Merhum usta gazeteci Mehmet Ali Birand’ın 2009 yılında programda Abdullah Öcalan ile ilgili sözleri Çerçeve Yasa’nın kabulü sonrası sosyal medyada gündem oldu
Yeni Özgür Politika'da yayınlanan "Kürt siyaseti ikili gerilim yaşıyor" başlıklı yazıma linkten ulaşabilirsiniz: https://t.co/01Cral5i96 @y_ozgurpolitika
🌈Bölüm 2: Kürt siyasetinin ahlaki ve sınıfsal krizi
Mevcut örgütsel yapı ve statü konumları bütün unsurlarıyla korunduğu halde “zihniyetimizi değiştirdik” söylemi, temsili demokrasinin karikatürize edilmiş bir versiyonuna işaret eden bıktırıcı bir tekrar haline gelmiştir.
Farklı sınıf kökenlerinden gelseler de Kürt siyaseti içinde yer alan bireyler, politik tabanda “kutsal” kabul edilen referanslara ve slogancılığa (“biji” ve “kahrolsun” formülleri) sığınarak, hem kitlelere hem de karar alıcılara “en uslu ve en söz dinleyen” olduklarını kanıtlama yolunu seçmişlerdir. Bu, düşük maliyetli ve yüksek ödül (koltuk) sağlayan konformist bir stratejidir.
“Hareketin başlangıçtaki dürüst, sınırlı donanımlı yoksul köylü kadroları gerekli atılımları yapamadıkları için, arkasına ilkel milliyetçiliği alarak yükselen feodal kişilik daha da cüret kazanıyordu.”
Bu tespiti, orta sınıf unsurların da dahil edildiği geniş bir spektruma taşımak gerekmektedir.
Zira tüm bu süreçler “Kürt halkı adına” yürütülmekte ve ulusal bir politika niteliği taşımaktadır.
Dolayısıyla sorunun asıl kaynağı, sınıf ilişkileri ve bu ilişkilerin içkin dinamiklerinde aranmalıdır. Kürt ulusunun sınıflardan müteşekkil sosyolojik bir gerçekliğe sahip olduğu açıktır.
Kürt siyasetinin günümüzdeki krizini anlamak, salt ideolojik veya örgütsel bir perspektiften öte, sınıf ilişkilerinin maddi ve sembolik boyutlarını merkeze alan bir analizi zorunlu kılmaktadır.
Hareketin toplumsal tabanı tarihsel olarak yoksul köylü ve kırsal emekçi sınıflara dayanmışken, 1990’ların sonu ve 2000’lerin başından itibaren kentleşme, sermaye birikimi, eğitim olanaklarının sınırlı da olsa yayılması ve diaspora bağlantılarıyla birlikte orta sınıf unsurların siyasal alana girişi hız kazanmıştır. Bu geçiş, işaret edildiği üzere “feodal kişilik” yükselişini tamamlayan ve onu dönüştüren yeni bir katmanlaşmayı beraberinde getirmiştir.
Hareketin erken dönem kadroları, büyük ölçüde yoksul köylü ve topraksız emekçi kökenliydi. Bu kesim, yüksek fedakârlık kapasitesine sahip, ideolojik olarak homojen ve maddi talepleri görece sınırlı bir taban oluşturuyordu.
Ancak 2000’li yıllarla birlikte, özellikle Avrupa diasporası, inşaat-sektörü birikimleri, belediye kaynaklarına erişim ve sivil toplum/NGO mekanizmaları üzerinden bir Kürt orta sınıfı oluşmuştur.
Bu sınıf, kültürel sermaye (eğitim, dil becerisi, entelektüel ağlar) ve ekonomik sermaye (ticaret, meslek sahibi olma) biriktirmiş; buna paralel olarak siyasal alana da girmiştir.
Böylece klasik “feodal-milliyetçi” yükselişin yerini, yeni orta sınıf pragmatizmi almıştır.
Bu kesim, ulusal kimlik talebini korurken, aynı zamanda neoliberal kent ekonomisiyle, küresel fonlarla ve ulusal siyasal elitlerle uyumlu bir “kent uzlaşısı” inşa etmiştir.
