Devleti kurtarmayı bir hükümdarı, bir padişahı, bir başkanı ya da bir lideri değiştirmeye indirgedik. Oysa devletler lider eksikliğinden değil, kadro eksikliğinden zayıflar. Önümüzdeki elli yılda gerçekleşmesi gereken millî idealler nelerdir? Bu idealleri milletin kahir ekseriyetinin hayat amacı haline getirmek için ne yapılmalıdır? Olayların seyrini değiştirme iradesine sahip bir kadro nasıl yetiştirilir?… sorular uzar ve derinleşir. Mesele; bu sorunları gözler koltuğa dikmeden doğru meclislerde görüşüp seçime yetişme hevesi olmadan istişare etmektir.
Gerçek vatanseverlik; koltuk ve makam hayaliyle bir iktidarın bitişini beklemek, fırsatçılık yapmak ya da koltuklara saldırmak değildir.
Gerçek vatanseverlik, bir adım geri çekilip devrin millî kadro enstitülerini inşa edebilmektir.
PADİŞAHI DEVİRMEK
Asırlık Bedeller
ve İhtilalcilik Zihniyeti
Günümüzde her meseleye acil çözümler arıyoruz. Ekonomik krizden çıkış için acil çözüm… Adaletsizliğe acil çözüm… Toplumsal ve siyasal sorunlara acil çözüm…
Oysa tarihe dikkatle baktığımızda, büyük Türk milletinin aydın ve düşünen kesimlerinin 19. yüzyılın başlarından itibaren hep acil çözümler aradığını görüyoruz.
Kayıpların önüne geçmek, azınlıkların ve yabancı devletlerin gönlünü kazanmak adına Islahat ve Tanzimat fermanları ilan edildi. Mutlakiyetin son bulması için meşrutiyet acilen gerekli görüldü. Padişahların tahttan indirilmesi acil ve zaruri sayıldı. İhtilaller, baskınlar ve yönetim değişiklikleri peş peşe geldi.
Ancak bir kişinin yönetim erkini elinde tutmasına ya da o kişinin yönetimden uzaklaştırılmasına indirgenen her çözüm çoğu zaman hatalıdır. Bunun ne kadar ağır sonuçlar doğurduğunu Vak‘a-i Hayriye’de, Yıldız Baskını’nda, Babıali Baskını’nda, 27 Mayıs’ta, 15 Temmuz’da ve bu süreçlerin ardından adaletin, hukukun yaralandığı dönemlerde defalarca gördük.
İttihatçıların hatıralarını ve darbecilerin gerekçelerini serinkanlılıkla incelediğimizde çok basit bir düşünceyle karşılaşırız:
“Padişahı tahttan indirirsek baskı, geri kalmışlık ve adaletsizlik sorunları çözülür.” Ardından çoğulcu bir iktidarın kalabalıkların isteklerini yerine getirmesiyle barışın sağlanacağı zannedilir. Bu sığ düşüncenin bedeli, Avrupa Türkiyesi’nin kaybı olmuştur.
Oydaşmayı kalabalıkların her istediğini yapmak sanan basiretsizlik ile temel insan hakları taleplerini isyan kabul eden katı yönetim anlayışı arasında gidip gelen idareler, milletimize asırlar kaybettirmiştir.
Büyük liderlerin ya da uzun süren yönetimlerin sonuna yaklaşıldığını toplum da, iktidar da, muhalefet de mutlaka hisseder. Böyle dönemlerde iktidar katılaşır ve kendisini devletle özdeş görmeye başlar. Muhalefetin yegâne amacı ise başkanın, padişahın ya da liderin düşürülmesine indirgenir. II. Mahmud döneminde de, Abdülhamid Han zamanında da aynı sığ muhalefet anlayışı ülkeye dağınıklık, felaket ve hazin kayıplar getirmiştir.
Muhalefetin vizyonu yalnızca iktidardaki kişiyi indirmek olunca, iktidar sahibinin başarısı da tek bir sonuca endekslenir: İktidarda kalmak.
Elbette her insan fanidir. Mukadderat gerçekleştiğinde ne olacağını, kimin başa gelmesi gerektiğini bırakalım; kargalar ve demagoglar düşünsün. Sorun lider eksikliği değildir.İki asırdır aynı soruya yanlış cevap veriyoruz. Bu tespit, siyaseti küçümsemek veya iktidar mücadelesini değersiz görmek değildir. Bilakis, kalıcı bir siyasi başarının ancak onu taşıyacak fikrî ve ahlâkî kadrolarla mümkün olacağını hatırlatmaktır.
Milletin gerçek aydınlarının sorması gereken soru kimin başta olması gerektiği değildir. Asıl soru Millî kadroların yeniden nasıl yetiştirileceği sorusudur. Özlenen şanlı günlerin doğuşu bir kutsal liderin tahta çıkması ile değil toplumun tüm sosyal katmanları ve yapısı ile aslına dönüp milli rönesansının gerçekleşmesi ile mümkündür. Bahsettiğimiz bu milli değişime inkılab da diyebiliriz. Böylesi büyük bir değişim tek bir seçkin bir kutsal adamla değil milli kadroyla gerçekleştirilebilir. Milli kadro ise Fetih Toplumu haline dönüşen milletin sinesinden çıkan Heyeti Temsiliye olmak zorundadır. Mesele bir sonraki seçime yetişiverecek bir parti ve lider bulmak değildir. Meselemiz daha derindir. Yaklaşık 2 asırdır bu yanılgı Türk siyasi düşüncesinin en büyük arazıdır. Bu hata güç odaklarının birden parlatıp sahneye sürdüğü aktörlerin peşine düşülmesine sebep olmuştur. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmuşuzdur her seferinde.
Yeni Pazarlar mı Arıyorsunuz?
Haydi gelin, elimizdekini birleştirerek yeni ticaret köprüleri kuralım.
İnsan. İmkân. Fikir.
Kadim Topraklar ile Yeni Bağlar Kurmak Vakti
Tarih boyunca büyük fırsatlar, herkesin yürüdüğü yollarda değil; yeni ticaret koridorlarında doğdu.
Bugün de Karadeniz'den Hazar'a, Türk Dünyası'ndan gönül coğrafyamıza uzanan yeni iş birliklerinin zamanıdır.
İnsan. İmkân. Fikir.
Haydi gelin, güvene dayalı yeni ticaret köprüleri kuralım; üreteni, yatırımcıyı ve doğru iş ortaklarını buluşturalım.
Yeni pazarlara, kadim coğrafyalara birlikte ulaşalım.
