Anksiyetenizi hafifletecek bir kural: Artık değiştiremeyeceğiniz geçmiş konuşmaları zihninizde tekrar tekrar oynatmayı ve henüz gerçekleşmemiş olanları şimdiden yaşama isteğini bırakın. Sadece bir sonraki doğru adıma odaklanın. Zira stresin büyük bir kısmı, şu an hariç her yerde yaşamaya çalışmaktan kaynaklanır.
Çocukken iki elim de siğillerle doluydu. Annem, elimdeki siğil sayısı kadar buğday tanesi verdi. Üzerlerine üç defa İhlâs Suresi okumamı, sonra başımı göğe kaldırıp Allah'a dua etmemi ve buğdayları toprağa gömmemi söyledi. Ertesi sabah uyandığımda ise ellerimdeki siğillerin tamamı kaybolmuştu.
Eğer bir uzay gemisine binip ışık hızına çok yakın bir hızla seyahat ederseniz zaman sizin için yavaşlar ama korkunç kısım bu değil. Diyelim ki bu gemiye bindiniz ve uzayda sadece birkaç ay süren bir yolculuğa çıktınız. Sizin için her şey normal, saçınız biraz uzadı, birkaç kitap okudunuz, kahvenizi içtiniz. Ama Dünyaya geri döndüğünüzde burada yüzlerce yıl geçmiş olduğunu göreceksiniz. Fizik kuralları son derece nettir, sadece geleceğe doğru zamanda yolculuk yapabilirsiniz, geçmişe dönmek evrenin kodlarında yoktur. Sizin için geçen o kısacık 3 ayın bedeli, Dünyada bıraktığınız herkesin yaşlanması, ölmesi ve toza dönüşmesiydi.
Şimdi şunu düşünün, bu videoyu izlerken kafamda bir şey patladı çünkü hepimiz birer zaman yolcusuyuz ve bazı insanlar kendi kişisel uzay gemilerinde ışık hızına ulaşmış durumdalar. Kariyer, başarı, statü veya daha fazla para uğruna o kadar hızlı yaşıyorlar ki, kendi zamanlarını kelimenin tam anlamıyla büküyorlar. Sabahları erken kalkıyorlar, maillere saniyeler içinde dönüyorlar, toplantıdan toplantıya koşuyorlar ve her şeyi optimize ettiklerini sanıyorlar.
Ama olayı kaçırıyorsunuz, tıpkı o uzay gemisindeki astronot gibi, onlar hızlandıkça etraflarında sabit duran herkesin zamanı acımasızca akıp gidiyor. Başarıya ulaşmak için kendi ışık hızlarına çıktıklarında, çocuklarının ilk kelimelerini, eşlerinin yüzündeki yeni çizgileri, anne babalarının yavaş yavaş sessizleşmesini kaçırıyorlar. Onlar için aylar geçiyor gibi hissederken, sevdikleri için yıllar devriliyor.
Günün birinde o geminin motorlarını kapatıp tamam başardım, artık sevdiklerimle vakit geçirebilirim diyerek Dünyaya döndüklerinde karşılaştıkları manzara tam bir enkaz oluyor. Çünkü geride bıraktıkları herkes ya çoktan geçmişte kalmış ya da aralarındaki bağ yüzyıllar öncesine aitmiş gibi kopmuş oluyor. Sırf gelecekte bir yere varmak için kendi zamanını büküp etrafındaki herkesi yaşlandırmaya değiyor mu emin değilim. Ama bildiğim tek bir şey var, hızlandıkça yalnızlaşırsın ve o gemiden indiğinde başarını kutlayacak kimseyi bulamazsın. Sadece evrenin bize söylediği o acımasız yalanla baş başa kalırsın.
Çıkan bütün kişisel gelişim kitaplarını okusak da, her seminere gitsek de, her gün 5'te kalkıp soğuk duş alsak da fark etmiyor.
Hayat verilen en kritik 2-3 kararın etrafında şekilleniyor. Zeka veya çalışkanlık da yeterli değil tek başına.
Aslolan muhakeme. Onun da kursu yok.