Bu uzlaşı, Marx’ın “sınıf uzlaşmacılığı” kavramını çağrıştıran bir niteliğe bürünmüştür: Ulusal kurtuluş retoriği, sınıf içi çelişkilerin üzerini örten hegemonik bir söylem haline gelmiştir.
En yakıcı çelişki, yıllardır en ağır bedelleri ödeyen kitlelerin yoksulluk, çaresizlik ve sürekli fedakârlıkla karakterize edilen yaşam pratikleri ile, siyaset erbabının hem yerel hem de ulusal/küresel elitlerin yaşam tarzlarına özenen, maddi olanaklarla donatılmış, “moda” ve “ihya” eksenli günlük rutinleri arasındaki derin uçurumdur.
Bir taraftan, yıllardır, en ağır bedelleri ödeyen kitlelerin günlük yaşamları, diğer tarafta ilgili siyaset erbabının sadece yerelde değil, küresel ve ulusal siyaset iktidar elitlerinin yaşamına özenen günlük yaşamları.
Bir tarafta yoksulluk,
diğer tarafta moda.
Bir tarafta çaresizlik,
diğer tarafta her türlü olanak.
Bir tarafta saç diplerine kadar kırılmışlar,
diğer tarafta tırnağına zeval gelmeyenler.
Bir tarafta her türlü bedeli ödeyenler,
diğer tarafta ihya olanlar.
Her şeyiyle tam bir tenakuzlar kumkuması.
Saç diplerine kadar kırılmış emekçi kitleler ile tırnağına zeval gelmeyen elitler arasındaki bu tenakuz, Kürt siyasetinin ahlaki ve sınıfsal krizini özetlemektedir.
@avmehmetkaya21 Bu ahlaki çöküntüye yeni tanık olmıyoruz.Ana davadan yatıp çıkan arkadaşlar nerede? Sorusunu herkesin kendine sorması halinde sorunun kaynağına cevap olacağını düşünüyorum.
Çiçeklerle Karşılanıp Yoksulluğa Terk Edilenler (30 yıllık mahpusların Yeni Yaşam
Hikâyeleri )
Son dönemde otuz yılı aşkın süre cezaevinde kalan birçok siyasi mahpus tahliye edildi. Kimileri kamuoyunun yakından tanıdığı isimler. Veysi Aktaş ve Çetin Arkaş gibi isimler, İmralı’da bulunmuş olmalarının da etkisiyle tahliyelerinin ardından siyasette ve kamuoyunda bir karşılık bulabildiler. Belki de ailelerinin belli ölçüde destek olabilecek koşulları da vardı.
Fakat aynı yılları cezaevinde geçirmiş, adı bilinmeyen, ailesi olmayan ya da ailesi yoksulluk içinde yaşayan yüzlerce insan için tahliye, özgürlüğün değil, çoğu zaman yeni bir hayatta kalma mücadelesinin başlangıcı oluyor.
Toplum böylelerin hikâyelerini yavaş yavaş duymaya başladı. Ve insan her yeni hikâyeyi duydukça istemeden şu ağır soruyu soruyor:
Acaba onlar için cezaevinde kalmak mı daha kolaydı?
İlk günlerde cezaevi kapısında çiçeklerle karşılanıyorlar. Sosyal medyada fotoğrafları paylaşılıyor. “Hoş geldin” mesajları yazılıyor. Birkaç gün boyunca el üstünde tutuluyorlar.Ama gerçek hayat sosyal medya kadar sıcak değildir.
O ilgi birkaç gün sürüyor. Sonra herkes kendi hayatına dönüyor. Otuz yılını, otuz iki yılını içeride bırakmış insanlar ise hayata sıfırdan başlamaya çalışıyor.
Daha dün bir arkadaşım bana tanık olduğu bir hikâyeyi anlattı.
Liceli bir eski mahpus… Adı Hilmi.
En son Erzurum ve Elazığ cezaevlerinde kalmış. Cezaevindeki kötü muamele nedeniyle sağlığı ciddi biçimde bozulmuş.
Otuz iki yıl sonra tahliye edilince önce İstanbul’a, kız kardeşi ile annesinin yanına gidiyor. Üç ay kaldıktan sonra Diyarbakır’a geliyor.