📩 [email protected]
#Fikriİtibar #İhracat #UluslararasıTicaret #TürkDünyası #Avrasya
#Fikriİtibar #InternationalTrade #BusinessDevelopment #Export #Import #Energy #Petrochemical #Fertilizer #Coal #Mining #Agriculture #TürkDünyası #Avrasya #Ahilik
Bu kurumlar, vakt-i merhunu geldiğinde suya ulaşan çöl çalılarının yıllar sonra yeniden filizlenmesi gibi filizlenir. Kök salar yeniden.
Dava adamlarının kurduğu yapılar form bakımından parti, vakıf, yayınevi, okul ya da dernek olabilir. Bunlar işin yalnızca zahirî kısmıdır.
Esas ise oldukça yalın ve benzerdir: Dava, teşkilat ve lider.
Unutulmaya yüz tutan vasiyetleri hatırlatmak bizi yeniden diriltecektir. Çünkü gerçek yaşam, ancak davaya adandığı ölçüde manalanır.
Babamın eski bir arkadaşı aradı:
“Aykut Abi’nin kitaplarını bulamıyoruz. Biz onun kitaplarını öğrencilerimize okutmak ve kültür çalışmalarında kullanmak istiyoruz.” dedi.
Görüşmeler neticesinde kitapların yeniden basılması için çalışmalar başlatıldı. Çok uzun yıllar önce teşriki mesaisi nihayet bulsa da aradan onlarca yıl geçtikten sonra “Aykut Abi”nin kitaplarının yeniden yayınlanmasına vesile olduğu için kendisine teşekkür borçluyuz.
Bazen yalın bir talep, ortak bir noktada buluşma iradesi, yılların fikir ayrılıklarını ikinci plana itebiliyor.
Son derece sıkıntılı bir vesileyle istişare etmek için bir araya geldiğim babamın eski bir arkadaşı şöyle demişti:
“Yıllar sonra Aykut abimin oğlunun yanında olursak Aykut abimin yeniden yanında oluruz. Ben yaşımı aldım artık, bu hâl üzere kalmak istiyorum.”
Başka bir arkadaşımız “Bir Neslin Ağabeyi Aykut Edibâli” isimli bir kitap hazırladı. Mücadele Birliği ile ilgili daha önce de kitaplar yayınlandı. Çok enteresandır ama kitapların bazıları Edibâli’yi dolaylı yoldan kısaca anlatır. Çok ilginçtir ki Türk sağının ağabeyini doğrudan anlatan ilk çalışma budur. Bu bile başlı başına bize ayıp olarak yeter.
İnsan yalnızca birey olmakla, bencil bir varlık olmak üzere yaratılmamıştır. İnsan başıboş bir yaprak değildir. İnsan davaya muhtaçtır. Dava ise insana muhtaç olamaz. Mücadelecilerde ise bu durum daha da yoğundur. Mücadeleci için en büyük mutluluk teşkilatı ile beraber olmaktan geçer.
Son günlerinde babama şöyle demiştim:
“Sizin hayatınızı anlatan Mücadele belgeselini çekmek istiyorum. Müsaadenizle sizinle bu konuda röportaj yapmak istiyorum.”
“Vakti gelince yaparsın. Ben kendimi değil davamı anlatıyorum.” demişti.
Edibâli’yi anlatmak davayı anlatmaktır; çünkü o yalnızca davasını anlatıyordu. Edibâli’yi de en doğru şekilde, onunla aynı yolda yürüyenler anlatacaktır.
Vakti geldiğinde inşallah…
Ne çok işimiz var; Bakü’de, Hansaray’da, Grozni’de, Filibe’de, Kalkandelen’de, Halep’te, Tebriz’de, Urumçi’de, iki doğuda ve iki batıda…
Emanete sahip çıkanlara,
Davayı unutmayanlara,
Selam olsun.
Elçibey’i andım…
Bana davası olan adamları hatırlattı: Alptekin’i, İzzetbegoviç’i, Kırımoğlu’nu, Dudayev’i, Denktaş’ı ve Edibâli’yi…
Dava adamlarını ne kadar özlediğimizi fark ettim. Bu günlerde ne kadar da azlar. Onlar, mağlubiyeti olmayan kadim savaşın fikir erleriydi. Ölmeyen fikirlerin hadimleri… Hepsi de yaklaşık aynı devrin adamlarıydı: 1924, 1925, 1938, 1942, 1943, 1944…
Pek çok kişi kabul edecektir ki bu insanlar benzer kişilikte dava adamlarıydı. Aklın yolu bir olduğu için aynı cümlede anılıyorlar.
“Bu milletin ızdırabı için sızlamayan yürek, düşünmeyen akıl bizden değildir.”
“Bizi bağrı yananlar anlar…”
Bu sözleri söyleyen Edibâli’nin, bu dava insanlarıyla yakinen tanışıp görüştüğünü iddia etmek çoğu zaman doğru değildir. Birbirlerini çok yakından tanıdıkları da iddia edilemez. Örneğin Edibâli ve Denktaş, uzun yıllar aynı davanın savunucuları olarak çalışsalar da teşriki mesaileri mahduttu ve ilk buluşmaları otuz yılı bulmuştur.
O devrin adamlarında başka bir eda vardı. Beyefendi, vakarlı, mütevazı ve inançlı imiş onlar. Görenler, bilenler böyle anlatır.
Elçibey’in vasiyeti üzerine yazılan Elçibey kitabında bir bölüm bana babamı hatırlattı:
“Bey denilirdi kendisine; çünkü tam bir beyefendi idi.” “Elçibey’in makam arabasına ailesinden hiç kimse binmemiş, başkanlık sarayında ailesinden kimse yaşamamıştı.”
Bu ifadelerden ve Edibâli’nin hayatından şahsen gördüklerimden hareketle, tevazu ile iman arasında doğru bir orantı bulunduğu söylenebilir.
Muhtemelen onlar aynı lideri takip ettikleri için birbirlerine benziyorlardı. Hz. Muhammed’in izinden yürüyen birinin en son sahip olması gereken özellik kibir ve israf olmalı. O bir misafir gibi yaşamışken, O’nu takip eden bir dava adamı nasıl kibirlenebilir?
Edibâli de Elçibey de davalarına aşkla bağlı dava adamlarıydı. Onlar ne kadar mütevazı idiyse, bugün aynı sözleri kullanan, aynı kurumları temsil eden kimi insanların dünyevi gösterişe bu kadar düşkün oluşu insanın aklına ister istemez sorular getiriyor.
Oysa onlar çoğu zaman heybesinde az azığı olan; zümrütlerin, yakutların kendilerine yük olduğu adamlardı. Zenginliğin peşinde hiç koşmamışlar. Anlatıldığı kadarıyla böyle; babamdan gördüğüm kadarıyla da böyle.