Geçen bi podcast dinledim. Diyor ki “kocaman bir evim olsa da kendime küçücük bir alan yaratırım. bir battaniye bir yastık ve kitaplar. Mutlaka bir köşen olması lazım.” Hakikaten de öyle… insanın kendiyle baş başa kalabildiği, ruhunu dinlendirdiği, kendine ait bi köşesi olmalı...
yetişkinlik, biraz da kendine ait o köşeye ihtiyacın olduğunu anlamaktır. Dünyanın bütün yüklerini kapının dışında bırakabildiğin bir yer…
Ciddi bir hastalığınız yoksa, şu an sizi üzen şeylerin çoğunun yıllar sonra aklınıza bile gelmeyeceğini bilin. Kötü düşünmenin size hiçbir olumlu katkısı yok. İyi düşünün, çünkü düşündüğünüz gibi hissedersiniz.
Osmanlılar çok büyük bir hata yaptılar. O büyük hata Balkanların Müslüman yapılmamasıydı. Eğer bir bölgeyi 400 sene boyunca yönetip cizye alıyorsan ve devşirme sistemini uyguluyorsan, günün sonunda orda mutlaka kendi dininizi yaymanız gerekir. Aksi takdirde onlar bağımsızlığını kazandığı zaman sizden nefret edecektir. Dünyada Türklere yönelik nefreti yayacaklardır. Sosyal medyaya baktığım zaman bu nefreti çok iyi görebiliyorum. Eğer bugün Bosnalılar sizden nefret etmiyorsa bunun sebebi müslüman olmalarıdır. Onlar eğer Hristiyan olsalardı Sırplardan daha beter Türk düşmanı olacaklardı. Bugün Meksika'da yaşayan adam bile İstanbul'u fethettiğimiz için bize küfrediyor. Çünkü zamanında Batılı Katolikler ülkesini sömürge yapıp Hristiyanlığı yaymış. Bir bölgede kendi dininizi yaydığınız zaman o dine ait tarihsel nefreti de yaymış oluyorsunuz. Osmanlılar bunu hiçbir zaman göremedi. Günün sonunda biri Meksika'ya kadar nefretini götürmüş, siz ise 400 sene boyunca yönettiğiniz adamları müslüman bile yapamamışsınız. Bugün hiç kimse bize Balkanları İslamlaştırmadığımız için teşekkür etmiyor, tam tersine Türklere yönelik bütün nefret burdan yayılıyor
Siz ne düşünüyorsunuz?
Araştırmacı gazeteci Murat Bardakçı'nın "Dedelerimizin mezar taşını okuyamıyoruz" diyenlere verdiği yanıt:
🔶 Osmanlıca diye bir dil yoktur. Bunu bir kere kafanıza sokun. O, Arap ve Fars alfabesiyle yazılmış bildiğimiz Türkçedir.
🔶 Efendim neymiş, "Bir gecede cahil bırakıldık, dedelerimizin mezar taşını bile okuyamıyoruz" diyorlar.
🔶 Yahu senin deden sadrazam mıydı? Şeyhülislam mıydı, vezir miydi senin deden?
🔶 Anadolu'daki sıradan adamın, senin o köydeki gariban dedenin işlemeli, yazılı bir mezar taşı falan yoktu!
🔶 Başucuna bir tane tahta parçası ya da şekilsiz, yuvarlak bir taş koyarlardı.
🔶 O da zaten yağmurdan, çamurdan yıllar içinde çürüdü, kayboldu gitti.
🔶 O okuyamadığın, sanat eseri gibi mermerden oyulmuş, üstünde hat sanatı olan o kavuklu mezar taşları paşalara, üst düzey devlet adamlarına ait.
🔶 Senin dedene değil!
Teknik olarak Türklerin şu an yaşadığı sorunların %80'i güçlü oldukları dönem kimseye zulmetmeyip, asimile etmeye çalışmamış olmaları yüzünden.
Pekala tüm Yunan yarımadası ve Balkanlar'ı zorla müslüman yapıp, asimile edip, 19. yüzyılın sonunda ayrılmak istemeyecek bir grup haline getirebilirdik. Bunu yapmak için 400 yıldan uzun bir vaktimiz vardı fakat biz oralara para harcayıp, hanlar hamamlar yapıp, onları askere bile almayarak imtiyaz tanıdık.
Türk'ün kaderi budur. Sürekli kahpelik görür.
