Geçmiş geri gelmez. Yaşanmamış hayatlar yaşanmamış kalır. Ama o hesabın bizi mi, yoksa bizim onu mu yöneteceğimiz hâlâ bugünün elindedir. Geçmişi hınçla taşımayı bırakırsak, orada yalnızca borçların değil, bir ömrün biriktirdiği derslerin de yazılı olduğunu görürüz.
Yabancı bir sayfada çok güzel bir alıntı okudum. Diyor ki bazı insanlar sizi kontrol edemediğinde, size karşı moral contamination (ahlaki kirletme) taktiği uygulamaya başlarlar. Bu da iş yerinde, okulda veya sosyal bir ortamda hakkınızda sorunlu anlatılar, karikatürize söylemler, altı doldurulmamış patolojik ithamlar üretmeleriyle olur. Bunun amacı sizi utandırmak, korkutmak, sindirmek ve yetenek ve çekiciliğinizle onlarla aranızda açtığınız devasa farkı daha az görünür kılmaktır. Böyle bir durumda kesinlikle “kurban” hissetmemelisiniz. Daima meydanda olmalı, gerekli prosedürel şikayetleri tamamlamalı, süreç sonunda tüm failleri belgeleriyle açığa çıkarmalısınız. Unutmayın: onların en korktuğu şey; sizin başarılarınız, mutluluğunuz ve güçlü iradenizle örülü gri bir kayaya çarptıklarını hissetmeleridir. Ancak bu şekilde, meydanın gerçek sahibinin kim olduğunu gösterirsiniz.
Allah’ın mescidlerinde O’nun adının anılmasına engel olan ve onların harap olması için çalışandan daha zalim kim olabilir?
Aslında bunların oralara ancak korka korka girmeleri gerekir. Böyleleri için dünyada rezillik var, âhirette de onlar için büyük azap vardır.
Bakara-114
Adalet; hak ve hukuka uymak, doğruluktan ayrılmamak anlamlarına gelir. Kelime, kökeni itibariyle denge demek. Bu yüzden simgesi terazidir.
Adaletin anlamlarından biri de herkesin hakkını gözetmektir. #rojinicinadalet
States fail; the people respond. Ordinary people cover for this shame. Israel will vanish, but this organized genocide will never be forgotten.
#SumudForGaza
Ama derdiyle dertlendiğimiz, zor zamanlarında yanında olduğumuz insanların bu tavrı… İşte bu en ağır olanı.
Bilmiyorum, buna “politik davranmak” mı demeliyim, yoksa düpedüz iki yüzlülük mü?
Belki de bunun adı, gerçeği bilmekten korkmak.
Bugün fark ettim ki, beni asıl yoran müdürün yaptıkları değilmiş. Asıl yıpratıcı olan, arkadan söylenen yalanları duyup da “Gerçek neydi?” diye sormayan iş arkadaşlarıymış.
Bazılarından zaten bir şey beklemiyordum, sessizlikleri şaşırtmadı.
Birleşmiş Milletler Özel Raportörü Francesca Albanese:
"Beklemeyi bırakın. Örgütlenin. Protesto edin. Temsilcilerinizden daha fazlasını talep edin. Karıştırın. Grev yapın. Boykot edin. Konuşun. Ayrıcalığınızın bir miliminden bile vazgeçin ki, tüm bir Gazze halkı her şeyini kaybetmek zorunda kalmasın. Ve korkmayın."
14 ülke ‘evet’ dedi, tek bir el ‘hayır’ deyip veto ederek Gazze’de ateşkesi engelledi…
Barış ve merhametle anılması gereken bir kadın, kırmızı ceketiyle zulmün sembolü oldu.
O el masumların kanını durdurmadı, o ceket de o kanla kirlenip utancın rengine büründü.
Sesim için kusura bakmayın. Birazdan ninemi defnedecekler de bu yüzden kötü oldum. Ben burada mahsur kaldığım için babam defnedecek.
Aslında benim hikâyem dokuz ay önce başladı.
Ben Mekke’de doğup büyüdüm. Ailem oraya 45 yıl önce Afganistan’dan gelmişti. 10 yıl önce de Türkiye’ye taşındık. Burada bir Türk vatandaşı ile evlenip aile sahibi oldum.
Bir süre önce pasaportumu kaybettim. Göç idaresine, avukatlara sordum. Afganistan’a gidip pasaport çıkartma mecburiyetinde olduğumu söylediler. Her defasında ıslarla, ‘Hiçbir sıkıntı olmaz. Bir Türk ile evlisin, aile birleşimiyle kolayca dönersin’ dediler.
Özbek’im ve sadece Özbekçe bildiğim için zorlanacağımın farkındaydım. Afganistan’a yabancıydım, burada hiç kimsem yoktu. Uçaktan iner inmez başvuruda bulunacak, hemen Türkiye’ye dönecektim. Fakat olmadı. Defalarca kez denememe rağmen başvurum hep reddedildi.
Bir ay önce ikinci çocuğum doğdu, ninem öldü ama hiçbirini göremedim.”
Bu cümlelerin sahibi Fazıl Ahmed şu an Afganistan’da evsiz, işsiz ve kimsesiz şekilde yaşıyor. Gidecek yeri olmadığı için ahırlarda, bodrumlarda kalıyor.
Üç kuruşa yaptığı işlerden kazandığı parayı vize başvurusunda harcasa da her defasında reddediliyor. Eşinin hamilelik raporu, çocuğunun doğum raporu hiçbiri karşılık bulmadı.
Fazıl Ahmed konuşurken dayanacak takati kalmamış gibiydi. Dokuz aydır çocuklarından, eşinden, anne ve babasından uzakta, bir belirsizliğin içinde yaşıyor. Nasıl hissediyorsun diye sorunca hep ağladığını söyleyerek,
“Bir insanın en büyük korkusu, yaşarken unutulmakmış. Ben de bunu yaşıyorum. Ailem orada ve ben burada yavaş yavaş siliniyorum.
Kurban bayramında ahır gibi bir yerde kaldım. Etraftan birileri yemek getirdi. Bu misafirlik uzun sürünce onu da kestiler. Bazı günler aç kaldım.
Bazen sabaha kadar bir köşede oturuyorum. Çocuklarımı düşünüyorum. Biri doğdu, hiç kucağıma alamadım. Bunu düşününce nefesim daralıyor. Ne olur bana kapıyı açın. Türkiye’ye bugüne kadar hiç yanlışım olmadı. Ben sadece aileme dönmek istiyorum.”
Fazıl Ahmed, şimdi yabancısı olduğu bir dünyada bu mutlu fotoğraftaki yakınlarına döneceği günü bekliyor. Bunun için de sizlerin sesine ihtiyacı var. Lütfen paylaşın, herkese duyurun. Bu insanlık dışı sürgüne bir son verilsin.
“Bu bayrağın renklerinin ne anlama geldiğini biliyor musun?.. Siyah, Filistin halkının yaşadığı sürgünü, beyaz, barışı. Yeşil, güvenli bir toprakta yaşayabilme umudunu. Kırmızı ise, yüzlerce, yüz binlerce Filistinlinin döktüğü KANI temsil eder...”