Bu yazdıklarım servet düşmanlığı ya da fukaralığa methiye değildir. Şahsi hizmetlerimle bilirim talimatlarını: Güç önemlidir.
Fakat eleştirilen mesele güç değil; görgüdür. Mesele, görgüsüzce takınılan her hâli alkışlatma çabasına bir reddiyedir. Yoksa bir dava adamı bir selamı ile savaşı durdurabilecek güce hükmedebilir, hükmetmelidir. İktidar, yapabilmektir. Kudret sahibi olmaktır. Aksi taktirde hayalperestle dava adamı arasında fark kalmaz.
Büyük Türk Milleti’nin kadim davasında, bir zamanlar büyük adamların tevazu ile diktiği fidanların çınar olduğunu görmemizin vaktidir.
Unutmamak gerekir ki bu dava adamları bize şunu gösterir: Asaleten hareket eden, gerçekten inanmış dava insanları yürüyüşe geçtiğinde millet onları izleyecektir. O’nun davasına gerçekten inanan bir insanı durdurmak mümkün değildir.
Bugünlerde çok güzel bir tarihi binanın önünden geçtiğimde içimden şunu demek geçti:
“Bu önümden geçtiğim Doğu Türkistan Vakfı’nın kuruluşuna hizmet edenlerin başında İsa Yusuf Alptekin ve Aykut Edibâli var.”
Ne güzel ve büyük emanetlerimiz, yani imkânlarımız var… Bir bilsek, hesap vermek zorunda kalınca çok zorlanacağız o gün.
Bir vasiyet de vardı… ULUĞ TÜRKİSTAN’a dair. Yollar ayrılır, yollar kavuşur.
Yapılanlar, yapılmayanlar…
Hatalar, günahlar, güzellikler, çirkinlikler…
Vefa ve vefasızlık…
Altmış yılda neler yaşandı.
Hesap çok. Herkesin bir hakkı var. Herkes haklı. Fakat işler neticesiyle ölçülüyor.
Yeniden Millî Mücadele büyük ve yalın bir idealdir. İnsanlar hataları ve sevaplarıyla fanidir. Geriye davaları ve onların kurduğu kurumlar kalır;
Asâr-ı bâkiyeleri… Daha doğrusu emanetleri ve vasiyetleri…
Diyarbakır’ın adı Diyarbakırdır.
Diyarbakır adı Diyarbakırlıların koyduğu bir addır.
Aidiyetini antik zaman Roma’sına bağlayanlarla, Diyarbakırlılar olarak mücadele etmeliyiz.
Diyarbakır’ın yıkımı Diyarbakır’a Diyarbakır dememektir. Diyarbakır’ı Roma’ya yıktırmamalıyız.
Önümüzde uzanan dönem, yalnızca sınırların değişimi değildir. Belki de kanla, cetvelle çizilen sınırlar hükmünü yitirecektir. Bahsettiğimiz mesele, insan onurunun yücelişi; toplumun ve medeniyetin kadim değerler üzerine yeniden kurulacağı, kavramların yeniden sorgulandığı bir fikrî uyanışın başlangıcıdır. Modern dünyanın kriz üreten yapıları, kendi iç çelişkileriyle yüzleşmek zorunda kalmıştır. Temsil kabiliyetini yitiren sistemler çözülmektedir. Bu çözülme, yeni bir düzenin zorunluluğunu ortaya çıkarmaktadır.
EN ÖNEMLİ KAYNAK: İNANMIŞ İNSAN
Tarih bize açıkça göstermektedir ki dünya tarihi, savaşların tarihidir. Bu doğrudur. Ancak savaşlar yalnızca topraklar için değil, kaynaklara ulaşmak için de yapılır. Ve sonda söyleyeceğimizi başta ifade edelim: En kıymetli kaynak, inanmış insandır.
Emperyalizm çağında petrol, kömür ve yer altı zenginlikleri uğruna insan hayatı hiçe sayılmış; zenginlikler, onları koruyacak güce sahip olmayan milletler için felakete dönüşmüştür. Afrika’nın köleleştirilmesi, İslâm coğrafyasının parçalanması ve kaynakların dış güçler tarafından kontrol altına alınması bu zihniyetin ürünüdür. Ancak bugün bu düzenin sürdürülemez olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü esas olanın kaynaklar değil, o kaynakları anlamlandıran insan olduğu yeniden idrak edilmektedir. İnsan varsa toplum, toplum varsa medeniyet vardır. Bu nedenle yeni çağın temel meselesi, kaynaklara sahip olmak değil; insanı, kadroyu ve itibarı inşa edebilmektir.
KÜLLERİNDEN YENİDEN DOĞUŞ
Zira tarih boyunca imparatorluklar yükselmiş ve yıkılmıştır; fakat bazı yapılar, bazı şehirler ve bazı fikirler yalnızca var olmakla kalmamış, yön de göstermiştir. İpek Yolu bunun en açık örneğidir. Bu yol, yalnızca ticaretin değil; güvenin ve itibarın da yoluydu. Bir şehirde güvenini kaybeden tüccar, bir sonrakine ulaşamazdı; ancak itibarı olan kişi, sermayesini kaybetse bile yoluna devam edebilirdi. Çünkü itibar, o yolun görünmeyen fakat en geçerli parasıydı.
Kadim zamanlarda güven, nam ve şan, kervanlardan daha hızlı hareket ederdi. Ve şehirler ortadan kalksa bile bazı yapılar, bazı izler ve bazı fikirler şunu söylemeye devam ederdi: “Yol hâlâ burada… İstikamet hâlâ burada… Hafıza hâlâ burada…”
İşte bugün ihtiyaç duyulan şey de tam olarak budur: Gürültünün, krizlerin ve geçici görünürlüğün ötesine geçen yapılar inşa edebilmek. Yalnızca ayakta duran değil, yön gösteren; yalnızca var olan değil, anlam üreten yapılar… Çünkü yeni çağ, gücün değil, istikametin belirleyici olduğu bir çağdır.
Bu nedenle mesele yalnızca yeniden ayağa kalkmak değil; doğru yönde yürüyebilmektir. Bu, yeni bir kardeşliğin, yeni bir güven düzeninin ve yeni bir medeniyet tasavvurunun inşasını zorunlu kılmaktadır. Kısır döngüleri kıran, kendi değerleriyle yükselen ve kendi istikametini tayin edebilen milletlerin çağı başlamaktadır.