Bu videonun bu kadar eleştiri alması dünyadaki cehaletin ve Türk düşmanlığının boyutunu gösteriyor.
Hristiyan ilahiyatçı JD Hall oldukça haklı.
Türkler, Hristiyanlara zulmetmemiştir.
Türkler, özellikle Hristiyan Ortodoksluğun koruyucusu olmuştur.
Kudüs, Türk egemenliği sırasında altın çağını yaşamıştır, her din saygı içinde yaşamıştır.
Ermeniler, Rumlar ve özellikle Sırplar, Osmanlı-Türk imparatorluğunun tüm nimetlerinden yararlanmıştır, hatta Anadolu'daki Müslüman Türklerden çok daha fazla İMTİYAZA sahip olmuştur.
Ermeniler, Doğu Roma devrinde Konstantinopolis'e alınmazdı. Ermenileri Batı Anadoluya ve İstanbul'a Türkler aldı. Ermeni Patrikhanesi'ni bile Türkler kurdu.
Dünyadaki hiçbir millet, varlığını bir başka millete olan nefret üzerine kuracak kadar küçülmemelidir. Nefret etmeyi tercih de edebilirsiniz ama tarihi gerçekleri çarpıtamazsınız.
Türkler, kimseye spesifik olarak dini yüzünden zulmetmemiştir. Özellikle Balkan ülkelerindeki "Hristiyanlara yönelik zulüm" anlatıları aslında Hristiyanlara yönelik değil isyancılara yönelik müdahalelerdir. Ki aynı Osmanlı, müslüman isyancılara da benzer müdahalelerde bulunmuştur.
Gerçekleri çarpıtmayın. İlahiyatçı Jordan Daniel Hall'i gerçekleri söylediği için kutlarız.
Bir cırcır böceğinin sesini dinleyerek hava sıcaklığını tahmin edebilir misin?
Dolbear Yasası tam da bunu söylüyor: 25 saniye boyunca kaç kez öttüğünü say, 3’e böl, üzerine 4 ekle.
Doğa, 1897’den beri bildiğimiz bu formülü binlerce yıldır kullanıyor.
"Yıldız Kenter şöyle demiş;
"Görmezden gelmek saflık değil, zekadır. Her şeye karşılık verirsen, tükenirsin. Her sesi dikkate alırsan, aklını kaybedersin. Bazı şeyleri bilerek yok saymak "Ruhunu Korumaktır.""
Ana akım diyetetik dünyası, bağırsak sağlığı için insanlara sürekli "çiğ yeşil yapraklı sebzeler" (ıspanak, lahana, marul) ve çözünebilir lifler (yulaf, pektin) tüketmeyi dayatır.
Çiğ yeşillikler bağırsakta çürüyerek devasa bir bakteri, endotoksin ve serotonin fabrikasına ++
🍇 Dünyanın en özel ve yüksek getirili üzümüyle tanışın: Moondrop! Sıra dışı şekli, muazzam pazar değeri ve yüksek ihracat potansiyeliyle üreticisine servet kazandırıyor. Geleceğin tarım trendini kaçırmak istemeyenler için harika bir fırsat! Detaylar videoda 👇
Kötü bir şey oldu 😔
Sizlerin işine yarayabilir diye anlatacağım.
4 gün kadar önce çalışırken, aniden sağ kulağımda işitme kaybı oldu. Sanki üstüne yastık bastırmışlar gibi duyabiliyordum.
Ertesi sabah acilen doktora gittim. Önce temizlik işlemi yapıldı, bir ümit işe yarar diye ama 5 dakika sonrasında hiçbir gelişme yoktu.
Hemen işitme testine soktular. Maalesef sağ kulağımda %65 işitme kaybı olmuştu. Teşhis İdiopatik ANİ işitme kaybıydı.
500 Hz, 1 khz, 2 khz, 4khz resmen ÇANAK şeklinde tutulmuştu.
Biraz sonra nedenine geleceğim ama önce tedaviden bahsetmek istiyorum.
