sürekli olarak birileri iyi niyetli mi yoksa kötü niyetli mi anlamak zorunda olmak..hep bir sandalyenin ucunda oturmaya benziyor artık ilişkiler, düşmek ve kalkmak arası bir yere
82 yaşındayım, dört çocuğum, on bir torunum, iki torunumun çocuğu var. Ve huzurevinde dokuz metrekarelik bir odam.
Günlerimi burada geçiriyorum, evimden, anılarımdan ve bir ömür boyu ailem dediğim her şeyden uzak.
Bana hiçbir şeyim eksik değil diyorlar, en azından öyle söylüyorlar. Yemeğimi hazırlayanlar var, yatağımı yapanlar var, tansiyonumu ölçenler ve sağlığımla ilgilenenler var.
Yine de neredeyse her şeyim eksik.
Torunlarımın kahkahaları, kucaklamaları, kavgaları, büyüdüklerini görmekten duyduğum zevk eksik. Biri her iki haftada bir ziyaretime geliyor, bazıları ara sıra. Bazıları ise artık hiç gelmiyor.
Artık köftelerimi, kroketlerimi ya da dolma yumurtalarımı yapmıyorum. Kimse benden istemiyor.
Zamanımı Sudoku yaparak ve tesisin etkinliklerine katılarak geçiriyorum. Bazen benden daha kötü durumda olanlara yardım ediyorum, ama fazla bağlanmamaya çalışıyorum. Burada insanlar aniden kayboluyor, boş sandalyeler ve yeni sessizlikler bırakarak.
Bugünlerde insanların giderek daha uzun yaşadığı söyleniyor. Ama hayata yıllar eklemek neye yarar, eğer onları paylaşacak bir kimse yoksa?
Komodinin üzerinde birkaç fotoğraf tutuyorum. Onlara bakıyorum ve bir an için mutfağıma, çocukların sesleri ve pazar yemeğinin kokusu arasına dönüyorum.
Büyük şeyler istemiyorum. Sadece birinin yanımda oturacak zamanı bulmasını isterdim. Hiçbir şey söylemese bile.
Hayatımızı çocuklarımıza tek başlarına yürümeyi öğretmekle geçirdik. Bir gün o adımların bizi onlardan bu kadar uzaklara götüreceğini hayal etmemiştik.
Çünkü bizden bakımını üstlenenlere bakım yapmak, bir borcu ödemek anlamına gelmez.
Onların bizi sevmeyi öğrettiği kişiyi sevmeyi hatırlamak anlamına gelir.”
Frenkie Woody X hesabından alıntı
Evliliğin gerçek yüzü tam olarak budur. Erkeğe bir yük düşerken kadına binlerce düşüyor. Ev dağınık olsa kimse erkek eşine yardım etmemiş diye düşünmez kadın yapmamış derler. Bende ilk evlendiğimde sudan çıkmış balığa döndüm.
Genel görüşün aksine ben kadının söylediklerine katılıyorum. Ülke tarihinde kadınların iş gücünde en yüksek katılımda olduğu bir dönemdeyiz. Ekonomik kriz ve konut krizlerinin ortasında çırpınıyor aileler. Emeklilik ikramiyesiyle yazlık (ev maaşla zaten alındı) alan, çocuklarını ona buna emanet ederek kollektif şekilde büyütmüş nesil şimdiki nesli yalnız bırakıyor. Hiçbiri şu anki anne babalar kadar yalnız değildi. Salçalı ekmekle çocuk büyüttüler, güvenlik dertleri yoktu. O zaman da böyle umursamazdılar.
Bir evin görünmeyen direkleri vardır. Bana göre en güçlüsü annenin mutluluğudur. Anne mutluysa o evin yükü hafifler, insanlar birbirine daha çok tahammül eder. Ama anne kırgınsa en güzel sofrada bile bir şey eksiktir. Bu bilimsel bir çıkarım değil; hayatın bana öğrettiği bir his.
Bu sene kızımın sınıfında annesi vefat etmiş bir arkadaşı var. Bugün sınıf yemeği olacaktı. Kızım dedi ki anne arkadaşım annesi olmadığı için teyzesi ile gelecek onun yanında bana kızım diye seslenmesen olur mu ben de sana anne demeyeceğim 🥹
Gece 03.40’ta görevine devam eden bir doktor, yaşadığı duyguları anlattı:
▪️ Saat 3.40. Onkoloji binasının önündeyim ve o kadar yorucu bir gün ki hani inanılmaz yoruldum. Ama yorulurken aynı zamanda onkoloji hastanesindeki hastaları gördüğüm için de bir o kadar hayatta sahip olduğum birçok şey için bir kez daha şükrettiğim bir yerdeyim.
▪️ Küçükken şöyle bir sohbet geçmişti annemle aramda, hiç unutmam. 7-8 yaşlarımda annemin elinde, bileğinde böyle bilezik, altın gibi şeyler, yüzük gibi şeyler hiç görmüyordum. Anneme de demiştim, “Anne, bütün kadınların elinde böyle şeyler var da senin neden yok?” demiştim.