Bir çağ kapanırken, yeni bir çağ doğmaktadır. Ve bu yeni çağda belirleyici olan, korku değil irade; güç değil istikamet; araçlar değil insan olacaktır. “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” şiarı bize yol göstermelidir. Son derece belirgin bir gerçek gözlerimizin önünde yükseliyor: Güven, yeniden kurulacak küresel düzenin en stratejik varlığıdır. Yeniden inşa edilmesi, ihya edilmesi zorunlu olan kadim teşekküller yalnızca dirilmekle kalmamalı; insanlığa yol göstermek mecburiyetindedir. Bu yapının adı da kardeşliktir. Türkiye gönül coğrafyasındaki kardeşlerine sahip çıkmalı, millî yapıların teşkilatlanmasına rehberlik etmelidir.
Ahmet Edibâli
Erenköy, İstanbul
TARİHİN DÖNÜM NOKTASINDA TÜRKİYE
İNSAN ve MİLLÎ KADRO POTANSİYELİNE
SAHİP ÇIKMALIDIR
28 Şubat’ta İsrail ve ABD güçlerinin İran’a yönelik başlattığı saldırılar, önceden zannedilenin aksine yalnızca askerî bir hamle değil; emperyalizm çağının çelikten zırhında açılmış bir çatlak olarak tarihe geçmiştir. Devasa uçak gemilerinin, milyarlarca dolarlık savaş teknolojilerinin inşa ettiği korku hegemonyasının mutlak olmadığı bir kez daha görülmüştür. Dünya milletleri bir kez daha anlamıştır ki, bir grubun yalnızca güç ve baskı ile tahakkümü kalıcı değildir; güç, sadece maddi imkânlarla yönetilemez. Bu baskı çağının, sömürgeciliğin sözde ilerici argümanları ise artık inandırıcılığını çoktan yitirmiştir. Barbarlığı ve medeniyeti kimlerin temsil ettiği, kimlerin bu kavramları istismar ettiği; Batı ve Doğu toplumları, fikir insanları ve sıradan vatandaşlar tarafından yeniden düşünülmekte, yeniden tartışılmaktadır. Açıkça ve umutla ifade etmek gerekir ki, sergilenen barbarlık ve vahşet yalnızca zulme uğrayanlar için değil; zalimin mensup olduğu toplumlar ve ittifaklar için de bir uyanışın fitilini ateşlemiştir.
Bahsettiğimiz fikrî çatlak yalnızca cephelerde değil; zihinlerde, kabullerde ve korku düzeni üzerine kurulu küresel sistemde oluşmuştur. Uzun yıllar boyunca dokunulmaz olduğu varsayılan askerî ve siyasî tahakküm mekanizmalarının geri tepebileceği gerçeği, küresel bloklar arasındaki derin fay hatlarını yeniden görünür kılmıştır. Tek kutuplu dünyanın, tek merkezli bir iradenin ve bu iradenin yanlış ellerde toplanmasının ne denli büyük krizler üretebileceği artık inkâr edilemez bir biçimde ortaya çıkmaktadır.
Ancak bu kırılmayı yalnızca askerî analizlerle açıklamak eksik kalır. Mesele, megatonlarca yük taşıyan uçak gemileriyle sınırlı imkânlarla geliştirilen teknolojilerin karşı karşıya gelmesinden ibaret değildir. Asıl çarpışma, korku ile inanç arasında yaşanmıştır. Bir yanda ilk bombalar düştüğünde kaçış yollarını dolduran kalabalıklar; diğer yanda göğsünü, ne pahasına olursa olsun, saldırılara siper edebilen bir irade… Bu karşılaşma, insanlığın kadim bir gerçeğini yeniden ortaya koymuştur: Saptırılmış gerçekleri aslına döndürebilecek olan, yalnızca inanmış insandır. Çünkü meselenin özü ateş gücü değil, imandır.
BİR KARANLIK ÇAĞ KAPANIYOR
Son dönemde yaşananlar, yalnızca bir çatışma yahut işgal girişimi olmanın ötesindedir. Asırların mağlubiyetlerinin gölgesinde yaşamaya alıştırılmış İslâm coğrafyası için bu, değişimin yeniden mümkün olabileceğine dair bir uyanıştır. 1683’ten bu yana zihinlere kazınan geri çekiliş duygusunun, yenilmişlik psikolojisinin mutlak olmadığını hatırlatan kırılmalardan biridir. “Bir medeniyeti yok edeceğiz” iddiasıyla kurulan savaş düzeni, kendi iddiasını taşıyamadığı gibi kendi ittifaklarını da sarsmıştır. Bu durum, söz konusu düzenin çözülmeye başladığına işaret etmektedir. Ve garbın âfâkını kaplayan o çelik zırhın duvarında, 1920’de açılan gedikten yeni bir ışık bir kez daha süzülmektedir.
Sömürge düzenine karşı koyma iradesini ortaya koyan millete saygı duymak bir zorunluluktur. Bununla beraber, milleti yönetme durumunda olan iktidarın bu müspet algıyı istismar etmesine, mezhepsel ve bölgesel hesaplarla yönlendirilmesine karşı da uyanık olunmalıdır. Çünkü gerçek direniş ancak millî duruş, bölgesel dayanışma ve adaletle sürdürülebilir. Aksi hâlde kazanılan her mevzi, yeni bir kırılmanın zeminine dönüşebilir.
DÜNYA TARİHİ SAVAŞLARIN TARİHİDİR
SAVAŞLAR DA KAYNAKLARA ULAŞMAK İÇİNDİR
Dünya, yalnızca güç dengelerinin değil, anlamların da yeniden tanımlandığı bir eşikte duruyor. Fikir ve aksiyon insanlarının, aklıselim sahiplerini durdukları bu yeni eşikten geçmeye cesaretlendirmesi; cılız uyanışları teşkilatlandırması tarihî bir görevdir.
Devam->
Erbil – Dubai
Zaho – Cizre
Erbil’deki evimin balkonundan, İran’dan ve Irak içindeki vekil güçler tarafından atılan füzelerin ve kamikaze dronların Amerikan hava savunma sistemleri tarafından imha edilmesini çıplak gözle izlemek artık günlük rutine dönüşmüşken, bir Dubai seyahati icap etti.
Karayoluyla Antep’e, oradan havayoluyla İstanbul’a ve altı saatlik bir uçuşla Dubai’ye ulaşmak zahmetliydi. Ancak yağmurun bir doğal afete dönüştüğü Dubai’de, havalimanından otele ulaşmak da bundan daha az zahmetli olmadı.
Her gece saat üç sularında telefonuma düşen saldırı uyarıları ve ardından gelen patlama sesleriyle bölünen uykulara üç haftadır alışmıştım. Bu yüzden yaşananları pek yadırgamadım. Zira Erbil’de, evimin yalnızca birkaç kilometre ötesinde meydana gelen ve kimi zaman beni yataktan sıçratarak kaldıran patlama seslerinin yanında, Dubai’de duyulanlar oldukça cılız kalıyordu.