Son 4 gün benim için çok ama çok KÖTÜ geçti arkadaşlarım. Teşhis konulur konulmaz Kulak ZARIMA kortizon iğne yapıldı. Ciddi derecede acı veren ve yakan bir iğne. Bilirsiniz erkek çocukları sünnet olmaktan korkar. Bana deseler ki kulağının zarına iğne yapmayacağız ama 20 kere sünnet öncesi erkek çocuğu korkusu yaşayacaksın hemen evet derim o derece. Ama bu iğne hayat kurtarıcı bir iğne
İğne dışında iç kulağın oksijenlenmesi ve basıncı biraz azaltması için vitaminler, antioksidanlar ve ek terapiler yapıldı, yapılıyor.
Gelelim hastalığın nedenine, doktorların bu ani işitme kaybının bir alt türü olan benim gibi çanak işitme kaybına yorumu çok net:
1) Aşırı derecede hassas
2) Aşırı derecede Mükemmelliyetçi ve takıntılı
3) Empati duygusu çok yüksek
4) çok çalışan
kişilerde görüyoruz dediler. Bu bir tür vücudun kendini tamamen kapatması anlamına geliyor aslında.
Biliyorsunuz ben yıllar yıllar önce sosyal medyadan çekilmiştim, Politika, Siyaset lokal konular ile ilgili hiç okumuyor ve yazmıyordum. Youtube videosu çekmeyi de bırakmıştım. Sadece twitterdan açtığım küçük eğitim grubum vardı.
Aslında ne kadar da doğru yaptığımı bu 4 günü yaşadıktan sonra daha iyi anlıyorum.
Çok hassas olmak insanı öldürüyor. Deprem oluyor ben çıldıracak kadar acı duyuyorum, illa benim ülkemde olması gerekmiyor mesela Venezüela’da olana da bizim ki gibi olmasa da çok üzüldüm. Biri birine zarar veriyor okuyor sonra çok üzülüyorum. Bir arkadaşım yakınını kaybediyor üzülüyorum. Herkes üzülür ama benim maalesef şiddeti farklı oluyor.
Hastalığa geri gelecek olursam, bana söylenen ve size (belki işinize yarar diye) aktarmak istediğim bir şey var.
Bu işitme kaybında en önemli şey İLK 72 SAAT içinde müdahale yapılması. Kulak Salyangozu içindeki sinir uçları ve hücreleri yaşatmamız gerekiyor.
Allahtan ben gerekli olanları yaptım. Biraz düzelme var. Umarım tam düzelmeyi gelecek hafta sağlarım.
Küçük bir kasabaya yerleşip sadece film seyredip, balık tutmak ve bahçeyle uğraşmak istiyorum 😔🧿🙏
Tüm doktorlarıma çok çok teşekkür ederim.
Vücudumuzdaki bazı organların sonu Z harfiyle bitiyor. Göz, diz, omuz, boğaz, ağız… Bu bir rastlantı mı diye düşünüyordum. Tabi ki rastlantı değil. Öz Türkçe’de -z çoğul ekidir. İkiz, üçüz, biz, siz. -Z çoğul ekidir ve günden güne kelimelerle birleşip kökleşmiştir.
İngiltere ve Fransa, Osmanlı ile ittifak kurdu. Hatta Ruslara karşı ordu gönderip Kırım Savaşı'nda yardım etti. Yüklü para yardımı verdi. Hatta ve hatta Osmanlı'yı resmen Avrupalı devlet kabul ettiler.
Sonra ne oldu?
Meyve sebzeleri tarım ilaçlarından arındırmak için en iyi yol bunları karbonatlı suda yıkamaktır.
Günlük kullanım için 1 litre suya 1 yemek kaşığı (yaklaşık 10 gram) karbonat konur ve iyice karıştırın, biraz çalkalayın.
Meyve/sebzeleri bu suda 15 dakika kadar bekletin. Sonra bol akar su altında iyice durulayın.
Karbonat hafif alkali yapısıyla pestisitleri hem fiziksel olarak gevşetir hem de kimyasal olarak parçalar.
Bu yöntem özellikle elma, çilek, üzüm, salatalık gibi kabuklu tüketilenlerde faydalıdır.
NOT: Meyve ve sebzelerin içine nüfuz eden kimyasallar için "Allah' ım inşallah içinde pestisit yoktur" diye dua etmek dışında yapabilecek bir şey yoktur.
https://t.co/SZ0mNI9ACw