İngilizler “God” diyor.
Fransızlar “Dieu” diyor.
Almanlar “Gott” diyor.
İtalyanlar “Dio” diyor.
İspanyollar “Dios” diyor.
Daha geçmiş dillere gidersek Latincede “Deus” demek.
Uzatmayayım… Hıristiyanlar “Tanrı” demiyor.
Peki… Nerden çıktı bu hurafe?
Cüneyt Arkın'ın “Kara Murat” filmlerinden! Şaka bir yana…
Filmden romana her dildeki farklı “yaradan” sözcüğü Türkçe'ye “Tanrı” diye çevrilirdi.
Çünkü:
Daha İslamiyet yokken “Tanrı”, eski Türkçe'de “dünyanın tek yaratıcısı ve koruyucusu” anlamındaki “Tengri” sözcüğünden geliyordu.
“Tanrı”, Türkçenin temel sözcüklerindendi. Çinceyi bile etkiledi; “Tengri” Çince'ye “T'ien” olarak geçti. (Çinliler, Orta Asya'daki Tanrı Dağları'na “T'ien-Şan” der.)
Yani… “Tanrı” kelimesinin bizim kültürümüzde binlerce yıllık geçmişi var…
Bu sebeple…
“God”, “Dieu”, “Gott”, “Dios” ya da diğerleri Türkçe'ye “Tanrı” olarak çevrildi. Keza Arapça'da…
Daha düne kadar Diyanet'in, sure-ayet çevirilerinde “Tanrı” sözcüğü kullanılırdı:
“Tanrı'mız bir tek Tanrı'dır. O, merhamet eden, merhametli olandan başka Tanrı yoktur.” (Bakara/163)
Şu anımsatmayı yapmalıyım:
KELİMENİN KÖKÜ
“Tanrı”…
Türk dillerinde, şive ve lehçelerinde ortak olarak hep kullanıldı:
Yakut dilinde “Tangara”,
Tatar-Kuman dilinde “Tengre”,
Çuvaş dilinde “Tura”,
Kırgız-Kazak dilinde “Tengri”,
Karaçay-Malkar dilinde “Teyri” vs…
İktidarda hiç mi kimse kalmadı kendi tarihini bilen!
– Göktürkler yazıtlarında “Tengri” sözcüğü kullanmadı mı?
– Kaşgarlı Mahmut “Divanü Lugati't-Türk” eserinde “Tengri” sözcüğünü kullanmadı mı?
– Oğuz Türkçesinin destanı Dede Korkut hikayelerinde “Tengri” sözcüğü kullanılmadı mı?
– Ahmet Yesevi ‘Divan-ı Hikmet' eserinin 12 şiirinde “Tengri” sözcüğünü kullanmadı mı?
– Yunus Emre, Niyazi Mısri şiirlerinde “Tengri” anlamında “Çalab” sözcüğünü kullanmadı mı?
Liste uzar gider…
Bu sebeple Atatürk döneminde binlerce yıllık Türk kültürüne sadık kalınarak “yaradan” sözcüğü “Tanrı” olarak dilimize çevrildi.
Peki…
Ya “Allah” sözcüğü?
Henüz ortada İslamiyet yokken…
Henüz ortada Arapça yokken…
Sümer ve Babil'de bazı putların “Al-Mah” gibi adları vardı.
Bu dillerdeki “Al” ve “El” sözcüğü daha sonra İbranice ve Arapça'ya girdi. Tevrat üzerine çalışan Alman teolog Prof. J. Wellhausen, “Araplar, tıpkı Nabatlar gibi ‘Allah' adını verdikleri puta taparlardı” diye yazdı. Kaynağı İbnü'l-Kelbî'nin kaleme almış olduğu “Kitabü'l Esnam” idi.
Arapların taptığı putların adları Kur'an-ı Kerim'de de geçer: “El-Lât”, “El-Uzzâ” ve “El-Menât”…
İslam Ansiklopedisi'ne göre “Allah” sözcüğünün kökeni, (4 bin yaşındaki) “Arami” dilindeki “Alaha” kelimesinden gelmekteydi.
“Allah”; Aramiceden doğan Süryani dilinde “Aloho” ve Tevrat İbranicesinde “Elah/Elahim” demekti.