Şimdi Forum AVM civarında eski, avlulu, harabeye dönmüş bir evde yaşamaya çalışıyor.
Kapısı penceresi doğru dürüst olmayan, zemini çıplak beton olan bir ev…
İçeride birkaç kap kacak, bir iki kilim…Düzenli beslenme imkânı bile yok. Durumunu Diyarbakır Büyükşehir Belediyesine iletiliyor.
Verilen cevap şu: “Sosyal konutlarımız var. Boşalınca yer verebiliriz. Beklesin.”
Altı ay geçmiş. Ne arayan var ne soran. Bu sadece bir kişinin hikâyesi.
Bir başka hikâyeyi ise sosyal medyada gördüm. Bu paylaşımı da kendisi de eski bir cezaevi çıkışlı yapmıştı
Paylaşımda şöyle deniliyordu: “Mehmet Hadi Savaş kesintisiz 36 yıl yatmış. Geriye kimsesi kalmamış. Geçen gün tesadüfen fırıncı bir arkadaşın yanına gidip ekmek istemiş. Tam altı dil biliyor. Sosyal yardım için tüm belediyelere başvurmuş, olumlu bir cevap alamamış. Bu sadece bir örnek. Geçmişine yabancılaşanın geleceği olamaz.”
Bu satırlar yalnızca bir insanın dramını değil, aynı zamanda büyük bir toplumsal çelişkiyi de anlatıyor.
Bir başka acı haber ise kısa süre önce geldi.
Dokuz yıllık tutukluluğun ardından tahliye edilen Ferit Şahin, tahliyesinden sonra geçimini sağlamak için memleketi Muş’un Bulanık ilçesinde inşaatta çalışırken iş kazasında yaşamını yitirdi. Yani cezaevinden kurtuldu ama yaşamın
acımasızlığına yenildi.
Bu örnekler istisna değildir. Bunlar artık yapısal bir soruna işaret ediyor. Yıllarca bedel ödeyen, ömürlerini cezaevlerinde tüketen insanlar tahliye olduktan sonra sistemli bir dayanışma ağıyla karşılaşmıyor.
İlk günkü alkışlar bitiyor. Fotoğraflar unutuluyor. Ve insanlar yoksullukla, yalnızlıkla, hastalıkla baş başa bırakılıyor.
Öte yandan hiçbir bedel ödememiş, mücadeleye hiçbir emek vermemiş kimi çevrelerin bugün belediyelerde, ihalelerde, şirketlerde ve çeşitli imkân alanlarında rahatlıkla yer bulduğu da görülüyor.
Bu manzara ister istemez yıllar önce anlatılan bir hatırayı akla getiriyor.
Bir arkadaşım, Salih Sümer ile yaptığı bir sohbeti anlatmıştı.
HEP’in kurucularında biri iken DYP’ye geçtiği için kendisini eleştirdiğinde şu cevabı vermiş: “Oğlum, bu radikallikleri bırak. Ne yaparsanız yapın, bir gün ben ya da benim gibiler, siz kazansanız bile gelip o kazanımların üzerine rahatlıkla otururuz. Unutma; efendi hep efendidir. Maraba hep marabadır.”
Bugün yaşanan tabloya bakınca insan ister istemez şu soruyu soruyor:
Acaba Salih Sümer haklı mı çıktı?
Uzun yıllar zindanda kalmış, toplumsal ve siyasi hareketlerde sembol haline gelmiş kişilerin dışarıdaki pratikleri, yaşadığı tenakuz (çelişki) ve bu durumun tabanda yarattığı kırılma ve hayal kırıklığı söz konusudur.
Zindan gibi dış dünyadan yalıtılmış alanlarda uzun süre kalan kişiler, toplumsal hafızada idealleştirilmiş, kusursuz ve sarsılmaz birer figür (sembol) haline gelir. Ancak bu kişilerin dışarıya çıkıp reel siyasetin, örgütsel bürokrasinin ve günlük yaşamın içine dahil olduklarında gösterdikleri pratikler, toplumun veya tabanın yüklediği bu "kusursuzluk" beklentisiyle çatışıyor.