Oteldeki resepsiyon görevlisinden ve ertesi akşam davet edildiğimiz ultra lüks restorandaki karşılama görevlisinden öğrendiğim kadarıyla, doluluk oranları neredeyse %90 düşmüştü. Bu düşüşün doğal bir sonucu olarak, dünya çapında bir beş yıldızlı otelin kahvaltısında, taze hazırlanan omlet dışında yalnızca birkaç çeşit peynir, akşamdan kalma soğuk Levant mezeleri ve vasat hamur işleri sunuluyordu.
Neyse ki, seyahat arkadaşımın tavsiyesiyle, Cezayir’de kış günlerimin vazgeçilmezi olan haşlanmış bakla–nohut karışımını tahin, domates ve zeytinyağıyla harmanlayarak beni akşama kadar tok tutacak o basit ama kusursuz formülü yeniden keşfettim.
Sokaklarda insan ve araç hareketliliği son derece azalmış olsa da, Dubai tüm şatafatıyla hâlâ oradaydı. Akşam üzeri kanal boyunca yaptığım yürüyüşte, İspanyolcadan Fransızcaya kadar birçok Avrupa dilinin kulağıma çalınması, on binlerce yabancı Dubai’yi terk etmiş olsa da yüz binlercesinin hâlâ orada kaldığını gösteriyordu.
Savaş bugün bitse toparlanmanın en az iki yıl süreceğini söyleyen kötümserlerin aksine, ben Dubai’nin altı ay gibi kısa bir sürede toparlanacağını düşünüyorum. Çünkü Dubai’de her şey yerli yerinde duruyor.
Erbil’e dönüşümüz yine geliş güzergâhı üzerinden oldu. Bu defa gece yarısı ulaştığımız Antep’te, bu zorlu yolculuğun bitişini, meşhur takım ciğer kavurması yiyerek kutladık.
Ertesi sabah yeniden yola koyulduk ve Suriye sınırındaki beton duvarları izleyerek Cizre üzerinden Habur’a ulaştık. Türkiye’nin bu kesiminde gördüğüm manzaralar, Erbil’den Bağdat’a seyahat ederken gördüklerimden çok da farklı değildi: Bakımsız kasabalar, insansız topraklar…
Sınırı geçip Zaho’ya ulaştığımızda ise pırıltılı ve estetik dolu bir şehirle karşılaştık. Habur Çayı üzerine inşa edilen kemerli köprü ve çay kenarındaki yürüyüş yolunda gezinen insanların bakımlı giyim kuşamı beni oldukça etkiledi. Cizre ile Zaho’yu karşılaştırdığımda, Zaho’nun sahiplenildiği, Cizre’nin ise ihmal edildiği yönünde güçlü bir izlenim oluştu bende.
Eve vardığımda saat gece on bir civarıydı. Önce çiçekleri suladım, sonra evi havalandırmak için balkon kapısını açtım. Tam o anda, gökyüzü imha edilen dronlar ve füzelerle aydınlanırken, kulaklarım patlama sesleriyle bir kez daha çınladı..
Uzun süredir üzerinde çalıştığımız “DEVLET” isimli yapımımızı sunmaktan büyük bir memnuniyet duyuyoruz.
Bu çalışmada bir YALIN soruyu birlikte düşünmeye davet ediyoruz: "Devlet nedir?"
Bu yapımda, DEVLETİ ARIYORUZ. Devletin kadim bir masal mı, yoksa hesap sorulabilir koruyucu güç mü olduğunu tartışacağız. Kadim bir hatıra mı?
Yoksa hesap sorulabilir bir kamu düzeni mi?
Ömrünü kamu hizmetine adamış isimlerle,
Devletin güvenlik yükünü taşımış asker ve polislerle,
Devlet eleştirisini hakkıyla yapan düşünürlerle konuşacağız.Devletsiz kalmış Türklerin yaşadığı coğrafyalara gideceğiz. Kaosun nasıl doğduğunu inceleyeceğiz.
ÇAĞLARIN SORUSUNA CEVAP ARIYORUZ
DEVLET NEDİR?
“Devlet nedir?” sorusu, insanlık tarihinin en büyük iktidar tartışmasının da adıdır. Türk Milleti için ise, bu soru teorik merak değil; varlık-yokluk meselesi anlamına gelir.
“Devlet benim” diyen 14. Lui’nin iddiasında mı saklıdır devlet? Devlet, bir kişinin iradesine indirgenebilir mi? Yoksa Tonyukuk’un “il” dediği, budunu ayağa kaldıran, dağılanı toplayan, esareti parçalayan o siyasi akıl mıdır?
Kutsal metinlere bakacağız. Tarihe döneceğiz.
İmparatorlukların nasıl çöktüğünü inceleyeceğiz.
Devletsiz kalmış toplumların bedellerini göreceğiz.
Çünkü “devlet” meselesi bir ideolojik slogan değil,
bir medeniyet sorusudur.
Onu göremezsiniz.
Dokunamazsınız.
Ama o sizi görür.
Sizi kaydeder.
Sizi yargılar.
Sizden vergi alır.
Sizi savaşa gönderir.
Sizi korur… ya da koruyamaz.
İşte bu yüzden soruyoruz: "DEVLET NEDİR?
“DEVLET”i arıyoruz.
Milleti, vatanı ve Devleti yeniden konuşuyoruz.
Ne kör bir devlet yüceltmesi,
Ne de sorumsuz bir devlet karşıtlığı…
Biz hakikatin peşindeyiz.
Devlet nedir?
Kimin için vardır?
Kime hesap verir?
Bu yalın ama zor soruları BİLGİSİ, FİKRİ VE TECRÜBESİ OLANLARA soracağız, cevapları birlikte arayacağız.
Hoş geldiniz.
ENSTİTÜ
BAKANLIK ATAMALARINDA NORMATİF DENETİM MEKANİZMASI
CHP’nin, Akın Gürlek’in yeminine karşı Meclis’in yerindelik denetimi yapma yetkisi olduğu yönündeki savı, hukuki açıdan değerli bir tartışmadır. Ancak Akın Gürlek özelinde ortaya atılan, göreve devam edip etmediği iddiasıyla başlayan tartışmanın isabetli olmadığı kanaatindeyim.
Resmî Gazete’de bakan olarak görevlendirildiğinin yayımlandığı anda savcılık görevinin sona erdiğini kabul etmek gerekir.
AKP’nin bunun yalnızca usule ilişkin bir işlem olduğu yönündeki savı da bu kapsamda son derece dikkate değer bir yaklaşımdır.