Bu nedenle…
“Allah” adını; Mizrahi/Doğulu Yahudiler, Bahailer, Arapça konuşan Ortodoks ve Katolik Hıristiyanlar, Türkiye'de yaşayan bazı Hıristiyanlar da kullanıyordu.
Evet. “Allah” sözcüğü İslam'dan çok önce vardı. Örneğin… Daha İslamiyet'in doğmasına 1200 yıl varken Arabistan'da -özellikle şiirde- bolca “Allah” sözcüğü bulunurdu…
HURAFE YENDİ
“Tanrı” değil…
Aksine “Allah�� sözcüğü tarih boyunca hep tartışıldı.
Kelimenin kökeni hâlâ tartışma konusu…
Kimine göre “Allah”, “tahayyere” sözcüğünden,
Kimine göre “Allah”, “vilah” sözcüğünden,
Kimine göre “Allah”, “lahe yeluhun” sözcüğünden,
Kimine göre “Allah”, “ma'bud” ya da “liyah” sözcüğünden türetildi. Onlarca örnek veriliyor.
1930 yılında
Karaman'ın
Uğurlu köyünde
Bir kız çocuğu dünyaya geldi.
Adını Ayşe koydular.
Ayşe 15 yaşına kadar köyde eğitim aldı.
Sonra Köy Enstitüsüne gitmek istedi.
Köy Enstitüsü İvriz'deydi.
Bir çıkı hazırladılar Ayşe'ye..
İçine çökelek, pekmez, yufka koydular.
4 Temmuz 1945'de yürüyerek yola çıktılar eniştesiyle.
İki geceyi dağda geçirdiler.
Karaman'a vardılar, oradan kağnı ile Ereğli'ye.
Oradan İvriz'e.
Ayşe öylesine okuma heveslisiydi ki.
1950 yılında
İvriz köy Enstitüsünü
Birincilikle bitirdi.
Ardından
Ankara Kız Teknik Yüksek Öğretmen Okulu kazandı.
Onu da birincilikle bitirdi.
Ankara Valisi Kemal Aygün
Ayşe'yi takip ediyordu.
Gel danışmanım ol dedi,
Ama o
"Köylere gidip çocukları yetiştirmem gerek"
deyip öğretmenliği seçti.
Trabzon-Vakfıkebir ilçesi
Beşikdüzü’nde öğretmenliğe başladı.
Yetmiyordu, daha çok şey yapmalıydı çocuklar için.
Burs bularak ABD’ye gitti.
Wisconsin Üniversitesi’nde doktora yaptı.
Okulda hoca ol dediler.
Ama o
'Ülkemdeki çocuklara bakmam gerek’ dedi,
Ankara’ya döndü.
Hacettepe Üniversitesi
Temel Bilimler Yüksek Okulu’na bağlı
Beslenme Bölümü’nde ders vermeye başladı.
Yetmedi.
Kişisel çabalarla
Ankara Üniversitesi Ev Ekonomisi Yüksek Okulu’nu kurdu.
Burada bir laboratuvar açtı.
Köydeki çocukların hastalıklarına çare olmak için kimyasallar hazırladı.
Köydeki salgınlara karşı ishali engelleyen bir ilaç geliştirdi.
Türkiye’nin her köyüne ilaç yolladı.
Ve tüm bunları parasız yaptı.
Bir vakıf kurdu;
Beslenme Eğitimi ve Araştırma Vakfı
BESVAK.
Burada burs beslenme uzmanları yetiştirdi, kurslar verdi.
Yetmedi.
Vakıf bünyesinde çocuklara burs sağladı ve okuttu.
Bilhassa kız çocuklarını,
Yani, kendi gibi köylü kız çocuklarını…
Prof. Dr. Ayşe Baysal
2016 yılında
86 yaşında
Ankara'da
Vefat etti.
Laboratuvarda besin üzerine çalışmalar yaptı.
Köy Enstitülerinin neden gerekli olduğunun
En CANLI örneklerinden birisidir Prof. Dr Ayşe BAYSAL
("Mercimek teyze" olarakta biliniyordu.)
Alıntıdır
Barışta Uzman Erbaş, Savaş veya ihtiyaç halinde Uzman Çavuş herşey iş bitene kadar olmamalı ağır şartlarda çalışan #UzmanÇavuş ların hakları ödenmeli... 🇹🇷