Örgütsel alan büyüdükçe ve kurumsallaştıkça, içlerinde güç dengeleri, bürokratik mekanizmalar ve bazen tabanın "kirlilik" ya da "yozlaşma" olarak nitelendirdiği statükolar oluşur. Tabanın, geçmişi nedeniyle "çizgiye sadık" ve "dokunulmaz" gördüğü figürlerden bu yapılara karşı radikal bir hakikat savunuculuğu ya da temizlik yürütmesini beklemesi doğaldır. Ancak bu kişilerin de yapısal dengelere dahil olması, sessiz kalması veya sürecin bir parçası haline gelmesi, kitlelerde derin bir inanç kaybına ve yalnızlık hissine yol açar.
Bazı kişiler ne kadar büyük bedeller ödemiş olurlarsa olsunlar psikolojik, fiziksel ve dönemsel zaaflara, yorgunluklara sahip olabileceği gerçeği mevcuttur. Örgütsel mekanizmalar şeffaf ve demokratik bir denetimden uzaklaştığında, bireysel dürüstlükler ya da geçmişteki kahramanlıklar tek başına yapıyı dönüştürmeye yetmez; aksine sistem bireyi kendi içine çekebilir.
Özetle;
Zindanda geçirilen uzun yıllar, ödenen ağır bedeller ve gösterilen direnç, halkın gözünde bu kişileri sıradanlığın dışına çıkararak onlara "ahlaki bir pusula" ve "hakikat savunucusu" misyonu yükler. Taban, bu kişilerinmevcut sistemin çarpıklıklarına, yozlaşmış pratiklerine ve kayırmacı düzenine karşı birer panzehir olarak konumlandırır.
Ancak bu yüksek manevi misyona tezat oluşturacak şekilde, en temel yerel yönetim pratiklerinde dahi (belediye kadrolaşmaları gibi) sıradan patronaj ilişkilerinin, yani akraba ve yakın kayırmacılığının (nepotizmin) devreye girmesi, halktaki kırılmayı sıradan bir siyasi başarısızlıktan çok daha derin bir düzeye taşır. Bu ikilem, halk nezdinde ontolojik bir güven krizi ve kolektif ideallere yönelik ağır bir inanç kaybıdır.
Halkın yüklediği tarihi ve kutsal misyon ile pratik hayattaki mikro çıkarlar arasındaki bu derin tezat, iç motivasyonunu ve arınma umudunu zedeleyen en dinamitleyici unsurdur.
Not: Yeni inşaa sürecinde umudu yükseğe çıkarması gereken zindan çıkışlı arkadaşlar yanlış kişilerle ilişkileniyor ve mevcut çarkın dönmesini kolaylaştırıyor. Halkın şikayet ettiği, haklarında rapor verilmiş kişilikleri pasifize etmeleri gerekirken onların konumlarını güçlendirmek yanlış bir yaklaşımdır.
KARŞI ÇIKARKEN BENZEŞMEK
Amed’deki sivil toplum örgütlerinin muhalefet anlayışı ne yazık ki giderek Türkiye genelindeki siyasi modele benzemeye başladı. Nasıl ki merkezi iktidarlar zamanla kendi sınırları içinde şekillenen bir muhalefet yapısı ortaya çıkardıysa, Amed’deki yerel siyasette de benzer bir durum gözlemlenmektedir. Özellikle meslek odaları başta olmak üzere birçok sivil toplum kuruluşu, yerel yönetimleri ve onu şekillendiren siyaset tarzının uygulamalarındaki eksiklik ve yanlışlıklar karşısında eleştirel bir tutum sergilemekten uzaklaştı. Bu yaklaşım, yerel siyasetin demokratik denetimi ve hesap verebilirliği açısından önemli bir sorun olarak değerlendirilmelidir.
Sivil toplum kuruluşları ve özellikle meslek örgütleri, toplumun ortak iradesini temsil etmek ve halk yararını savunmak amacıyla varlık göstermesi gereken yapılardır. Ancak son dönemde bu kurumların yönetim kadrolarının, üyelerinin özgür tercihleri ve liyakat ölçütleri yerine, yerel siyasetin bazı kliklerinin çizgisine uyum sağlayacak kişiler arasından şekillendirildiği görülmektedir. İlkelere bağlı bir duruş sergilemesi gereken kurumlar, siyasi icazetle göreve gelen yöneticiler eliyle etkisizleştirilip , eleştiren , denetleyen yapılar olmaktan uzaklaştırıldı. Bunun sonucunda meslek örgütleri ve sivil toplum kuruluşları, üyelerinin ve toplumun sesi olmaktan ziyade, mevcut sermaye-siyaset ilişkisinin yarattığı kliklerin beklentilerine göre hareket eden yapılara dönüşmeye başladı.