AKP’nin yaklaşımı, saf başkanlık sistemi anlayışı çerçevesinde, yürütme erkinin halk tarafından Cumhurbaşkanı’na verildiğini; Cumhurbaşkanı’nın da Anayasa’nın 76. maddesine uygun olmak şartıyla dilediği kişiyi yürütmede bakan olarak görevlendirme yetkisine sahip olduğunu kabul etmektedir. Bu anlayışa göre yemin, yalnızca usulî ve zorunlu bir işlemdir.
CHP ise, yemine elverişlilik konusunda Meclis’in bir denetim yetkisi bulunduğunu ileri sürerek, Cumhurbaşkanı’nın yürütmede görevlendirdiği kişinin yeterliliğine ilişkin bilgi ve belgelerin Meclis’e sunulması gerektiğini savunmaktadır.
Anayasa, yasama ve yürütmeyi açık biçimde birbirinden ayırmakta; yürütmenin idari yapılanmasını esasen yürütmenin tasarrufuna bırakmaktadır. Bu çerçevede Meclis’in denetim yetkisi, atanan kişinin idari mekanizma içindeki faaliyetleriyle sınırlı hâle gelmektedir.
Ancak CHP’nin itirazı, Anayasa’nın 76. maddesinde belirtilen milletvekili seçilmeye engel hâllerin, görevlendirilen bakanda bulunup bulunmadığı hususunda Meclis’in denetim yetkisi bulunduğu iddiasına dayanmaktadır.
Bu noktada mesele, 76. madde kapsamındaki denetimin hangi merci tarafından yapılacağı sorusuna dönüşmektedir. Örneğin Cumhurbaşkanı, 76. madde kapsamında bakan olmaya elverişli olmayan bir kişiyi görevlendirirse, bu kişi Meclis’te yine de yemin edebilecek midir? Anayasa’nın 76. maddesinin doğru uygulanıp uygulanmadığını kim denetleyecektir?
Bir kimse milletvekili olmak istediğinde ve 76. madde kapsamında bir engeli bulunduğunda, Yüksek Seçim Kurulu denetimine tabi olur.
O hâlde, somut isimlerden bağımsız olarak yürütülen teorik tartışmada; görevlendirilen bakanda Anayasa’nın 76. maddesi anlamında engel teşkil eden bir durumun bulunup bulunmadığı hususunda bir normatif denetim mekanizmasının var olması gerektiği kanaatindeyim. Bu denetim ya Yüksek Seçim Kurulu’na bırakılmalı ya da Meclis’in bu yetkiye sahip olduğu açıkça kabul edilmelidir. Ancak mutlaka bir merci tarafından yapılmalıdır.
YSK burada yetkili kılınmadığına göre sadece Anayasa 76 kapsamında meclisin normatif bir denetimle sınırlı olmak koşuluyla denetim hakkı olduğunu düşünüyorum.
Bu denetimin Meclis’te bir komisyon eliyle mi yoksa Genel Kurul oylamasıyla mı gerçekleştirileceği ise ayrı bir anayasal tartışma konusu!
Emperyalizm Evrensel tırmanışta isimli makalemi, yeni bir formatta hazırlayan Milli Mücadele Hareketinin büyük lideri Aykut Edibali Bey'in evladı ve çizgisinin mümtaz temsilcisi Ahmet Edibali Bey'e teşekkür ediyorum. https://t.co/3xdew5WiKP
EPSTEİN DOSYASI VE BAŞKASI MESELESİ
Jeffrey Epstein rezaletinin ortaya çıkan belgeleri konuşulurken, bu meselenin sulandırılacağına inananların sayısının arttığını görüyorum.
Bu yüzden, meselenin ne zaman sulanmış sayılacağına dair kendimce bir ölçü belirlemeye çalıştım.
Epstein denilen melun, bunu başkasının çocuklarına yapıyor. O hâlde “başkası” kim, bilmek lazım. Mesela kimler başkası? Bu “başkasını” Epstein mı tanımladı, yoksa birileri mi Epstein’a “bunlar başkasıdır” dedi?
Bence bu mesele; bir çocuğun, başkasının çocuğu olarak görülüp cinsel obje hâline getirilebilmesinin ve öldürüldüğünde (özellikle manevi olarak) hiçbir sonuç doğurmayacak bir noktaya nasıl evrilebildiğinin konuşulmadığı anda sulandırılmış olur. Yani mesele, hiç konuşulmadan çoktan sulandırıldı.
Kimin çocukları bu çocuklar? Başkası bu adam için kim? Kim kendisi? Bu adamın “ben” idrakini ve “biz” idrakini oluşturduğu, kimlik edindiği yapı bakımından; dünya üzerindeki insanların hangileri başkası?
Yani “başkası” meselesi mühim bir mesele. Başkası olan dünyanın geri kalanına kimler “öteki”, hatta “ötekisi” muamelesi yapıyor?
Görünen açık ve net. Çünkü “başkası”nın anlamı bile farklı. Mesela komşunun çocuğu, başkasının çocuğudur. İnsan soyundan doğumla gelmiştir; her ne kadar başkası da olsa, geniş anlamda bendendir. Komşudan nefret etmek ya da çok sevmek bu sonucu değiştirmez. Ancak komşunun başka bir varlık olduğuna inanırsam—mesela insanımsı davranışlar sergileyen, kendisinden hizmet ve gerektiğinde yedek parça alınabilecek bir varlık, hatta istendiğinde cinsel ihtiyaçları gidermeye yarayan bir canlı gibi görmeye başlanırsa—o zaman artık başka bir canlıdan bahsediliyor olur.
Evet, görünen o ki biz, bu Epstein denilen esfeli sâfilîn ve teşkilatı için sadece başkası değil, aynı zamanda başka varlıklarız. Organlarımız bu varlıklar için yedek parça, çocuklarımız cinsel obje; hatta sadizmlerini tatbik edecekleri birer oyuncak. Mal ve emek gibi hususları saymıyorum bile.
Konuyu sulandırmayalım. Başkaları olarak bizlerin çocuklarına bu iğrençlikleri reva gören bu melunun da dâhil olduğu teşkilatı ifşa edelim ve arkasındaki zihniyeti konuşalım. Henüz bilmediğimiz, belki yüzlerce Epstein var. Yoksa da bu kafa mutlaka üretecek.
DİNAMİK TAHLİL METODU İLE
ÇAĞA BAKMAK
Dinamik tahlil metodu, belki de Edibâli’nin alamet-i farikasıydı. Kur’an bugün nazil oluyor olsaydı; Hz. Muhammed (sav) bugün bu toplumun önünde yürüyor olsaydı, karşılaştığımız sosyal, ahlaki, ekonomik ve güvenlik meselelerini hangi ilke ve yöntemle çözerdi?