▪️ Annemin de şöyle bir sözü vardı bana, çok kıymetli bir söz. Şu an bunu bu yaşlarımda çok daha iyi anlıyorum. “Oğlum, benim en büyük pırlantam, elmasım, mücevherim, altınım sizlersiniz. Aynı zamanda Allah’ın bana hiç kimseye muhtaç kalmadan şu yemekleri doyasıya rahat bir şekilde yiyebildiğim, ellerimin tuttuğu, ayaklarımın tuttuğu, ayaklarımın üzerine yürüyüp istediğim yere gidebildiğim, aklımın zikrimin gitmediği, sizi hâlâ tanıyabildiğim, hâlâ hayatı doyasıya yaşayabildiğim nimetlere sahip olabilmem. Bunlar benim için en büyük nimetler.” demişti.
▪️ Her zaman bir tıp öğrencisi olurken de her hastaya bu kafayla yaklaştım. Hayatta en kötü günlerde bile, en yorulduğunuz zamanlarda bile sahip olduğunuz her şeye şükredebilmeniz lazım. Yanınızdakilerin varlığına şükredin, onlarla geçirebildiğiniz zamanlara şükredin. Eliniz ayağınız tuttuğu için, görebildiğiniz için, yemekleri doyasıya yiyebildiğiniz için şükredin. Yani diyebildiğim bu kadar.
▪️ Bu hastalığın en büyük sıkıntısı, sert sıkıntı, stres; bunları böyle kişinin içinde yiyip bitirmesi diyebiliriz, genetik faktörünü bir kenara atarsak. Yaşadığınız üzüntülü anlar herkesin vardır. Benim var, senin var, yakın çevrende de var. Yani tek sende var diye düşünme. Ama bu zor anlarda kendine ekstradan tutunabilecek başka şeyler bulmaya çalış.
▪️ Bunları kendi içinde dert edersen ve çevrenle de paylaşmazsan, sürekli içini yer yer yer bitirirsen, sonucu maalesef ki ne kadar hastayla konuşursam konuşayım ve görmüş olayım, hep stres yaptıkları, kafada kurdukları, üzüldükleri için bu hallere geliyorlar. O yüzden hayat bir şeylere üzülmek için, stres yapmak için çok kısa. Canınızın, sağlığınızın kıymetini bilin. Bu dünya geçici, öbür dünya çok daha kıymetli ama bu dünyada yaşarken de gerçekten güzelce, sıhhatle yaşamak bence çok çok önemli.
@Zehra305511013@HaberKupur Bu adam sayesinde depresyonu 1 ayda yendim. Yaklaşımı çok mantıklı ve İzzet hocayı dinledikten sonra aslında her şeyin bende bittiğini fark ettim. Allah bin kere razı olsun. Hayatıma yoluma ışık tuttu bu adam
Annem öldükten sonra anladım ki insanı bazen ölümün kendisi kadar, artık telafi edemeyeceği şeyler de yakıyormuş. Meşgulüm diye açmadığım telefonları, sonra giderim diye ertelediğim ziyaretleri, acelem var diye kısa tuttuğum sohbetleri düşünüyorum. O günlerde hepsi sıradan geliyordu. Çünkü annemin hep orada olacağını sanıyordum.
Şimdi geçmişe dönebilsem büyük bir şey yapmak istemezdim. Bir akşam yanına oturur, telefonumu bir kenara bırakır, anlattığı her şeyi hiç sıkılmadan dinlerdim. Biraz daha sarılır, biraz daha yüzüne bakardım.
Ama insanın en ağır pişmanlığı da bu galiba. Yapabileceği onca şey varken zamanın bitmeyeceğini sanması.
Şu sözleri sinirle yazmışım ama sonuna kadar doğruymuş. İletişim başkanlığında hesabımızı engelleyenler, burada yazanları dikkate alsaydı selde onca insanımız ölmeyecekti.
Steve, e morto miliardario a 56 anni, senza poter sconfiggere il cancro.
Le sue ultime parole danno molto su cui riflettere:
"Alla fine, la ricchezza è solo una parte della vita a cui mi sono abituato.
Sdraiato in questo letto e guardando indietro, capisco che tutta la fama e i soldi che ho avuto non valgono nulla davanti alla morte.
Abbiate cura di voi stessi e rispettate gli altri.
Con gli anni uno diventa più saggio e realizza le cose semplici:
un orologio da 30 dollari e uno da 30.000 segna la stessa ora.
Un portafoglio economico o un portafoglio molto costoso tengono i soldi.
Un'auto da 10.000 o 100.000 dollari ti porta comunque dal punto A al punto B.
E anche se la tua casa è di 40-400 metri quadrati, la solitudine è uguale.
La vera felicità non sta nelle cose.
Se un aereo cade, non importa se eri in classe economica o in prima classe, il risultato sarà lo stesso.
Quindi la vera felicità è nelle persone, negli amici e nelle persone care con cui condividi la vita. ”
Cinque principi che vale la pena ricordare:
Non educare i tuoi figli ad essere ricchi.
Insegna loro ad essere felici.
Quando cresceranno, capiranno il valore — non solo il prezzo — delle cose.
Vedi il cibo come una medicina, o un giorno la medicina sarà il tuo cibo.
Chi ti ama davvero non se ne va, anche se ha cento motivi.
Ne troverà sempre uno con cui stare con te.
C'è una grande differenza tra essere "persona" ed essere "umano".
Se vuoi andare veloce, vai da solo.
Ma se vuoi andare lontano, vai accompagnato.
Steve Jobs