Siyaset bilimi ve sosyal psikolojide sıkça tartışılan “karşıtına benzeşme” teorisi tam da Amed’deki bu siyasi durumu anlatmaktadır. Uzun süre iktidarlara ve o iktidarların yarattığı sisteme veya bir anlayışa karşı devrimci bir mücadele yürüten siyasal yapılar, zamanla karşıtının reflekslerini, davranış biçimlerini ve hatta yönetim tarzını benimsemeye başladı. Başlangıçta mücadele edilen anlayış, bir süre sonra benimsenerek kendi bünyesinde tekrar edilir hale geldi.
Geçmişte hesap sorulmasını talep ederken, bugün hesap vermekten rahatsız olunan bir noktaya gelindi; eleştiri-özeleştiri mekanizmasını en vaz geçilmez öğreti olarak görürken (bırakın özeleştiri vermeyi) demokratik bir hak olan eleştiri bile bir tehdit hatta daha uç noktaya taşınarak ihanetçilik olarak görülmeye başlanan örnekler de ortaya çıkardı.
Dünyayı dönüştürme iddiasıyla ortaya çıkan bir düşünceyi -görünürde olanlar- bu gün temsil edenlerin, zamanla mücadele ettiği zihniyete bu denli benzemesi, sosyolojik açıdan üzerinde durulması gereken bir durumdur.
Bu kadar pervasızlaşmanın ardında, yapılan hatalara rağmen tabanını koruyabilen geniş bir halk desteğinin yarattığı ‘yıkılmazlık’ öz güveni bulunmaktadır. ‘Halk her koşulda bizi destekler’ söz konusu üstten bakış , halkın iradesini yeterince dikkate almayan, dolayısıyla halkı küçümseyen bir tutumdur. Bunun yanısıra Sermayeyle kurulan ilişkinin zamanla ortaya çıkardığı yozlaştırıcı kültürün toplumsal etkisi , yıllar içinde kangrenleşen kurumsal alışkanlıklar, kurumsal fayda ile özel çıkar arasındaki çizginin kalkmış olması… Tüm bu sorunları aynı ilkelerle konuşabilen, aynı cesaretle eleştirebilen ve halkın yararını her türlü siyasi klikçiliğin üzerinde tutabilen, toplumsal yararı savunan bir denetim mekanizması yaratarak çözmek mümkündür.
Unutulmamalıdır ki, uzun yıllardır yaşanan bunca zorluk ve baskıya rağmen toplumsal desteğin korunmasında ‘eleştiri-öz eleştiri’ye samimi yaklaşım etkili olmuş; gelişim ve gelişimi isteyenler de bu yönteme başvurmuştur.
Bugünkü yönetim anlayışının aktörleri, farkında olarak ya da olmayarak, sosyal, siyasal ve kültürel bir tasfiye sürecinin parçası hâline gelmiştir. Uğruna büyük bedeller ödenerek inşa edilen bu siyasal yapı daha fazla zarar görmemesi ve yeniden halk dinamikleriyle yenilenebilmesi için, mevcut kadroların, gerekli özeleştiriyi yaparak yerlerini yeni bir toplumsal anlayışa bırakmaları en büyük temennimizdir.
SAMER Koordinatörü Yüksel Genç:
İktidarın Kürt meselesindeki temel hevesi köklü bir çözüm değil, çatışma dinamiğini minimize ederek çözümsüzlük halini sürdürülebilir kılmaktır. Biz bu yukarıdan aşağıya otoriter pratiğe, çatışmayı yönetme yani "çözümsüzlüğü çatışmasızlaştırma" süreci diyoruz.