Bugün yaşadığımız buhranlar, geçmişteki buhranlardan çoğu zaman yalnızca aktörleri ve tezahürleri bakımından farklıdır. Doğru çözüm için önce doğru analiz gerekir; ardından strateji, yöntem ve uygulama adımları gelir. Aksi hâlde ya sorunun farkında olmayan kalabalıklar içinde savruluruz ya da sorunu hissedip doğru yöntemi kuramadığımız için yalnızca şikâyet üreten, etkisiz bir azınlık olarak kalırız.
İNKILAPÇI LİDERLERİN İMTİHANI
İnkılapçı liderler tarih sahnesinden çekildikten sonra, asıl sınama onları takip eden kuşaklarda başlar. Soru yalındır: Sonraki nesiller, yüzeysel ve kalıpçı bir taklitçiliğe mi saplanacaktır; yoksa ideolojiyi özümsemiş, her çağdaş mesele karşısında kurucu değerlerinden devinim alarak yeniden inşa edebilen bir “rönesans” iradesi mi ortaya koyacaktır?
DİNAMİK TAHLİL VE RÖNESANS
İnsanlığın umudu olan Büyük Türk milleti, İslâm dünyası ve bütün insanlık; askeri, ekonomik, sosyal ve ahlaki buhranlar, işgaller ve yok oluşlarla savrulurken, bağımlı yönetimlerin ve sömürü düzenlerinin sürüklediği çıkmazdan kurtuluş, eski büyük liderleri yüzeysel biçimde taklit etmekle mümkün değildir. Bu gerçek artık inkâr edilemez. Çağın ihtiyaçlarını anlamadan, çağın yöntemlerine ve gerekliliklerine sırt çevirerek tarih kitaplarını taklit etmek beyhudedir.
Millî ideallere ulaşmak için iletişim dili, teşkilatlanma yöntemi ve toplumsal etkileşim bakımından ciddi bir “rönesans”a ihtiyaç olduğunu, artık bütün millî yapıların kabul etmesi zaruridir.
Ne mutlu Edibâli’nin işaret ettiği istikamete bakabilenlere… Selam olsun, Büyük Türk Milleti’nin millî devlet idealine çağın teşkilatlanma ve iletişim yöntemleriyle yürümeye çalışanlara… Ne mutlu Hz. Âdem’den itibaren akan altın nehirde bir damla olabilenlere…
Ahmet Edibali
Türkiye’de olan bir çok olayı ve dünyada olan bir çok olayı varlığını kaybetmiş hukuk mekanizmasıyla açıklayamayız.
Ama bunun yerine ihtiyaca cevap verecek ideal hukuku tartışarak kurumsallaştırabiliriz. (Belki)
ABD-Venezuela gerilimi uluslararası anarşik kamu düzenin sonucu. Bu anarşi devam mı edecek yoksa bir yerde duracak mı, bir karar verilecek.
Bu karar kanlı veya kansız mutlaka verilecek.
KAHRAMAN İLE CANİNİN BİRBİRİNE KARIŞTIĞI YÜZ YIL
Kesintisiz yüz yıl savaşmış bir millet için gaye, mühendis, doktor, tacir ve sanatçı yetiştirmek yahut eğitime bütçe ayırmaktan çok; asker yetiştirmek ve hayatta kalmaya çalışmaktır.
Yüz yıl sonra gelen genç kuşak ise, neden yalnızca asker olduklarını; ticaretten ve kültürel yaşamdan niçin koptuklarını; bu alanların neden savaşmayan uluslarda geliştiğini sorgulamaya başlayabilir. Onların hayatına özenerek bir ittifak aracılığıyla savaş cenderesinden umutla kaçmak isteyebilirler.
Sosyal ve ticari hayata dönmek isteyenler, bu hayatı yaşayanları rahatsız edip savaşın içinde kalmalarını talep edebilir. Hatta bu hayatı paylaşmak istemeleri yeni bir savaşın başlangıcı olabilir ve savaşmak, savaşanın kaderi olmaya devam edebilir.
Balkan Savaşları, Yunan İsyanı, Kırım Savaşı, Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı; barış yüzü görmemiş, savaşmakta uzmanlaşmış, fakat kültür, sanat ve ekonomiden kopmuş; barış ve istikrar hasretiyle tükenmiş nesillerin ortaya çıkmasına yol açtı.
Bu nesiller, hasret kaldıkları zafer, istikrar ve barışa kavuşamadan; kendilerine karşı acımasız yollarla katliam yapanların dünya sahnesinde kahraman olarak anılmasına, kendilerini savunanların ise canavar, barbar, soykırımcı ilan edilmesine tanıklık ederek en büyük yenilgiyi yaşadı.
Enver Paşa’yı, Talat Paşa’yı elbette eleştirelim; bunda beis yok. Fakat onca katliama, açlığa ve savaş felaketine maruz kalmış bir toplumdan karşınıza heykeltıraş, botanikçi, şarkıcı veya sanatçı çıkmasını mı bekliyordunuz?
Bu kadar savaş görmemiş Almanlar bile, topyekûn bir savaşın dört yılı sonunda “Biz savaştayken neler olmuş; sosyal ve kültürel hayatımız elimizden alınmış” diyerek cinnet hâliyle Nazileri iktidara getirdiler.
Faşizm ve Nazizm, bu milletlere moral değerlerini geri kazanmayı ve yeniden var olmayı vaat etti. Sosyalizm ise benzer bir vaadi işçi sınıfına sundu.
Tarihe ve bugüne bakarken suçlamak yerine; bu yüz yıllık kesintisiz savaş hâlinin, bunun üzerine eklenen Birinci Dünya Harbi’nin ve meşrutiyet ile Tanzimat gibi barış umuduna sarılmış fakat sabote edilmiş süreçlerin toplumda yarattığı büyük çöküntüyü görmezden gelmek; bu travmaları başka devletlerin vaatleriyle istismar edip yeni saldırılar için kullanan çetelerin sorumluluğunu yok saymak namuslu bir tavır değildir.
Bu kadar anlatıdan sonra iki sonuç çıkarıyorum:
Birincisi ve umutsuz da olsa temennim, tarafların tamamının bu dönemin kahramanlarını ve canavarlarını objektif şekilde değerlendirip yıkımın sebeplerini ve sonuçlarını adil biçimde paylaştırabilmeleridir.