@eesaltik söyleşisi
https://t.co/U2nIClaKet
Kürt Siyasi Elitlerinin Parmak Sallama Meselesi
Kürt özgürlük hareketinin teorik literatürü demokrasi, hukuk ve özgürlük kavramları bakımından oldukça zengindir. Ancak teori ile pratik arasındaki mesafe oldukça açılmış durumda. Örnek mi , legal kurumlar bu durumun aynası adeta…
Bugün legal kurumlarda ortaya çıkan tablo ne yazık ki umut verici değildir. Topluma tepeden bakan, çalışanlarına mobbing uygulayan, en küçük eleştiride gerilen yüzler, yükselen sesler ve havaya kalkmış işaret parmakları artık istisna olmaktan çıkmış durumdadır. Yetki sahibi olmadan sıradan ve insani bir ilişki kuramayanların, eleştiriye tahammül edemeyenlerin demokratik bir toplum inşa edebileceği iddiası inandırıcılıktan uzaktır.
Örnekler az değildir. Amedspor kongresinde yönetime yönelik eleştiriler dile getirildiğinde divan başkanının eleştiride bulunanlara parmak sallaması hafızalardaki yerini koruyor. Bağlar Belediyesi’nde uzun süredir emeğinin karşılığını alamayan işçiler haklarını talep ettiğinde karşılarında anlayış değil tehdit dili buluyor. Esnaf belediyeyi eleştiriyor, cevaben demokratik bir tartışma yerine buyurgan ve üstenci tavırlar sergileniyor. Halk toplantıları ise katılım ve ortak akıl üretme zemini olmaktan çıkıp göstermelik not tutma faaliyetlerine dönüşmüş durumdadır.
Dahası da var. Çalışanlara uygulanan mobbing nedeniyle yaşanan trajediler, hukuk devleti ve demokratik toplum anlayışıyla bağdaşmayan ilişki biçimleri ne yazık ki münferit olaylar olmaktan çıkmış, bir yönetim kültürüne dönüşmüştür.
Oysa yıllardır halkla birlikte yönetmekten, katılımcı demokrasiyi geliştirmekten ve karar alma süreçlerini toplumsallaştırmaktan söz ediliyordu. Ancak bugün bu iddiaların hayata geçtiğini gösteren somut örnekler bulmak oldukça güçtür. Yakın dönemde gerçekleştirilen toplantılara ve konferanslara bakıldığında yeni yüzler görmek zorlaşıyor. Halk görünmez hale gelirken gençliğin ilgisi de hiç olmadığı kadar düşmüştür.
Yönetici olarak halkın karşısına çıkarılan bu kesimlerin pratiğine baktığımızda karşımıza çoğu zaman egemen bir dil ve otoriter bir refleks çıkmaktadır. Sandık kurup seçim yapsalar bile sonuçlar kendi beklentilerinin dışına çıktığında iradeye saygı göstermedikleri yakın dönemde defalarca görüldü. Halk adına konuşma iddiasıyla geldiler, giderek halkın üzerinde konuşmaya başladılar. Hatta bununla da yetinmeyip bu üstenciliği kurumsallaştırdılar. Temsil ettiklerini söyledikleri kitleyle yan yana durmak yerine onun üzerinde adeta bir vesayet mekanizmasına dönüştüler. Paradigma değişiminden söz edilse de birçok yönetici kadro bu alışkanlıklarından vazgeçmiyor; adeta değişime meydan okuyorlar .
Halka gitmek yerine müteahhitlerle kurulan ilişkilerin yaratacağı tablo elbette budur. Halkın yurtseverliğine güvenmek yerine sermaye sahiplerini ve güç odaklarını önceleyen bir anlayışın farklı bir sonuç üretmesi zaten beklenemezdi.
Belki de sorulması gereken soru şudur: Bugün sınırlı yetkilerle bile eleştiriye tahammül edemeyenler, topluma tepeden bakanlar, yarın çok daha geniş yetkilere sahip olduklarında nasıl davranacaklar? Böylesine sorunlu bir zihniyetin demokratik bir gelecek inşa edeceğine toplum neden inansın?
Bugün Kürt özgürlük hareketinin legal kadrolarının ciddi bir özeleştiri ve kadro değişikliğine ihtiyaç vardır. Eleştiriyi düşmanlık olarak gören ve halkı özne değil, tebaa olarak algılayan bir siyasal kültürü ortadan kaldırmanın başkaca yolu yoktur.
Sonuç olarak mevcut kadrolarla demokratik bir toplum inşa edilemez. Daha büyük tahribatlar yaşanmadan bu gerçekliğin görülmesi ve samimi bir özeleştiri sürecinin başlatılması gerekmektedir.
Çözüm sürecinden sonra çok sayıda mezarlık tahrip oldu veya yıkıldı. Bunun en yakın örneği ise Garzan’da yaşandı. Bayramda kırık mezar taşları ile karşılaşan aileler, sorumluluk çağrısında bulunarak mezarlıkların yeniden inşa edilmesi gerektiğini ifade etti. “İntikam duygusu üzerine bir gelecek inşa edilemez” diyen Nevzat Özgen, herkesi sorumluluk almaya davet etti.
https://t.co/DZ3YGgmhjY
Irkçılık, insanlık onuruna, eşitlik ve özgürlük ilkelerine karşı işlenen bir suçtur.
Türkiye’deki ayrımcı, cinsiyetçi, milliyetçi, dinci politikalar toplum arasında sadece kutuplaşmaya yol açmadı, nefreti, ayrımcılığı, ırkçılığı ve örgütlü kötülüğü de yarattı.
Kürt kadınlarına, gençlerine Kürt halkına yönelik geliştirilen ırkçı saldırıları görmeden ve bunu sorunsallaştırıp çözmeden Rahmi Koçun “fıkra” ile dışa vuran ırkçılığı ile mücadele yüzeysel kalacaktır. Rahmi Koç ve onun Kürt kadınlarını aşağılayan cinsiyetçi, ırkçı fıkrasına ses çıkarmadan onaylayanların derhal kadınlardan ve Kürt halkından özgür dilemesi gerekir. Ama bu yetmez.
Eğer bir daha asla diyorsak yapılması gereken ırkçılıkla mücadele etmektir. Irkçılık, bireylerin veya toplulukların etnik kökenleri, milliyetleri ya da kültürel kimlikleri nedeniyle ayrımcılığa uğramasıdır. Irkçılığın ortadan kaldırılması ve Türkiye’nin çoklu kimlik, kültür, inanç kimliklerinin tanınması ve özgürlüklerinin hukuki güvenceye alınması ile mümkündür.
Sadece ırkçılıkla değil kadınlara yönelik her türlü ayrımcılık, cinsiyetçi politikalarla da mücadele etmek be kadın erkek eşitliğini sağlamak gerekir.
Özgürlük, eşitlik için mücadele eden kadınlar olarak, ırkçılığı, cinsiyetçiliğe geçit vermeyeceğiz.
Jin Jiyan Azadi
Kürt siyasetinde büyük bir entelektüel boşluk oluşmuş durumda,dolayısıyla ne kadar liberal ve alakasız tip varsa o alanı doldurmaya çalışıyor,hatta gülenciler bile o alanda sızmaya çalışıyor,kah Amedspor üzerinden kah partinin toplantı konferansları ile ne kadar tutarsız zamanında iktidar paydaşı olmuş kişiler bile şimdi bize akıl veriyor.
BİR FOTOĞRAFIN ANLATTIĞI/GÖSTERDİĞİ
Bir dönem Kürt yoksullarının, dışlananlarının ve ezilenlerinin öfkesiyle büyüyen Kürt özgürlük hareketi, özellikle Hilvan-Siverek direnişlerinde yalnızca inkâr siyasetine değil, aynı zamanda Kürt egemen sınıflarına, aşiretçi-feodal tahakküme ve halk üzerindeki her türlü iktidar biçimine karşı halkçı, sınıfsal ve toplumsal bir başkaldırı olarak ortaya çıkmıştı. Ve kısa sürede Kürt halkı adına geleneksel güç odaklarına karşı yeni bir halk iradesi üretmişti.
Bugün ise ortaya çıkan tablo o günün tersidir. Yarım asırlık toplumsal birikim ve büyük bedellerle oluşan siyasal değerler, önemli ölçüde eski/yeni Kürt egemenlerinin siyasal, ekonomik ve kültürel nüfuz alanına dönüşmüş durumda. Bir zamanlar halkla iç içe gelişen mücadele pratiğinin yerini giderek daha fazla protokollerin, ayrıcalıklı alanların, koruma çemberlerinin ve sembolik hiyerarşilerin belirlediği yeni bir siyasal görüntü alıyor.