Ancak bu yapılamıyorsa, kendi kahramanlarımızdan hazzetmesek dahi onlardan vazgeçmek; yarın benzeri kara günler geldiğinde bizi koruyacak, risk alacak insanların ortaya çıkmamasına ve toplumun savunmasız kalmasına yol açacaktır.
Bu sebeple, karşımıza pembe peluşlara sarılıp şirin gösterilmeye çalışılan çeteciler objektif tarihi bir değerlendirmeye tabi tutulmadan kahraman ilan edilirken, kendi kahramanlarımızı tüm hatalarıyla kabul edip, yaftalanmalarına izin vermemek hakkaniyetli olacaktır.
Not: bölgede bu zihniyet duvarlarını aşmaya çalışan Nikole Paşinyan’ı izliyor ve takip ediyorum. Objektif bir tarih değerlendirmesine kendi toplumunu zorlayarak tarihsel bir travmayı aşmaya, Türkler ve Ermeniler arasında yeni bir dönemin kapılarını açmaya çalışıyor. Bu çabaya destek olmak bir çok meseleyi tekrar değerlendirmeye yardımcı olacaktır.
#Barzani’nin Şırnak ziyareti günlerdir konuşuluyor.
Peki aynı hassasiyet, #Türkmenlerin #Irak’ta yıllardır yaşadığı sıkıntılar için neden hiç gösterilmiyor?
Türkiye’de uzun zamandır ne medya, ne siyasi partiler, ne sivil toplum örgütleri, ne de televizyon ekranları Irak Türkmenlerinin maruz kaldığı baskıları, kimlik mücadelesini, siyasal eşitsizliği ve güvenlik sorunlarını gündeme taşımıyor.
Oysa Türkmenler bu coğrafyanın asli unsuru, Türkiye ile kültürel bağları en güçlü topluluktur. #Musul’dan #Kerkük’e, #Tuzhurmatu’dan #Telafer’e kadar yaşadıkları her zorluk, aslında doğrudan Türkiye’nin yakın çevre güvenliğini ve kültürel hinterlandını ilgilendiriyor.
Bugün Barzani’nin Şırnak’taki gösterişli karşılanması tartışılırken, Türkmenlerin sesi Türkiye’de neredeyse hiç duyulmuyor. Acaba bu sessizlik; kırılgan dengeler bozulmasın, “rahatsızlık” yaratılmasın diye mi sürdürülüyor? Yoksa diplomatik bir nezaket adına, Türkmenler fark edilmeden mi bırakılıyor?
Türkiye’nin komşu coğrafyada adalet, denge ve istikrar arayışı ancak bütün toplulukları eşit görmesi ile mümkün olur. Türkmenlerin haklı taleplerinin görünür kılınması, dostluklara zarar vermez; tam tersine bölgesel istikrarın en sağlam zeminlerinden birini oluşturur.
Irak Türkmenleri konuşulmayı değil, sadece duyulmayı bekliyor.
ERBİL NOTLARI
Avrupa varoşları, İkinci Dünya Savaşı’yla Ortadoğu’ya ihraç edildi.
Birinci Dünya Savaşı’nda ise Osmanlı kentliliği, kentli olmayanların yağmacılığına maruz kaldı.
Bugün Ortadoğu’daki savaş, ihraç ettiği varoşlarını Ortadoğu’da tutmaya devam etmek isteyen Batı ile kentlileşme mücadelesi yürüten veya kentliliğini korumak isteyen Ortadoğulular arasındadır.
Bu kapsamda, Ortadoğu kent kültürünü yok etmiş kabile anlayışı ile Avrupa’dan ve Rusya’dan ithal varoşların anlaşmaları ve müttefik olmaları bu sebeple kolay oluyor. İkisi de Ortadoğu’da kent ve kent kültürü istemiyor.
Erbil ziyaretimden aklımda kalan: kadim kentlilerin ve kent soyluların, bazı aşiret yapılarına adeta dövdürülmeleri; mahallelere sıkıştırılmaları; korkutulmaları ve güçsüz bırakılmak istenmeleri.
Kabile ve aşiret, zaten silahlı ve güçlü olduğu için kendisini kısıtlayacak bir devlet yapılanması istemez. Varoş ise var olan düzen dışında, paralel bir düzen kurup kendi düzenine karışılmasını istemez.
Kapsayıcılıkları olmayan bu yapıların devlet olabilmeleri, bir hukuk sistemi kurup yürütebilmeleri mümkün değildir.
Ortadoğu’da devlet yok; varoş, aşiret ve kabile iktidarları var. Varoş, dünya hukuk sisteminin dışında kendini konumlandırıp varoşuna karışılmamasını isterken; aşiret ve kabileler, pazarlıklarla sistemlerini asgari hukuki şartlara uydurup sürdürme gayretindeler.
Kentlilik ve kent kültürü Türkiye’de ne kadar zarar görürse görsün, Türkiye için hâlâ en büyük müttefik Ortadoğu’daki bu kent soylu insanlardır.
Türkiye kendi kentlerini diriltir, kent kültürünü geliştirirse Ortadoğu’ya kentlilik ihraç edebilir ve kaderini değiştirebilir.
Tıpkı İstanbul’da olduğu gibi yüksek kulelerde,sitelerde oluşan yapay ve kendini modern diye tanımlayan yaşam tarzıyla,kadim kent merkezlerinde kentle birlikte eskimiş ve tarihiyle kendisini özdeşleştirmiş yaşam tarzının orantısız çatışmasını Erbil’de de gördüm.
Yüksek binaları şehrin yerleşiklerinin yani Türkmenlerin arsalarına el koymak suretiyle inşa etmiş ve kendilerini birden yerleşik konuma geçirmiş nüfus,hem şehre alt yapı tesisleri kurmadan kısıtlı alt yapıyı yok etmiş, hem de şehrin havasından suyuna büyük zararlar vermiş durumda.
Bölgedeki kısıtlı su imkanları daha önce 5m den çıkarken, yüksek su kullanımı suyun 50m’ye kadar gerilemesine sebep olmuş vaziyette.
Kültürel anlamda modern yapının kendisini var edeceği hiçbir enstrumana rastlamadım. Böyle olunca çeper merkeze düşmanlık dışında bir fikir geliştiremez. Neye sahip olursa olsun merkezin davranış biçimlerine ve kültürüne düşmanlık geliştirmesi doğal bir sonuç.
Türkiye bölgede kent ve kent kültürünü ayağa kaldırırsa hukuk ihracı ve ticari ilişkileriyle bölgede barışı, güvenliği ve istikrarı tesis edebilir. Aşiret ve kabile yapılarına hoş görünerek suyuna giderek belki de problemi kendinden uzak tutabileceği inancıyla hareket etmenin sonuçları için tarihe bakmak yeterli olacaktır.