Newroz meydanlarında ya da Amedspor’un şampiyonluk kutlamasında ortaya çıkan görüntüler yalnızca fiziksel bir mesafeyi değil, giderek büyüyen toplumsal bir kopuşu da görünür hale getirdi. Halktan yükselen mücadele enerjisi ile onun temsil gücünü halka rağmen ele geçiren eski/yeni egemen tabaka arasındaki makas her geçen gün biraz daha açılıyor. Bariyerlerin önünde bekleyen yoksul kalabalıklarla, bariyerlerin arkasında konumlanan egemen çevreler arasındaki görüntü; yalnızca bir organizasyon tercihi değil (dünyada hiçbir şampiyonluk kutlamasında bu görüntüyü göremezsiniz), aynı zamanda Öcalan’ın İmralı’ya konulmasından sonra hareketin geçirdiği sosyolojik dönüşümün de sembolüdür.Tam da burada Kürt özgürlük hareketi içerisinde giderek belirginleşen iki farklı çizgiden söz etmek gerekiyor.
Bir tarafta Abdullah Öcalan’ın demokratik ulus paradigması çerçevesinde şekillenen; komünal yaşamı, demokratik toplumu, kadın özgürlüğünü, ekolojik duyarlılığı ve ezilenlerden yana halkçı siyaseti esas alan özgürlükçü-demokratik çizgi bulunmaktadır. Bu yaklaşım, devletçi iktidar kadar toplum içindeki tahakküm ilişkilerini de sorgulayan bir dönüşüm perspektifi taşımaktadır
Diğer tarafta ise elli yıllık mücadeleyle oluşan tarihsel değerleri iktidarları uğruna eski/yeni Kürt egemen sınıflara teslim eden, onların hizmetine koşullayan çizgi... Bu çizgi söylem düzeyinde özgürlükçü görünse de pratikte giderek statüleşen, bürokratikleşen ve halktan uzaklaşandır. Sorun yalnızca kişisel zenginleşme ya da elitleşmeleri de değildir. Sorun, değerlerin yeniden hiyerarşik iktidar ilişkilerine eklemlenmesidir
İlginç olan şudur ki, Kürt özgürlük hareketinin teorik çerçevesine ya da demokratik ulus fikrine yönelik eleştiriler sıklıkla gündeme getirilirken; halkın kolektif emeğiyle ve ağır bedellerle ortaya çıkan tarihsel birikimin eski/yeni güç odaklarına devredilmesi meselesi ise hiç tartışılmıyor.
Ve Kürtler açısından temel mesele sadece Türkiye’de barışın olup olmayacağı olmamalıdır.Türkiye’de er geç bir barış/normalleşme zemini oluşacaktır. Asıl belirleyici soru şudur: Mücadeleyle ortaya çıkan toplumsal değerler şimdi kimin hizmetine koşullandırılmaktadır? Örneğin bir zamanlar halk arasında halkın belediyesi denilen belediyelerin bugün müteahhitlerin ve sanayii odasının belediyesi diye konuşulması mücadelenin geldiği aşama ve değerlerin nasıl koşullandığını çarpıcı şekilde göstermektedir. Bu nedenle bu halk, kendi adına oluşan yeni iktidar ilişkilerine karşı nasıl söz ve irade sahibi olacaktır?
Bir halk için yalnızca devlet baskısı değil, asıl kendi içindeki tahakküm biçimleri büyük bir tehdittir. Özcesi çoğu zaman içselleşmiş ve şeklen meşrulaştırılmış iç tahakküm ilişkileri, dış baskılardan daha tehlikelidir ve daha derin sonuçlar üretir.Çünkü dış baskıya karşı toplumsal refleks gelişebilir; fakat iç güç odaklara karşı mücadele zor olur. Bugün kürt demokratik mücadelesinde değişim bu nedenle yapılamıyor! Ve iktidarı ele geçiren egemenler çok ciddi bir direniş ve direnç sergiliyorlar